Kabuğu kırılan Sedef üzüntü vermesin sana içinde İnci vardır... / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Haziran '11

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Kabuğu kırılan Sedef üzüntü vermesin sana içinde İnci vardır...

İSTANBUL ve BEN -2- 

Gece tüm tazeliğiyle gündüzün onu alıp götüreceği ânı bekleyen bir gelin gibi sessizce dua etmekte, gündüzse çapkınlığa doyamayan sorumsuz bir damat gibi yine gelmek bilmemekte… 

Her gün yeni bir gecesini gündüzüyle evlendiren İstanbul, bu gündüzünde birçoğu gibi beklenmeye değmediğini çoktan anlamıştı. Zamanında etkisi vardı elbet bu düğünlerde… Aslında bu mevsimin gelini daha şanslıydı, çünkü "damat gündüz" daha erken gelir ve sarardı bir an da "gece gelin"in karanlığını... Bir an da aydınlatırdı her bir yanını… Her zaman beklenen böyle beklemeye değse, geceler zaten uzunca beklemeye razı olmaz mıydı? 

Biliyorum İstanbul sende benim gibi geceleri daha çok seviyorsun. Birçok insanın teknolojinin nimetleriyle pışpışlandığı saatlerde ben kitap okurken, sen de bir günü daha okuyup kitaplığının tozlu raflarına kaldırıyorsun. Her gecen ayrı bir mutluluğa ya da acıya gebe, her gelinin insafı şansa emanet kim bilir hangi damada hediye… Öyle değil mi? 

“Yine Karamsarsın” dediğini duyar gibiyim. John Steinbeck’ in “İnci” adlı eserinde, kitabın kahramanı Kino, eşi ve henüz bebek olan oğluyla zor şartlar altında fakir bir hayat sürmektedir. Çocuğunu bir akrebin sokması sonucu parasızlığın tedaviye imkân vermediğini anlayınca doğal yollarla onu iyileştiriyor ve merhametsiz insanlara hırslanarak umutla denizde inci avına çıkıyor. Zamanında atalarının da ara sıra buldukları ve çok nadir olan incilerden biri de şans eseri Kino’ ya denk gelmiştir. Kitap boyunca o inciyi satıp hayallerini gerçekleştirebilmek için güvenilir bir tüccar arıyor. Ama ne yazık ki bulunduğu kasabadaki her tüccar sahtekâr ve birbiriyle anlaşmalı… Ve böyle devam eden hikâye de inci Kino’ nun başına açmadık dert bırakmıyor. Sonunda birkaç açgözlü hırsızın mermisi inciyi elde etmeye çalışırken oğlu Koyotito’ nun başına isabet ediyor ve zavallı çocuk oracıkta ölüyor. Kısacası Kino ömründeki asıl incinin, asıl değerli olan şeyin oğlu olduğunu unutup, bir inci yüzünden oğlunu kurban veriyor… İşte böyle bir zamanda yaşıyoruz İstanbul! Değerlerimiz çok değişti, en değerlilerin önem sırası dibe vurdu. İçimizde taşıdığımız inciyi koruyup kollamak yerine, cebimizde taşımayı arzuladığımız inciler peşine düştük, üstelik doymak bilmeden… Mevlâna’ nın bu yüzyılda yaşamasını ne çok isterdim. “Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır” demiş. Onun gibi bir inciye iyi bir sedef olamazdı zaten bu devir… Bu sözü de kendi dönemindekiler için söylemiş olsa gerek… 

Bende incimi koruyorum korumasına ya, iyi bir sedef olabiliyor muyum orası tartışılır… Yine de bir gün onunda kırılacağını söyleyenlere inat, değişen devre inat, saklamaktan vazgeçmiyorum… 

Peki ya sen İstanbul? Sende koruyabiliyor musun incini? Dört yanında ekmek kırıntısı arayan karıncaların musallat olduğu bir insan vücudu gibisin. Her yanında ayrı bir koşuşturmaca, ayrı bir hareket. Ama için rahat olsun onlar kendi içlerindeki inciden habersiz, seni kendileri gibi sanıp farklı değerler yükledikleri incini senin yüreğinde değil ceplerinde arayacak denli körelmişler… Ve şunu bil ki; Hala incilerini yüreğinde taşıyan tertemiz insanlar var… Keşke bu sevgi dolu insanlarla bir olup seni korumaya gücüm yetebilse… Elimden pek bir şey gelmese de bu sözlerim seni yine de mutlu etmiş olsa gerek. Ellerinin şefkatle yanaklarımı okşadığını hisseder gibiyim. Sanki bunca yıl sen büyütmüşsün beni, sanki senin kızınım… 


“Kim bilir belki benimde sendeki adım gece,
Her gecen gelin olur, apayrı bir gündüze,
Beni de sorumsuz bir gündüze emanet edeceksen,
Bırak ömrümce karanlık kalayım senin gümüş sedefinde…” 

Hatice Demir
18. Temmuz 07
03.40 

 
Toplam blog
: 37
: 428
Kayıt tarihi
: 01.11.07
 
 

İçimden geldiği gibi....   ..