​ Kadının ruhsal haritası: Kadınname 2 / İlişkiler / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Nisan '07

 
Kategori
İlişkiler
 

Kadının ruhsal haritası: Kadınname 2

Kadının ruhsal haritası: Kadınname 2
 

En güzel ve en meleksi kadının içinde bile daima yabana atılmayacak bir silah gizlidir. Tarihin her devrinde kadın konusu biçimlendirilmeye çalışılmış, ancak kadın çok kere kendi haklarını koruma yolunda gerekli adımları atmayı becerememiştir. Kadının hem dış güç olan erkekler hem de iç düşman olan kadınlar tarafından yıpratılması nedeniyle, örgütlenme konusunda gerekli adımları hızlı atmasını engellemiştir.

Unutmayalım ki en büyük imparatorluklar bile içten çöker.

Bir kadın için “diğer kadınlar” her zaman tehlikelidir. Rakibe anlayışını yalnız erkeği için değil, kendi sosyal alanı içinde de uygular. Her kadın diğer kadının hem can dostu hem de amansız rakibine döner. Böylece erkeklere de bu arenada savaşı izlemek ve boşalan alanı yönetmek kalır. Her kadının içinde gizli bir entrikacı uyumaktadır. Bilgisini ve görevlerini aşan konulara, bilinçli olarak burnunu sokan bir kadın, entrikacı sıfatını almaya hak kazanır.

Neyi, nasıl tartışırsanız tartışın, genellikle kadınlar haklıdır. İşin ironik kısmı, bir kadının haklı olmaktan kastettiği şey, tüm suçun onda olmamasıdır. Kadın ekonomik gücünü ve sosyal bağımsızlığını ilan ettiğinde, tüm dünyayı kendisi için bir kez daha yaratır. Önemi ve pozisyonu arttıkça, erkeğine baskısı da artar. Yüzyılların hak ve sorumluluk eşitsizliğini sürdüren erkek kısmına gününü gösterir.

Oysa kadınların doğasında erkeğini sevmek, ona azda olsa dayanmak, onu şefkatiyle yumuşatmak, yorulduğunda onun kanatlarıyla uçmak, ona güven duymak gibi esas duygular da yatmaktadır. Bugün iyi eğitimli, ekonomik gücünü elde etmiş, çalışan ve savaşan pek çok kadın, erkeğini yitirmiştir. Zamanla hiçbir ters tavra gelemeyen kadın, bu yükü sırtından atmış ancak bu sefer de uzun süreli olmayan ilişkilerle kısa mutluluklar yaşayarak mutsuzluğa gömülmeye başlamıştır.

Boşanma sayısındaki patlama, çocukların durumu, iş psikolojisi kadını sürekli yalnızlığa iter. Kadının ruhu bir çöle dönmeye başlar. Kadın yalnızlaştıkça, ona kendi ihtişamını sunacak aynası olan erkeğini yitirir. Bu durum sessizliğin batağıdır ve kadınlar yalnızlaştıkça küstahlıkları artar. Hiçbir erkeği beğenmez, her seride hatalı ürünler olabileceğini göz ardı ederek, daha da kendilerine gömülürler. Şansları varsa, sabırlı ve güvenli bir erkek, yüreklerinde sakladıkları bu kapalı kutuyu uzun uğraşlardan sonra açabilir. İşte o zaman kadın mutluluktan tekrar ışıldamaya, çevresine enerji ve mutluluk yaymaya başlar. Yine de bir kadın sizi seveceğine dair söz verdiğinde, ona pek de inanmamak gerekir. Çünkü söz başka, eylem başkadır.

Birçok kadının, olgunlaştıkça yükselen bilinç düzeyi, ona doğru kararları göstermeye başlar. “Kendini akıllı sanan kadınlar, erkeklerle aynı haklara sahip olmak isterler. Gerçekten akıllı olanlar ise bundan vazgeçerler” diye bir söz var. Ben eşitlikten yanayım. Kaldı ki kadın, isterse her tür kararı tekrar gözden geçirtecek ve değiştirtecek güce sahiptir. Bir kadını ancak iki şekilde tutabilirsiniz, belinden sarılarak ya da duygularına hitap ederek. Ancak birçok erkeğe göre, günümüzde bunlara “para”, ev-araba gibi kadının geleceğini garanti altına alınacak unsurlar da eklenmiştir.

Bana kalırsa, para, kadınlara benzer: Elde tutmak için onunla içten ilgilenmek gerekir... Yoksa gider bir başkasını mutlu eder! Bazı kadınlara göreyse, para kadınların ilahıdır. Parayı alışveriş gibi amaçları için çok seven kadın, oyunları bir yana bırakıp yalnız paraya bakabilir.

Ne yaparsanız yapın, kadın çoğu zaman onun için neler yapıldığını görmez, ancak nelerin yapılmadığını çok iyi görür.Bir kadına hediye vereceğim diye koskoca ayı gökteki yerinden söküp almaya ya da bir filmdeki gibi yakınlaştırmaya kalkışmayın, çünkü dolunayın ışığından çok, pırlantaların ışığı gözlerini alabilir.

Bugünlerde özellikle gençlerin ağzındaki “mantık evliliği” sözü, geçmiş romantik evliliklere hem bir hakaret hem de evliliği bir sevgi birlikteliğinden ziyade “çıkar ilişkisini” olarak görmelerinin belirtisidir. Şurası da bir gerçektir ki, iki gönül bir arada olunca samanlık seyran olmamaktadır. Zira kimsenin ne samana ne de işsizliğe tahammülü var günümüzde.

Yalnız bir kadın için değil, her iki taraf için evlilik her zaman zor bir süreçtir. Çünkü evliliği hep güzellikleri paylaşmak sanırız. Oysa için evlilik çoğu zaman çirkinlikleri, zorlukları paylaşmaya dönüktür. Yalnız baharı, dolunayda şarap yudumlamayı, bir sandal keyfini, keyifli gezileri, bir hamakta birlikte uyumayı değil; horlamanızı, ağzı kokunuzu, yaranızı nasırınızı, diş fırçanızı, hastalığınızı, para yüzünden tartışmayı da paylaşırsınız!...

Söz konusu bir kadınla hayatı bileştirmek olunca, büyük bir akıl yürütme ve uzlaşma gerektirir. Dolayısıyla güzellikleri kadar çirkinlikleri de paylaşmayı göze alabilenler bu işte daha başarılı olurlar.


Bir kadının kurduğu ilişkilerden tutun da, akşam yemeğinde yediği yemeklere ve seyrettiği filmlere kadar her şey kişiliğinin bir ipucudur. Ne yazık ki çoğu erkek bunu fark etmez ve öylesine yaşar.

Öylesine bir hayat, en tehlikeli hayattır! Öyle insanlar, hepimizin arasında elleri arasında her an patlayacak bir bombayla dolaşırlar.Oysa ilişkilerden tutun günlük hayatımızdaki en ufak harekete dek, her şey bizdir, bizdendir.

Hayatımız, parmak izlerimizi taşır. Parmak izlerimizi tanımak, “doğru” hareket edebilmek için, önce kendimizi keşfetmemiz gerekmez mi?

Tıpkı dünyalı filozof Sokrates’in söylediği gibi: “Kendini tanı!”

Kadın erkeğe göre kendini çok daha iyi tanır. Ve erkeğin düşünme ve akıl yürütme yoluyla ulaştığı sonuca, kadın sezgilerinin, o büyük titreşimin gücüyle kısa yoldan varır.

Bir kadında akıl, çoğu zaman sezginin uşağıdır!...

Her kadın yaptıkları ve yapacakları, sevdikleri ve sevecekleri kadardır. Aşkları, ayrılıkları, sevgileri, kavgaları, hırsları, hoşgörüleri kadardır... desem de sakın inanmayın!

Ve her erkek de aslında sevdiği değil, sevildiği kadar hayata dokunmaktadır. Böylesi bir dünyada kimsenin kalbini bilerek kırmadan, dosdoğruca yürüyebilmek, başlı başına bir cesarettir.

İsmi “yaşam sanatı” olan ve daha çok kadınları sahip olduğu bir cesaret…

Bilhassa “Türk kadını” mı dediniz? Eh, o da bir sonraki yazıya...

 
Toplam blog
: 353
: 3712
Kayıt tarihi
: 28.02.07
 
 

"29 Temmuz 1980’de İstanbul’da doğdu. Celal Bayar Üniversitesi, İşletme mezunu. Şiir, deneme, öykü, ..