- Kategori
- Gündelik Yaşam
Kadın-erkek savaşları

Dünya Emekçi Kadınlar Günü
Bugün 8 Mart.
Dünya Emekçi Kadınlar Günü.
Bu güne adını veren olaylar, tarihçesi, öncüleri, toplumsal süreçlerdeki rolü ve ülkemizde farklı sınıfsal yapılarca ortaya konan algı mekanizmaları ile, günümüzde bu mekanizmaların kadın sorununu sömürmedeki rolü üzerine durmayacağım. İki yıl önceki, “Kadının Adı Yok!” başlıklı yazımda bunlar var.
Bu yazımda, daha ziyade, olayın güncel yönüne yapılan vurguların nihai anlamda bağlanması gereken süreçlerden bilinçli olarak ayrık tutulmasına yönelik aldatmacı tutumları ve bu tür yönlendirmelerin pasifize eden köreltici etkilerini “çözüm “ olarak görme eğilimindeki ham kadın hakları savunucuları ile onların başkaldırışını baz alarak cesaretlenen pederşahi terörü sorgulayarak arkasındaki nesnel olgulara dikkat çekmek eğiliminde olacağım.
Bunu yaparken, kadın sorununu diğer toplumsal sorunlardan ayrı tutmayarak, sorunu, kadının toplum düzeninde alacağı yer ile, yeteneklerini ne şekilde geliştireceği, baskısız, sömürüsüz yeni toplumsal düzenin, yeni insanını yaratmadaki rolüne bağlamaya çalışacağım.
Kadın sorununu erkekle basit bir yarış düzeyinde algılayan feminizan yaklaşımlarla, günümüz “modern” toplumlarında kadının hem erkekle birlikte ekonomik ve hem de erkek tarafından cinsel obje olarak iki kat sömürülmesinin yolunu açan burjuva hegemonyanın bazı kadın kuruluşlarında kol kola oynaşmalarının gerçek sorunu saklamaya yönelik çabalar olduğuna parmak bastıktan sonra, bu yazının mütevazi kapsamıyla okuyucuyu kurtuluşun yönünün tayinine davet edeceğim.
Kadın erkek ayırımı gözetmeksizin, emek sömürüsünün belirleyici olduğu toplumsal sistemlerde, toplumdaki yeri ne olursa olsun, kadınlar, yaşamsal aktiviteleri yerine getirirken erkek cinsinin daima baskı ve tutsaklığı altındadırlar. Bu gerçeklik, salt kadınlık olgusu ile beslenen hareketlerin, kadınların günümüz toplumsal yapısının, kadını sınırlayan kurumlarını değiştirmek ya da tamamen ortadan kaldırmak gibi uğraşların önünde duran engellerin en başında gelir. Benzer nedenlerden dolayı bugün, büyük ölçekte kadın çoğunluğunun, toplumsal yapı ve kurumların devamını istememesi, ücret ve cinsel tutsaklığa karşı çıkması, “öteki” yaftasına karşı mücadele etmesi, emekçi kadının sırtına yüklenen ağırlığın azaltılmasına çalışması da belirgin gerçekliklerdir.
Ancak, esaslı bir ortadan kaldırma, toplumsal düzen sorununun çözümlenmesinde yatar. Anaerkil düzenden günümüze uzanan toplumsal değişim çizgisinde mutlak noktaların olmadığı bilimsel bir veri iken, devamında, tarih sahnesinin köklü değişikliklere gebe olacağını var saymak ütopyanın ötesinde tek mutlaklık olmaktadır.
Bugün, erkek egemen çıkarcılığının yararına gibi gözüken ama esasında sömürü çarkının tahrik mekanizmasından başka bir şey olmayan yerleşik “ahlak” sistemi, kadın-erkek bağlamında, özgürlükler ve haklar adına, en çok ta erktekiler için geçerli ikili bir önerme içindedirler. Bu önermelerin ilkinde, erkeğin poligamik “güdüleri” ne vurgu yapılarak birden fazla kadını sevebileceği garanti altına alınmakta, ikinci önermede kadın, monogami zindanına terk edilmekte, tutsaklığının kefareti olarak bir erkeğin cinsel tatmin objesi olması durumuna özgürlüğünün bedeli kendisine ödenmektedir.
Emek sömürüsü temelinde örgütlenmiş olan toplumlarda kanıksanma eğilimi taşıyan bu kangren yara, kadın-erkek arsındaki yakınlaşmayı engellemekte, kadını erkeğe düşman hale getirmekte ve giderek sevgi ağacının temeline asit dökmeye kadar varan toplumsal ve kültürel zehirlenmelere neden olmaktadır.
Yaşama isteğinin birleşik ifadesi demek olan eşitlik ve özgürlükler temelindeki karşı cins birlikteliği bu zehirlenmenin yarattığı fiziksek tepki neticesinde bir yarışa ve bir alt etme kavgasına dönüşmekte, kadın ve erkeğin birlikte kuracakları gelecek toplum düzeninin emek cephesi parçalanmak istenmektedir.
Immanuel Kant’ın;”Erkekle kadın ancak birlikte tam bir insan olurlar, bir cins ötekini tamamlar” biçiminde formüle ettiği bu cinsel sentezin içinde barındırdığı potansiyel enerjinin farkında oluş, kadının kurtuluşuna giden yolda kadın ve erkek için en sarsılmaz dayanak olacaktır.
Tekelci kapitalist sistemin, onun tüm kurumları, anayasal formatı ve hukuk sisteminin beslediği cinsler ayırımı olgusu tuzağına düşen kadın veya erkek, kendilerini yıkıma sürükleyen bu büyük tehlikenin farkında olmadan, bilinen nakaratı tekrarlayarak, birbirlerinin başları üzerine basarak başarı yakalamayı yeni insanı yaratmadaki sevginin önüne koymakla, yapay olarak gündeme oturtulan bu ayırımı daha da derinleştirmektedir.
Bu ve benzeri tehlikelerin üstesinden gelme mücadelesinin öncüsü, bilmede daha meraklı, sevmede daha usta, duyguda daha köklü ve vermede daha diğerkam olan kadındır. Yılların süregelen değer yargılarının erkeğin düşünsel ve duygusal biçimlenmesinde yarattığı bozunma, kadının bu öncü eylemi ile sağaltılacak ve cinsler birbirini, karşı cins algılamasından önce “insan” olarak algılama yeteneğini kazanacaklardır.
Ancak bu temel kalkış noktasının önemsenmesiyledir ki, kadına şiddet uygulayan erkeği bu şiddete yönlendiren temel güdünün güçsüzlük olduğu anlaşılsın ve ancak bu temel kalkış noktasının vereceği ivmeyledir ki kadın, giriştiği mücadelenin erkeğe karşı bir iktidar kavgası değil, fakat sömürü çarkından tüm nemalananların iktidarlarına karşı verilen toplumsal mücadelenin eşit bir bileşeni ve erkeğin yoldaşı olduğunu anlayabilsin.
İstatistiklerin yavan ve durağan rakamlarının izini sürerek varılacak noktada sorunun kökten çözümü anlamında hayal kırıklıkları her zaman yaşanmıştır ve bundan sonra da yaşanması muhtemeldir. Aile içi şiddet, fuhşiyat , töre cinayetleri, taciz, alı koyma, tecavüz, kötü muamele, cinsel meta algısı, öteki cins, eksik etek, aklı mahrem yerinde tanımı, kültürel ve eğitsel engeller vb gibi insan vicdanını yaralayan onlarca olgunun gerçekleşme yüzdelerini bu rakamlar sayesinde öğrenmiş olmamız atlanmaması gereken bir gerçektir.
Bu gün statistikler, kadınların yüzde altmışa yakınının fiziksel, yüzde otuzunun duygusal şiddete maruz kaldığını ortaya koymuş durumdadır. Hem fiziksel ve hem de duygusal açıdan şiddet kurbanı kadınlara aynı zamanda erki elinde bulunduran erkek tarafından ekonomik ve cinsel şiddet uygulanmakta, ekonomik özgürlüğü elinden alınmış kadın her türlü insanlık dışı muameleye muhatap olmaktadır. Kadınların önemli bir yüzdesi dayak ve tacizle daha baba ocağında yüzleşmekte, sonrasında “el kapıları” nda maddi manevi destekten yoksun bırakılarak koca zulmüne ve tecavüzüne terk edilmektedir.
Eğitim olanağı yakalayabilen kız çocuklarının birçoğu, aile içi köleci ilişkilerden kurtulma sevincini, okul sıralarında, erkek arkadaşları ve öğretmenlerinin tacizleri yüzünden doyasıya yaşayamamakta, “ikinci cins” yaftasını boyunları bükük halde taşımak zorunda bırakılmaktadırlar. Son günlerde basında çıkan bir haberden anlaşıldığına göre, Uludağ Üniversitesi tarafından yürütülen bir anket çalışmasında üniversite eğitimi almakta olan kız öğrencilerin yüzde 86.9 u cinsel tacizle karşı karşıya kalmıştır.
Üretim sürecine katılan kadınlar için de farklı sonuçlara rastlanmaz. Eşit işe eşit ücret sisteminin işlemediği günümüz kapitalist sisteminin, yönetim kademelerini kadın çalışana kapalı tutması, kadın emeği üzerindeki sömürüyü daha da ağırlaştırmakta, erkek egemen faydacılığın kadın cinselliği üzerinden beslenmesiyle iş yeri tacizleri artmakta ve kadın kendi cinsine ve insanlığına yabancılaşarak psikolojik uçuruma sürüklenmektedir.
Her ne kadar tecavüz sıralamasında ülkemiz, yüzde altmışa varan skoruyla Bangladeş, Etiopya, Hindistan ve Mısır’ı geride bıraksa da, “uygar dünya” da durum farklı değildir. İsviçre’de lise çağındaki kız öğrencilerin yüzde yirmisinin tecavüze uğradığı, ABD de her yıl yedi yüz bin civarında kadın cinsel tacize maruz kaldığı, İngiltere ve Fransa’da her dört kadından birinin aile içi şiddeti tattığı, çeşitli ülkelerden yaklaşık beş milyon civarında kadının zorla uluslararası fuhuş pazarına sunulduğu BM Kadın Kalkınma Fonu tarafından açıklanan çıplak verilerdir. Kuşkusuz, örnekler çoğaltılabilir.
İşte, bu ve buraya alamadığımız yığınla gerçeklik ve istatistiksel sonuç, kadın sorununa moda kullanımı dışında farklı bir perspektifle bakmayı zorunlu kılmaktadır.
İlkel komünal yaşamın işbölümü ile başlayıp sınıflı toplumların tarih sahnesine çıktığı toplumsal segmentte dinsel motiflerin yedeğinde iyice netleşen cinsler ayırımı, istismar ve sömürü, üretim araçları ve üretici güçlerdeki gelişmeye koşut olarak toplum yaşamının her alanında var olmaya devam etmiştir. Tekelci kapitalist aşamada, sistemin bir yandan sözde “eşitlikçi” söylemi; seçme seçilme hakkı, evlenmeme hakkı, hatta bir genel ev emekçisinin vücudunu satmama hakkı, ne yazık ki sevgi temelinde yapılmayan bir evlilikte kadının bu hakkı da yoktur, gibi göstermelik haklarla sorunun üstü örtülmeye çalışılmış, diğer yandan ve daha çok konjonktüre bağlı olarak, emek cephesinin parçalanması adına cinsler ayırımı gizli açık körüklenmiştir.
Kadınlar!
Özellikle emekçi kadınlar, ister kafa ister kol emeği ile üretim sürecine katılan kadınlar bilmelidirler ki; bugünün ayırımcı politikalarının belirgin figürü olarak erkeğin önde görünmesi sahnelenmekte olan oyunun yarattığı bir yanılsamadır. Erkekten, olmayan düşman yaratılarak hedefe yerleştirilmesi, yel değirmenleri ile savaşmaya benzer ki sonu hüsran ve yorgunluktur. Erkek, kişiliği ve fonksiyonel durumunun tamamlayıcısı kadından koparılarak zavallılaştırılmış, kendisine verilen ayrıcalıklı konum aslında onu küçültmüş ve bu sayede ortak mücadele kadın, sınırsız bir güçten yoksun bırakılmak istenmiştir. Kadın direnişi bu gerçeği hesaba katmadan yol alamaz. Sınıfsal özü örten feminist çıkışların, burjuva iki yüzlü kışkırtmaların, "etekli iktidar" gibi soyut hayallerin insanlık tarihinin geride kalan kısmında baskıyı gizlemekten başka işe yaramadığını görmekteyiz. Kadının, tıpkı alıp satılan meta gibi pazara sürülmesinin ana nedeni yerleşik ataerkil düşüncenin sömürü düzeninin yedeğinde canlı tutulması, kadın- erkek cephesinin zayıflatılmasına bağlıdır.
Erkekler!
Özellikle eşitlikçi söylemi bir türlü kuvveden fiile indirgeyemeyen erkekler bilmelidir ki; siyasal hayatta kadına tam bir eşitlik istiyorsanız eğer, yalnızca erkeğin tartışmasız hakkı gibi görünen “ayrıcalıklara” kadının da sahip olması için kadın tarafından verilen mücadeleye katılmadığınız müddetçe söyleminizde ikiyüzlü olur, düşmana cephane sağlarsınız. Eşitlik ve özgürlüğü kadının sadece kafası ile, sadece oy kullanma edimi ve eğitim fırsatıyla ölçüp orada ayak direr ve kadının yüreğinin özgürlüğüne sırtınızı dönerseniz, bu özgürlükleri kısıtlayan sistemin manivelası olmaktan öteye geçemezsiniz. Kadını tüm önyargılarından kurtarmaya yardım etmek, onları ortak mücadeleye davet etmekten önce onların doğuştan olan haklarını “vermek” değil, tanımak ve bu haklarını kullanmada bilinçli emeği sarf etmek erkeğin başta gelen görevi olmalıdır.
Doğa, nasıl ki erkeğe görevler ve haklar vermişse, kadına da aynı şekilde görevler ve haklar vermiştir. Biyolojik farklık ve bu farklılıklarda temellenen yeteneklerin karşılıklı geliştirme ve eğitme temelinde daha güzeli kurmaya dönük ve sevgiyle bakılabilen bir çeşitliliğe yönelmek ütopya değil, başarı şansı yüksek olasılıklı bir hedeftir.
Önerdiğimiz toplumsal düzende tüm birey, kadın erkek, ekonomik, toplumsal ve kültürel bakımdan tamamen eşit olacak, sadece cinsel fonksiyonların zorunlu kıldığı bazı işlerde ayrılacaklardır. İşini, eğilimlerini seçmedeki özgür iradesini erkekle aynı hak temeline dayalı olarak kullanacak olan kadın, eşini seçmede de aynı serbestlikle kullanacak, sözgelimi; erkeğe evlenme teklifi yaptığında bu, ahlaksızlık ve hafiflik olarak algılanmayacaktır. Bugünkü yapı ve algısıyla bunun gerçekleşmeyeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Ama esas mesele yeni insanı yaratmadadır. Kadın bu yeni insanı yaratma işinin yönergelerini içinde yaşadığımız toplumsal düzenden bulup çıkaracak, erkek popülasyonda çoktan kurumaya yüz tutmuş sevgi ağacını da besleyerek kendi sevgisini büyütecek, böylelikte kendini pazarda satılan bir meta düzeyinden kurtararak yaşamının öznesi haline gelecektir.
Mülkiyet hırsı insanlık sevgisinin, dolayısıyla cinsel sevginin zehridir. Kapitalist sistemin kutsal tapınağı mülkiyet yasaları yürürlükte olduğu müddetçe emeğin sömürülmesinin yanı sıra, kadını da “mülk” olarak algılayan çağdışı anlayış devam edecek, seçimlerde üç beş kadın aday gösterilerek siyasal eşitlik, eğlence dünyasının illüzyonel yaşamında mekanik eş değiştirmeler cinsel özgürlük adı altında piyasaya sürülerek alıcılarına ulaştırılacaktır.
Bu noktaya değişerek geldik. Bundan sonrasına değişerek varacağız. Değişim bireyden sınıfa, sınıftan enternasyonalist anlayışa doğrudur. Bütün bu değişim öylesine bir gelişmişlik düzeyi getirecektir ki, bu dönemde ne cinsel ayrımdan, ne dini baskılardan, ne ulusal nefretlerden söz edilecektir.
Bu, savaşsız sömürüsüz bir dünyadır.
Bu, “küresel kriz” adı altında insanlığa yedirilmeye çalışılan kapitalizmin "anti-tezi", onu tarihin “asar-i atika” müzesine gönderecek yeni toplumsal düzendir.
Bu, tarihte ilk denemesi yenilgiyle sonuçlanmasına rağmen, sosyalizmdir.
Bireye, kadına, erkeğe, insana, topluma, düzene, doğaya, taşa, toprağa, ağaca, çiçeğe, böceğe, dünyaya ve evrene bakış penceremiz budur.