​ Kamboçya gezi notları / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ekim '07

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Kamboçya gezi notları

Kamboçya gezi notları
 

24.02.2006 (BANGKOK- ARANYA PRATHET-SİEM REAP)

Bugün Uzakdoğu gezimizin 42.günü. Bu süre içerisinde, Bali, Malezya, Tayland’ı gezme imkanımız oldu.Ben, arkadaşım Pina ile, az önce eşlerimizi Bangkok, Don Muang hava alanından İstanbul’a yolcu ettik.İçimizdeki , biraz ayrılığın hüznü, biraz önümüzdeki günler beraber devam edeceğimiz Kamboçya, Vietnam ve Laos gibi ülkeleri biran önce görme arzusunun yarattığı gel-gitlerden kendimizi kurtarıp, havaalanının önünden , Havaalanı-Kaosan otobüsüne biniyoruz(100 Baht).

Dün, Kaosan’da yaptığım araştırmadan Kamboçya, Siem Reap otobüslerinin sabah 07.30, Laos, Vientien otobüslerinin ise 08.00’de hareket ettiklerini öğrenmiştim. Bu saatler geçtiği için, bugün Bangkok’tan ayrılma imkanımız kalmamıştı.Gerek Changmai, gerekse Myanmar ulaşımında yararlandığımız ” Mama 2 ” isimli seyahat acentasının önünden geçerken, saatleri bir daha sormak istedim, hatta ‘ hemen ‘ kelimesini kullandım.Kadıncağız, ‘evet ‘demez mi?Daha da derinleştirdik konuyu.Saat 08.00’de Kamboçya(*) Siem Reap’a hareket eden bir otobüs daha bulunduğunu öğrendik . Kamboçya sınırında 1200 Baht’a (*)vize alma imkanı vardı.150 Baht ödeyerek, caddenin hemen köşesinde lokma hamur kızartan dükkandan son kez, nar gibi kızarmış, bir torba dolusu lokma aldım.Artık alıştığımız , hareket saatlerindeki gecikmelerle , saat 08.30’da hareket etti. Seyahat acentasının VİP tarifine pek uymasa da, çok döküntü değildi otobüsümüz.İçerideki 25 kişinin tamamı bizim gibi turist.Rahat bir yolculukla başladık.Otobüsün oturduğum tarafı güneş aldığından perdeyi çekiyorum.Ön camdan gördüğüm kadarıyla, düzgün asfalt yollardan gidiyoruz.Gerçi henüz, Tayland sınırlarındayız.Okuduğum yazılardan;özellikle Kamboçya’dan sonra yolların çok bozuk ve tozlu olduğunu, seyahat esnasında maske takmanın yararlı olacağını öğrenmiştim , ayrıca 12 saatlik yol, 15 saati buluyordu.

Saat 13.00’de, Kamboçya sınırında, Aranya prathet kasabasında bir restoranın

önünde duruyor otobüsümüz.Bizler yemek telaşı ile uğraşırken , genç bir kız, pasaport, birer fotoğraf ve 1200 Baht toplayarak, birer form doldurtuyor. Yemeklerimizi yedik, bekliyoruz.Şu anda saat 14.10. Görevli kız, 70 km. ilerdeki , Kamboçya sınır kapısından vize işlemlerini halletmeye gitmiş.Beklememizin nedeni bu olsa gerek.Bir müddet sonra, otobüslere bindirdiler bizi.Aranya prathet sınır noktasından Tayland çıkışını yapıyoruz.Bu noktada, üstü açık bir pikaba bindiriyorlar bizi elimde Kamboçya vizeli pasaportum, yaklaşık bir saat kadar bekliyorum, Kamboçya’ya kabul edilmemi. Sınırın Kamboçya tarafında, yüzlerce motosiklet taksi bekliyor.Maskesini takan, sürücünün arkasındaki seleye oturup gidiyor.Kamboçya topraklarına geçince, bir minibüse bindiriyorlar.25 kişi ile onca sırt çantasını küçücük minibüsün içerisine büyük bir maharetle yerleştiriyorlar.Saat 16.00’da Siem Reap’a doğru yola çıkıyoruz.

Myanmar yollarında görmeye alıştığım manzaraları izliyorum.Yol kenarlarında oynayan çocuklar, çocuklarının bitlerini ayıklamaya çalışan anneler, kırmızı plastik sandalyeli pis restoranların önünden geçiyoruz.Bit ayıklamak, bu coğrafyalarda, neredeyse bir ritüel.Aranya’dan çıktığımızdan beri, toz içerisinde, felaket engebeli, hiç asfaltlanmamış bir yolda ilerliyoruz. Kırmızı bir toz bulutunun içinde saatler ilerliyor, fakat bir türlü çıkamıyoruz. Hava çok sıcak, minibüste klima yok.Çaresiz, toz yutmayı, sıcaktan bayılmaya tercih ediyoruz. Küçük sırt çantamda bulunan , Changmai’den aldığım maskeyi hatırladım.Ağız ve burnum kapanınca daha fazla terlemeye başladım ama bu ortamdan hiçbirimiz şikayetçi değildik. Aksine , bende ve diğer yolcularda mutlu ifadeler ve sevinçler yaratmıştı. Zira, bu coğrafyaları gezmek isteyenlerin, olumsuz şartlara hazır olmalarının yanında, yeterince bilgi ve hazırlık sahibi olmaları gerekiyordu. Gezeceğim rotalar hakkında bilgi edinmek için, yaklaşık bir ay yerli, yabancı kaynak taramış, internetten bilgiler indirmiştim.

Yol kenarlarına dikilmiş levha ve direklerde, Kamboçya’daki siyasi partilerin propagandaları yapılıyor, bayrakları dalgalanıyor. En fazla gözüme çarpanlar; ‘Cambodia People’s Party ‘ ile ‘Samransti Party ‘.Muhtemelen birisi iktidar, diğeri ana muhalefet partisi. Sıcak ve gayesizlik çok yaygın bir şekilde miskin yapmış insanları. Ağaçlar arasına, iki ağaç bulamadıkları yerlerde araba tamponları ile ağaç arasına kurdukları hamaklarda , ağır ağır sallanarak uyuklayan insanlar yol boyunca bitmiyor.

Yemek molası veriyor şöförümüz. Yemeklerin Tayland’a göre çok pahalı olduğunu görüyorum. Bir kap yemek için 100 Baht, 1.5 lt. su için 1 $ ödüyorum. Oysa, Kamboçya’nın ucuz bir ülke olduğunu okumuştum sürekli. Yemek yerken, üzerinde Türk bayrağı bulunan bir tişörtle dolaşan genç bir adam görüyorum. Çağırıp ; nerenin bayrağı olduğunu soruyorum.Bilmiyor. Tuktukçuluk yapıyormuş geçen yıl, bir müşteri vermiş. Üç saat daha yolumuz olduğunu öğreniyoruz, dört saatlik toz yeme faslından sonra, henüz yolun yarısını bitirdiğimizi anlıyoruz.Saar 23.00’de yani Aranya prathet’ten bu yana süren 9 saatlik yolculuğumuz Siem Reap’ta bitiyor. Siem Reap caddelerinde ilerlerken, devasa yapılar ile hemen yanlarındaki sefil evler, gece karanlığında bile dikkat çekiyor.Minibüs şöförü, bir guest-house’in önünde indiriyor bizi.Otelcilerin ablukasını yarmaya çalışıyorum.Civardaki guest-house’ların çoğunda sıcak su yok.Oysa, bugün yediğim tozdan sonra, uzun zamandır böylesine şiddetli duş isteği hissetmemiştim. Saat 24 civarı, yeni yapılmış, ancak işletme zaafı olduğu hissedilen çok temiz bir otelde yer buluyoruz.Resepsiyon görevlisi de, 15 $’lık fiyatında ısrar etmiyor, 10$’a iki kişilik odaya yerleşiyoruz.Önce banyo yapıp, üzerimdeki toz ve yorgunluğun verdiği ağırlıktan kurtuluyorum.Sonra, yanımızdan eksik etmediğimiz kettle ile çay demleyip, kendimize geliyoruz.İstanbul’u eşimi arıyorum.Bizler bugün, Arany-Siem Reap arasında savrulurken, rahat bir yolculukla evine, yavrularımıza kavuşmuş olması mutlu ediyor beni.P ina uyuyor.Ben, defterimi açıp, notlarımı yazıyorum.Saat 01.30, artık uyumayı hak ettim bende.

25.02.2006 (SİEM REAP – TONLA SAP GÖLÜ-CHONG KNEAS)

Sabah, dört saatlik bir uykudan sonra uyanıyorum. Akşam, kahvaltılık almayı unutmuşum. Gerçi, akşamın karambol ve yorgunluğu içinde bir de kahvaltı aramak aklıma gelmedi, gelse de saat 24.00’de bilmediğim bir kentte elimde kahvaltı paketleri ile bir sokakta köşede sızıp uyuyabilirdim sanırım. Yemek işleri, (dışarıda yemediğimiz günlerde eşimin görevi id)i. Anlaşılan bundan sonra, bu ikmal işlerini ben planlayacağım.Neyse ki;çantamdaki kepekli bisküvileri ile Pina’nın zeytinleri imdadımıza yetişti.

Henüz, Kamboçya’nın huyunu, suyunu bilmediğimiz için, yarın bizi gezdirmesi için otel resepsiyonundan yardım alıyorum. Yarın, Angkor Watt ve çevresini, bugün Siem Reap şehir merkezini gezmek niyetindeyiz , 11 $’a bir tuktuk ile anlaşıyoruz. Hiç bilmediğimiz bir ulaşım şekli, motosiklet taksi ile, Pina ve ben sürücünün arkasına binip, birbirimize yapışarak Siem Reap şehir merkezine iniyor, bu hizmet karşılığı 1$ ödüyoruz. Şehir merkezi öylesine tozlu ki, gecikmeden bir eczaneden maske alıp takıyorum. Dün, Arany prethat’tan Siem Reap’a gelirken kullandığım maske kullanılamayacak kadar kirlenmişti.

Old Market’i arıyor, sorarak buluyoruz.Tamamını kadın satıcıların oluşturduğu sebze, balık, tavuk, et sıcak havanın da etkisiyle ağır kokular yayıyor.Balık Kamboçya’nın en çok tüketilen gıda maddelerinden.Bir kısmı canlı canlı leğenlerin içinde yüzüyor.Şimdiye kadar hiç görmediğim karides, istakoz ve kerevit çeşitlerini şaşkın seyrederken satıcı kadınlar aralarında konuşup gülüyorlar bana.

Öğlene doğru aklıma Tonla Sap gölüne gitmek geldi.Saat 15.00’de düzenlenen turlar, 15 $ karşılığı Tonla Sap gölünü gezdirerek otele bırakıyor.Biz maceralı yolu seçerek, 4 $’a kiraladığımız tuktuk ile Tonla Sap gölünün kenarında Chong Khneas’a (*)gitmeye karar veriyoruz.Tuktukçu, gölde yaklaşık 1.5 saat süren gezi boyunca bekleyecek ve Siem Reap’a geri götürecek. Tuktuk Siem Reap nehri boyunca ilerlerken, yol boyunca yoksulluk tabloları, sağlıksız koşullardaki yerleşimler içinden geçiyoruz.Sık sık inerek fotoğraf çekiyorum. Teknelerin kalkış yeri olan bölgeye gelmeden 2 km. önce, tepesinde Kamboçya bayrağı dalgalanan, teknelerin kooperatif gişesinin bulunduğu bir klübenin önünde duruyoruz.Tuktukçu buradan bilet almamız gerektiğini söyledi. Görevli, bir yandan burnunu karıştırırken, bir yandan da adam başı 15 $ istiyor. Bu fiyatın çok pahalı olduğunu bildiğimden bağıra çağıra tartışıyor, neticede 7.5 $’a anlaşarak, tekrar tuktuka biniyoruz.Asfalt bitiyor, yine toza bulanıyoruz.Maskeler takılı iken, böylesine sıcak iklimde nefes almak ıstırap oluyor, ter içinde kalıyoruz. Yol bitti, öyle bir yerde durduk ki; sıcakta kokmuş balık ve diğer deniz ürünlerinin kokusundan kendimden geçiyordum.Elimizde biletlerimiz bizi gezdirecek tekneye doğru, görevli adamın peşinden giderken , tuktukçu dönüşümüzde bizi bekleyeceği noktayı gösteriyor. Denizin üzerinde uzatılmış kalasların üzerinden geçerek, kazıklar üzerinde bir kulübeye, buradan bizi özel gezdirecek tekneye attık kendimizi. Siem Reap nehri Tonla Sap’ta genişleyerek bir delta oluşturuyor ve kocaman bir göl haline geliyor.Gölün suyu resmen sapsarı. Bu suyun içinde, bir sürü insan dolaşıyor, kimisi yüzüyor, suya dalıp çıkarak bir şeyler arıyorlar. Bazıları serpme ağ atarak, yakaladığı tek tük balıkları, kıyıda vıcık vıcık çamurların üzerindeki hasır sepetlere koyuyor. Seyyar bakkal görevi yapan teknelerin bordosundan, renkli plastik eşyalar, oyuncaklar sarkmış, suların üzerinde , kalın bambu kamışlardan yapılmış dubaların taşıdığı yüzer evler arasında dolaşarak bir şeyler satıyorlar. Teknemiz yarım yol, bu yüzer evlerin oluşturduğu geniş labirentlere girip çıkıyor. Gölün parlayan yüzeyi, ışık şartlarının durumu , fotoğraf çekmek için elverişli olmamasına karşın , gördüğüm her şeyi sabitlemek istiyorum.Böyle bir yaşam olacağını bana ne kadar detaylı anlatsalar dahi, görmeden canlandırmam mümkün olmayacakmış. Bulaşık yıkayan kadınların bakışlarından, konumlarını görüntülememden hoşnut olmadıklarını hissediyor ve makinemi kapatıyorum. İlerde dönme dolapları ile yüzer bir lunapark görüyorum, derken, suyun dalgalarıyla sallanan bir akaryakıt istasyonunun önünden geçiyoruz.Tamamen suyun üzerinde programlanmış bir yaşam bu. Gölün kıyısına yakın yerde mavi renkli, yeni yapıldığı anlaşılan bir ilkokulun iskelesine, küçücük tekne ile gelen anneler, ilkokulun etrafını çepeçevre dolaşan iskeleye, okul giysileri içindeki çocuklarını bırakıyorlar. Bir başka yüzer evin üzerinde sarı boyalı haç görüyor, sonradan bunun bir yüzer Katolik kilisesi olduğunu anlıyorum. Burada yaşayanların oluşturduğu küçücük yüzer adaların bir kısmı sebze bahçesi, hatta kümes olarak kullanılıyor. Böyle bir küçük adacığın balık ağları ile çevrilmiş olduğunu görüyorum, kaptan ricamı kırmayıp yerine getiriyor, adacığa yaklaşıyoruz. Altı tavuk, bir horozdan oluşan yüzer bir tavuk kümesi karşımda. Evler ve insanların üzerine sinmiş yoksulluk ve pislik olmasa, çok hoş , egzotik bir yerleşim denebilir.Fakat, her şeyiyle hastalık kaynağı olduğu belli olan sarı suyun içinde balık yakalayan, çırılçıplak yüzen çocukları gördükçe ürperiyorum.

Kaptan, ortasında ağlarla çevrilmiş bir balık havuzunun bulunduğu , büyükçe bir sala yanaşıp bağlanıyor. Hediyelik eşya satışı yapılan, aynı zamanda restoran olarak hizmet veren bu yerde birer kokonat suyu içip, serinliyoruz. (2000 Riel)(*) Bu küçücük mekanda yaşamaya mahkum edilmiş köpeğin canı sıkılmış olmalı; önce bir kediyi kovalıyor, daha sonra kendisini kızdırmaya çalışan bir çocuğun peşinden koşturuyor. Gölün ortasında şaşılacak kadar temiz ve bakımlı bir tuvalet ile karşılaşıyorum. Taş çatlasa 100-120 m2’lik bu salda, bir de küçük müze var. Deniz ürünlerini yakalamakta kullanılan geleneksel sepetler , ağlar teşhir ediliyor. Minyatür boyutta olanlar satılıyor. Yarım saatlik bir moladan sonra, dönüş başlıyor.Yeniden bir zaman tünelinin içinde buluyorum kendimi. Suyun akıntısına ters yönde ilerlemek için çabalayan, kömür, çimento yüklü küçücük kayıklar, boğazlarına kadar suyun içinde bir şeyler arayan çocukların arasından geçerek iskeleye gelip Tonla Sap gölü kıyısındaki Chong Kneas gezisini bitiriyoruz.

Karaya ayak basar basmaz, sağlı sollu bakkal, restoran kulübelerinin önünden geçip, buluşma noktasına gidiyoruz.Bizi bekleyecek tuktukçu ortalıkta yok.Anlaşılan, iyi bir iş bulunca bizden alacağı 4 $’ı beklemeden gitti.Aramalarımız dikkat çekiyor.Esnaf, para verip ekildiğimizi düşünmüş olacaklar ki, bize bakarak gülüyor.İyi ki, kerataya hiç para vermemişiz. 4 $’ın yanında, aldatılmak duygusu daha fazla yaralardı beni. Az önce, yüzer restoranda tanışıp sohbet ettiğimiz Malezya’lı aile de geliyor.Durumu anlatıp, bizi de Siem Reap’a bırakmasını rica ediyoruz. Adam, (sanki alternatif varmış gibi) başka yoldan gideceklerini söyleyerek, arabayı hareket ettirip gidiyor. Çaresiz, yanımıza sokulan bir gencin motosikleti ile gitmeyi kabul ediyoruz.Siem Reap’a varana kadar defalarca durup mola vererek fotoğraf çekiyorum. Siem Reap’a girince otele yakın bir yerde inip, doğruca bir pazar yerine gidiyoruz.Bu gezide en büyük sorunumuz Pina’nın gluten’e karşı alerji veren çölyak rahatsızlığına sahip olması. Bu nedenle ekmek yiyemiyor.Böyle olunca da, sebze meyve ağırlıklı beslenme için alışveriş yapmamız gerekiyor.Akşam için, bir şeyler alıp otele geliyor, hazırlayıp yiyor, biraz dinlenip, Tonla Sap gölünde çektiğim 300 civarında fotoğrafı ayıklamaya çalışıyorum. Siem Reap’ın gece yaşamını gözlemlemek üzere çıkıyoruz. Birkaç küçük kol ve yer altı kaynaklarından oluşup, güneye doğru daralıp akarken, doğudan gelen Mekong nehri ile birleşen ve Vietnam’da Mekong deltasından denize dökülen Tonla Sap görüntüleri sanırım uzun süre belleğimde yer edecek.

Siem Reap’in gece hayatında, cafe, bar gibi eğlence yerlerinin diğer ucunun genelev veya benzeri yerlere uzandığını hissediyor, yeterli keşif ve tesbit sonunda otele dönüyor, memleket işi çay demleyip, kendimize geliyoruz.

26.02.2006 (SİEM REAP-ANGKOR WATT ÇEVRESİ)

Dün otel resepsiyoneri vasıtasıyla Angkor Watt, Bayon, filler terası, Preah Khan, Ta som, Mebon Temple, Ta Prohm, Baphion en son güneş batımında Phnom Bakheng tapınaklarına götürmesi için bir tuktukçu ile anlaşmıştık.

Sabah saat 8.00’de lobby’de bizi bekliyordu. Günlerden Pazar olduğu için, sanırım yerli turistlerin de katılımı ile Angkor çevresi çok kalabalık olacak. Korkunç bir motosiklet trafiğinin içinden , yüzümüzde maskelerimiz takılı olduğu halde, egzost dumanları arasında Siem Reap’ın dışına çıkıyoruz. Dünyanın tanıdığı Unesco koruma listesinde hatırlı yeri olan Angkor Watt’ın (*) önündeyiz. Görevliler, yabancı turistleri, bunca kalabalık arasında büyük bir maharetle ayırıp gişeye yönlendiriyor. Tüm arkeolojik alanı kapsayan bilet, beher gün için 20 $ karşılığında veriliyor.Etrafı, su hendeği ile çevrili Angkor Watt tapınağına, uzun bir köprü üzerinden ulaşılıyor. Burası Hindu tapınağı olduğu için taş oyma işçiliği ön plana çıkıyor. Küçük kuleler 31 m.büyük kule 55 m. yüksekliğinde. Yukarıya çıkan merdivenleri görünce dayanamadım, tırmanmaya başladım. Taş basamaklar öylesine dik ve dar ki, yukarı vardığımda hava henüz yeterince ısınmamış olmasına rağmen, bedenimden adeta fışkıran terle sırılsıklam oldum.Anlaşılan inşaat esnasında, asırlar sonra , küçük ayaklı sarı ırk’tan başka yabancıların da, bu merdivenleri tırmanabileceği düşünülmemiş.! 12. y.y’dan günümüze neredeyse hiç yıpranmadan gelmiş olan Angkor Watt, Kamboçya bayrağının da simgesi. Hint mitolojik rahibeleri olan dansöz Apsara taş kabartmaları ile dolu duvarlar. Apsaralar ziyaretçiler tarafından öyle taciz edilmişler; göğüsleri, vücutlarının çekici bölgeleri öylesine avuçlanmış ki pırıl pırıl parlıyorlar. İnsanlar her coğrafyada aynı zaafları gösteriyorlar diye düşünüyorum.Devasa sütunlar, duvarlar, taş parmaklıklar arasında fotoğraf maratonuna başlıyorum. İnişte merdivenlerin tehlikesini seziyor, yuvarlanmamak için ihtiyatlı davranıyorum.Bir saat kadar civarı, tapınağın önündeki nilüferli havuzu çepeçevre dolaşıp, fotoğraf çekiyorum.

Bizi bekleyen tuktuk’un yanına gidip Bayon (*) tapınağına doğru yola çıkıyoruz.Saat 9.50’de Bayon’un önündeyiz. Monoblok taşlara insan yüzü şeklinde oyulmuş rölyefler hayranlık uyandırıcı. 45 m. Yüksekliğindeki en büyük kule diğer rölyefli kuleler tarafından çevrelenmiş. Bayon tapınağı zamana yenilmeye başlamış, özellikle alt kattaki kolon ve kirişlerin yapıldığı taş bloklar kırılmış, dağılmış.Bu nedenle bazı bölümlere girilmemesi için ikaz işaretleri konulmuş.Çıkışta, üzerinde Bayon tapınağı figürleri olan bir tişört alıyorum(1.5 $).

Tuktukla ilerlerken, sol tarafta taşlar üzerinde fil kabartmaları görüyorum. Filler terası burası olsa gerek. Tuktukçu’ya seslenip durduruyorum.Sabah kendisine verdiğim gezi güzergahında filler terası da vardı. Ya unuttu, ya da bütün meslektaşları gibi işin kurnazlığına kaçmaya başladı. 350 m. Uzunluğundaki bu teras halkın adaklarını sunduğu, kralın konuşma yaptığı yermiş.

Buradan Preah Khan’a geçiyoruz. 1191 yılında Jayavarman tarafından yaptırılmış.Ancak büyük kısmı yıkılmış. Girişte bir panoda, restorasyonu için oluşturulan fona katkıda bulunan Amerikalı zenginlerin listesi verilmiş. Devasa ağaç dallarının sarıp yuttuğu koca taş bloklar eğilip bükülmüş , ürkütücü bir görüntü sergiliyorlar. Kalın taş blokların oluşturduğu labirentler içerisinde zaman ve mekan kavramlarını yitiriyor ve çıkışta bir duvar gölgesine oturup düşüncelere dalıyorum.

Ta Som da ilginç bir tapınak. Küçük çocukların ısrarlı para istemeleri bıktırıyor.Hepsinin gönlünü yapmaya kalksam, bir daha kendi çocuklarımın yanına gidecek param kalmayacak ! East Mebon tapınağı, 10 y.y ‘da, küçük bir ada üzerine inşa edilmiş. Ancak, Angkor Watt ve Bayon’dan sonra bunlar fazla heyecan vermiyor.

Ta Phrom tapınağına ilerlerken, yapay bir gölün önünden geçiyoruz.700x300 m. ebadlarında, dikdörtgen şeklinde inşa edilmiş bu yapay göletin içinde, incecik, ağaç kütüğünü andıran kayıklara, göletin her tarafını yeşil bir örtü gibi kaplamış yosunları öbekler halinde yükleyen, aynı renk iş elbiseleri giymiş kadın işçiler görüyorum. Tuktuk’tan inip, huzur dalgaları yayan Srath Srong isimli gölün kenarında, zamandan arınmış düşüncelere dalarken, karşımda çalışan işçilerin iktidar partisi yandaşı olmaları ihtimali gibi, dünyevi düşünceleri kafamdan kovmaya çalışıyorum.

Ta Phrom tapınağındayız. Derlediğim bilgilerden; bu tapınakta farklı bir şeyler göreceğimi tahmin ediyordum. Spung, Chann, Knnorprey isimli ağaçların , Kmer’lerin Hinduizm’i bırakıp Budizm’e geçişlerinden sonra bu tapınağı terk etmelerinin intikamını almak istercesine, ahtapot gibi kocaman taş blokları sarıp ezerek, işgal etmeleri önümüze gerçekten etkileyici görüntüler çıkarıyordu. Yıkılmış dev taşların üzerinde şaşkın seyredip, düşüncelere dalan yabancılar, ortalığı kaplayan derin sessizlikte yitip gitmişler.Küçük bir çocuğun bağırışı, ürkerek toparlanmalarını sağlıyor. Yıkılan taşların röleve çalışmaları devam ediyor.Gruplar halinde ayırıp, numaralandırmışlar.

Sonraki durağımız Baphion tapınağı. Kazıklar üzerine kurulmuş uzun bir köprü ile ulaşılıyor. Ancak, restorasyon çalışmaları devam ettiği için sadece etrafını dolaşıp gördüklerimle yetiniyorum. Güneşi Phnom Bakheng tapınağının bulunduğu tepede batıracağımız için, Baphion tapınağının yanındaki bir serginin gölgesine sığınıp ananas yiyerek sohbet edip vakit öldürüyoruz.

Son durağımız, Faruk Budak’ın güneş batımında mutlaka çıkın dediği Phnom Bakheng tapınağının bulunduğu tepe. Korkunç bozuk, oyulmuş toprak rampadan insanlar , sırt sırta, nefes nefese tırmanıyorlar. Dar bir platformda kısmen dinlenip nefesleniyor ve dik merdivenlere doğru tırmanışa geçiyoruz.Tapınağın önündeki teras giderek doluyor. Çoğunluk Japon ve Koreli. Herkes elinde fotoğraf makinesı, tripod ile güneşin batışını bekliyor. Bu arada, yüzü ışıl ışıl bir Budist keşiş dikkatimi çekiyor. Yanına yaklaşıyorum ve ‘ ne güzel gülüyorsun, resmini çekebilirmiyim ? ‘diyorum. Sıcacık bakışları beni kırmıyor. Güneş ufka yaklaştıkça gökyüzü bulutlanıyor. Güzel bir gün batımı fotoğraflamak mümkün olmayacak anlaşılan. İnişte kalabalığa yakalanmamak için erken davranıyorum, fakat, inişteki toprak yol şimdiden dolmuş .Herkes kayıp yaralanmamak için büyük bir dikkat içerisinde. Irmaktan aşağı akan su gibi, yoğun bir kalabalık var.Angkor civarı çok geniş bir alanı kapsadığı için, akşamüzeri burada yoğunlaşıncaya kadar Siem Reap’daki turist kalabalığın farkına varamamıştım. Aşağıdaki keşmekeşe rağmen fazla zorlanmadan bizi bekleyen tuktuk’a biniyor ve otelimizin bulunduğu ‘National Road No.6’ya doğru hareket ediyoruz. Angkor Davy Hotel yakınlarında inip, yiyecek konserve vs. alıp otelimize dönüyoruz. Yemek sonrası, niyetimiz Siem Reap kafelerini dolaşmaktı, ancak , yiyecek ve banyo sonrası, bütün gün tırmanış ve yürüyüşle geçen gezinin yorgunluğu çökünce , ancak notlarımı yazacak kadar dayanabildim uykusuzluğa.

Otele girmeden önce, yandaki otobüs yazıhanesinden, yarın 07.30’da Phnom Penh’e gidecek otobüs için bilet alıyoruz( 4 $ ). Saatimi 05.30’a kuruyor ve uykuya teslim oluyorum.

27.02.2006 (SİEM REAP –PHNOM PENH – MEKONG NEHRİ)

Sabah 05.30’da resepsiyonun telefonu, arkadan benim saatim uyandırıyor. Kahvaltı ve sırt çantaları toplama (ki böyle uzun gezilerde beni en çok bunaltan bu sırt çantası toplama faslıdır.) icraatını müteakip , lobiye iniyoruz. Otobüs terminaline götürecek minibüs gecikmeden geliyor. Otobüs ilerlerken , gözüm caddelerde, yoğun insan kalabalığının üzerinde. Kendimce tesbitler yapıyorum. Kamboçya, yakın tarihlerde yaşadığı emperyalist savaş, ardından iç savaş yaralarını hızla sarma gayretinde. Sık sık silaha karşı olduklarını, silahlarını kırdıklarını ifade eden büyük panolar göze çarpıyor. Az önce, bir meydanın ortasında namlusu düğümlenmiş bir tabanca heykelinin yanından geçtim. Dün de, Angkor civarında, büyük bir panonun yarısında birbirlerini öldüren kanlar içinde yatan insanları , diğer yarısında yemyeşil bahçelerde gezinen eşleri, mutlu çocukları tasvir eden afişler görmüştüm. Konuştuğum Kmer’lerin tümü, 1975-1979 yıllarında Kamboçya’yı allak bullak eden , 3 milyon civarında insanın ölümüne neden olan Pol Pot rejiminden nefret ettiklerini söylüyorlardı.

Dün, Angkor civarını gezerken, yabancı ziyaretçilerin ellerinde 3 günlük bilet vardı.Biz, bu süreyi bir güne sıkıştırınca epey hırpalanmıştık, bacaklarımda şu anda hissettiğim ağrılar bunun faturası olmalı.

National Road No.6 ; Siem Reap’ın ana arteri, aynı zamanda kaldığımız otelin bulunduğu yol. Korkunç bir tafik, özellikle motosiklet keşmekeşi yaşanıyor. Saat 07.30’da bu keşmekeş arasında Phnom Pen’e hareket eden otobüsümüz, bilet alırken gösterilen fotoğraftaki gibi lüks değilse de; döküntü değil. Siem Reap-Phnom Pen arasındaki yol gayet güzel. Kamboçya’ya girdiğimiz Arany prethat ‘dan beri dikkatimi çeken, siyasi parti irtibat büroları olarak kullanılan ev veya işyerlerinin önünde bulunan büyük panolardaki propagandalar dikkatimi çekiyor, devam ettiğimiz güzergah boyunca. Siem Reap çıkışında muntazam binalar, uzaklaştıkça sefalet barınağı olan kazıklı kulübelere dönüşmeye başladı. Yol boyunca enteresan enstantaneler yakalıyorum. İki kulübenin önündeki, sapsarı sudan oluşan küçük göleti, tam ortadan bambu paravanlarla ikiye bölmüşler. Asya’da, çözemediğim, mantık kuramadığım pek çok şeyle karşılaştım. Batı’nın lineer düşünce sisteminin etkisiyle değerlendirme çabalarımızın neticesi;Doğu’nun sarmal mantığını anlamakta zorlanıyoruz belki de. Dikkat ediyorum, her köyde sağlık ocağı var.Topraklar, mevsim nedeniyle de olsa gerek ekilmemiş, Sapsarı topraklar üzerinde yer yer kokonat ağaçları grupları uzanıyor. Hemen her evin önünde kazılmış küçük göletler var. Genç bir kız elinde mavi bir tasla buzağısını yıkıyor. Önümüzdeki bir motosikletin arkasına iri bir domuzu sıkıca bağlamış, sürücü , domuz debelendikçe dengesini kaybedip, yalpalıyor ama yola hızla devam etmeyi başarıyor. Az sonra, ön camdan, hemen önümüzde hareket eden bambu mobilyalar görüyorum. Yaklaşık 3mx2m boyutunda hareket eden mobilyaları merakla izlerken, otobüsümüz sollayınca, bir motosikletin üzerine sıkıca bağlanmış olduklarını görüyorum. Mobilyaların arasından kullanan görülmüyor ama böyle bir yeteneği takdir etmiyor değilim. Evlerin önündeki göletlerin sapsarı sularının içinde güzelim nilüferlerin nasıl harika renkleriyle açtığını merak ederken bir yandan bu sularda sevinçle yüzen çocukları izliyorum. Bir restoran önünde mola veriyor otobüs.Etrafımızı, satıcı kadınlar alıyor.Hepsi gergin ciltli, dar bluz, pantolon giymiş, güler yüzlü sağlıklı insanlar. Birisi, tepsiye tepeleme dizdiği kapkara iri akrep benzeri yiyecekleri uzatıyor bana.Merakla inceliyor ama yiyecek cesareti gösteremiyorum. Phnom Penh’e 75 km. yolumuz kaldı. Etraf yeşerdi, pirinç tarlaları çoğaldı. Saat 13.30’da Phnon Penh’e varıyoruz.Her zamanki gibi otel ayakçıları ve tuktukçular sarıyor etrafımızı. Hedefimiz, Asian isimli, merkezi yerde 10 $’lık fiyatı olan oteli bulmak. 1 $’a bir tuktuk kiralıyoruz. Tuktuk’çular, götürecekleri otel veya alışveriş yerlerinden komisyon aldıkları için, neredeyse bedava götürmeye razılar.Bu nedenle, onların götürdüğü yerler her zaman emsallerinden daha pahalı oluyor, çünkü bunlara ödenen komisyon bizlerden alınan parayla ödeniyor. Phnom Penh trafiğinde dört dönüyor ama, bu oteli bulamıyoruz. İster istemez tuktukçu’nun önerdiği Morakat Hotel’e sıkı bir pazarlıktan sonra 10 $’a anlaşarak yerleşiyoruz. Öğleden sonra yaptığımız ilk Phnom Penh keşfinde , yiyecek bir şeyler bulamıyoruz. Geniş bir bulvarın köşesinde” Department Store” isimli bir alış-veriş merkezinin giriş katındaki fast food marketten (hiç sevmediğim halde) tavuk nuget ile patates cips yiyoruz(16000 Riel). Sonra nehir kıyısına doğru yürüyoruz. Fransızlar’ın inşa ettiği binalar hemen göze çarpıyor. Bunların içerisinde ilginç mimarisi ve konumu ile Central Market isimli yapı ön plana çıkıyor. Dairesel kubbesi ve merkezden duvarları bağlayan ahtapot kollarını andıran binada, iç mekanda hiç taşıyıcı kolon bulunmadığını fark ediyorum. Dev kubbenin yükü, dairesel kolonlara paylaştırılmış.Mimar Sinan’ı hatırlatıyor bu statik dağılım. Bu ilginç bina, bugün, yiyecek, konfeksiyon, hediyelik eşya satışının ötesinde tam bir mezbelelik , neredeyse, bir çöplük halinde.Hiçbir bakım ve restorasyon yapılmayışını, Kmer’lerin Fransızlar’a olan nefretine bağlıyorum. Tonla Sap nehrinin hemen karşısında bir kafeye oturduk.Elimdeki notlardan, bu şehirde gezilecek yerlerin planını yaptım. Saat 17.00’ye geliyor. Işıkların yumuşamaya başladığı bu saatlerde, tekne ile nehir gezisi yapmaya karar veriyoruz.

Kıyıya bağlanmış teknelere yaklaşıp, içlerinden birisinin sahibi ile 7$/saat’e anlaşıp, nehire açılıyoruz. 45-50 kişilik teknenin güvertesindeki şezlonglara yerleşip, Kamboçya Kraliyet Sarayı(Royal Palace)’ın önünden geçerek, Tonla Sap ve Mekong nehirleri’nin birleştiği noktaya ilerlerken, Siem Reap şehrinin , Tonla Sap gölünün kıyılarındaki Chong Kneas yerleşimindeki yüzer kulübeler tüm benzerliği ve sefaletiyle tekrar karşımıza çıkıyor. Ancak, bu geziyi iki saat kadar sonra yapmanın daha isabetli olacağını anlıyorum, zira nehir yüzeyine düşen ışıklar o kadar sert ki, fotoğraf çekerken, gördüğüm ayrıntıları görüntüleyememenin sıkıntısını yaşıyorum. Royal Palace ve civarındaki binaların görüntüsü ile Mekong kenarlarına tutunmuş bu kulübeler arasında yürek sızlatan çelişkileri, hafızama kazımaya çalışıyorum. Zaman çabuk geçiyor, gezi bitiyor, sosis, meyve, pirinç vs. alıp otele dönüyoruz.Yemek sonrası, gece görüntüleri için nehir kenarına iniyoruz. Nehir kenarında, sarmaş dolaş birkaç sevgiliden başka kimseler yok.Bir de, yanaşıp uyuşturucu ve kadın pazarlamaya çalışan bitirimler var tabii. Bu geç saatlerde , ortalığın pek tekin olmayacağı kanaatıyla, gündüzün çılgın motosiklet ve insan kalabalığından eser kalmayan caddelerden 2000 Riel’e kiraladığımız tuktuk ile otele dönüyoruz

28.02.2006 (PHNOM PENH-KİLLİNG FİELDS-ROYAL PALACE)

Elimde, hazırladığım, gezilecek yerlerin listesi ile otelin önündeki caddeye iniyoruz kahvaltıdan sonra.Akşam konuşup mutabık kaldığımız tuktuk’çu bizi bekliyor. 12 $ karşılığı Phnom Penh’in belli başlı yerlerini gezeceğiz.Ancak, yaptığım hiçbir gezide bu tercihi tuktuk ya da taksiciye bırakmıyor, listeyi kendim oluşturuyorum.Böyle olunca, hem ; dolaylı olarak gezilecek yerler hakkında bilgi sahibi oluyor, hem de; gezide oluşacak istismarlar önlenmiş oluyor. İlk gideceğimiz yer, Phnom Penh’in 15 km. güney batısındaki, Choeung Ek (Killing Fields ) yani ölüm tarlaları. Yol yapım çalışmaları nedeniyle toz içinde kaldık. Tuktukların keyifli ve ekonomik bir ulaşım aracı olmasının yanında, her tarafı açık olduğu için, sıcak, soğuk ve toz, hatta bazen gasp amaçlı saldırılara açık olmak gibi olumsuzlukları da var.

Choeung Ek, 1975-1979 yılları arasında, Pol Pot isimli, Mao Tse Tung ‘dan etkilenmiş, Fransa’da eğitim görmüş bir lider’in yönlendirdiği milisler tarafından öldürülen Kmerler’den 8000’inin kafataslarının bulunduğu Memorial Stupa’nın bulunduğu bölge. Cam panellerin arkasındaki kafatasları, kafaları kesilmiş cesetlerin bulunduğu toplu mezarlar, öldürülenlerin çığlıklarının kaydedildiği mikrofonların asıldığı ağaçlar, Pol Pot’un paranoyak karakterini yansıtıyor. İnsanın insana zulmünün, bu kez çok uzak bir coğrafyada Kamboçya’da karşıma çıkması, buruk düşüncelere sürükledi beni.

Dönüşte, Tool Tom Pong pazarına uğruyoruz.Tamamı kadın satıcılardan oluşan, et, meyve, balık gibi malzemelerin satıldığı Pazar, fotoğraf açısından hayli zengin. Ben de, hakkını vermeye çalışıyorum.

Saat 11.15’de Tuol Sleng Museum’daydık. Pol Pot’un jenosit hareketinde, hapishane ve işkence merkezi olarak kullanılan ve Kmer Rouge(Kızıl Kmerler) vahşetini, o günlere tanıklık etmiş eşyalar ve fotoğraflarla anlatan üç bloktan meydana gelmiş bina, gerçekten tüyler ürpertici şeyler anlatıyor. Daha önce okul olarak kullanılan binanın dershane ve koridorları ahşap paravanlarla bölünerek 2 m2’lik hücreler haline getirilmiş. Kucağında çırılçıplak bebekleri, önlerinde mahkum yaftaları ile gencecik anneler, çocuk yaşlarındaki mahkumlar, fotoğraflarındaki yüz ifadeleri ile , şaşkınlık, korku ve bitkinlik haykırıyor izleyenlere. Pol Pot dönemi, onu besleyen şer devletlerin ipliği pazara çıkarılamadan kapandı. Pol Pot 1998 yılında Tayland’da öldü ve pis yatağında yakılarak, pis ilişki ve ideolojisini de yanında götürdü.

Öğleden sonra “ İndependence monument” bağımsızlık heykeli önündeyiz. Güzel düzenlenmiş bir parkın tam ortasında, Angkor watt kulelerine benzetilerek inşa edilmiş, göz alıcı bir anıt.

Watt Phnom; tepedeki tapınak demek, gerçekten uzun merdivenlerle çıkılıyor, etrafa hakim bir tepe üzerinde bulunuyor. Buddha’nın anısına yapılan watt, yıllar içinde yıkılınca yeniden inşa edilmiş. İçeri girip, bir köşeye oturup, çevreyi inceliyorum. Hemen önümde, genç bir kadın, bitip tükenmez bir dua ve adak seremonileri içinde yitip gitmiş. Şişe suları, çiçeklerden kolyeler ve koca bir tabak içerisinde lotüs çiçekleri sunuyor Buddha’ya. Tapınak görevlisi bunları alıp, devasa Buddha heykelinin en yüksek yerlerine diziyor. Güzel bir kadın önümdeki.Herhalde günahı fazla, bu nedenle fazla adaklar sunuyor diye gülümsüyorum muzipçe. Yanımda gözlüklü yaşlı bir adam, gazete okuyor.Hemen yanında bir kabın içine dizilmiş dua kartları ile bahşiş kutusu var. Bir ara gözüm takılıyor, adam, yanındaki bahşiş kutusundan aldığı kağıt paraları, elindeki gazetenin arasına sıkıştırıyor.Öksürme bahanesi ile dışarı çıkıyor, az sonra içeri girip oturuyor ve gazetesini açıp okumaya devam ediyor.Tabii ki;az önce gazetenin içindeki paralar mekan değiştirmiş oluyor( ! ).Ben , Buddha’nın gözleri önünde cereyan eden bu hırsızlık hakkında büyük üstadın neler düşündüğünü merak ediyorum. Güzel kadının duaları bitmiş, yüzünde aydınlık bir gülümseme ve huşu ifadeleri ile Watt Phnom’dan çıkıyor.Tayland’tan 2 günlüğüne gezmek için Kamboçya’ya gelmiş. 1 $ vererek (bu coğrafyada tapınakların bazılarına giriş için bilet kesiliyor.Bangkok’ta da aynı uygulama vardı.) girdiğimiz tapınaktan çıkıyor ve merdivenlerden inerek , parkta dolaşan maymunların arasından geçip karşıdaki restoranlardan birinin bahçesinde bol acılı biftek yiyerek kendimize geliyoruz.

Tuktuk’çu daha sonra bizi Apsara Art Scholl’a götürüyor.Ancak, içeride hızlı inşaat faaliyeti var, bu nedenle de kapı kocaman bir zincirle kapatılmış.

Daracık bir yolun başında indiriyor tuktuk’çu, toz ve trafik keşmekeşi içerisinde buluyoruz kendimizi. Kamboçya’da beni en çok korkutan şey, bir tuktuk veya motosikletin çarpması veya ayaklarımın üzerinden geçmesi. Zira, çılgınca hareket ediyorlar. Dün akşam, üzerime hızla gelen bir motosikletten kendimi yana atarak kurtulmuştum.Sürücü genç ise , kayarak motosikleti devirmiş ve yere yuvarlanmıştı. Bütün caddeler karınca gibi motosiklet dolu. Toz içerisinde ilerleyerek, sağa sapınca, bir guest house’in koridorunun sonunda, Boeng Kak Lake’in üzerinde kurulmuş bir iskele-kafe üzerinde bulduk kendimizi.Küçük , güzel bir gölün kıyısındayız.Karşı kıyılarda kazıklı kulübelerin çatıları silüetler halinde uzanıyor. Sağımızda kazıklı kulübeler, eğreti, gönyesiz duruşları, serilmiş çamaşırları ve bütün detayları ile gözümüzün önünde uzanıyor.Küçücük yerel bir kayık üzerinde iki küçük çocuk, kazıklı kulübelerin etrafında suyun içinde bir şeyler ararcasına dolaşıyor.Bir “Angkorbeer” ile çevremdeki güzelliklerin hakkını vermek istiyorum(1.5 $). Fotoğraf faslından sonra, dün tekne ile Mekong nehrinde gezerken , uzaktan gördüğüm Royal Palace ve Silver Pagoda’yı, daha yakından görmek , içeri girmek için tekrar tuktuk’umuza doğru ilerliyoruz.

Kamboçya Milli Müzesinin önünde iniyorum.3 $ giriş ücretini ödeyip, 6.yy’dan 13. yy’a kadar, Kmer sanat eserlerinin sergilendiği 5000’den fazla eseri barındıran müze’de Nada, Garuda, Devada(*) ve Buddha heykellerini seyredip çıkıyorum. Hava çok sıcak, müzenin köşesinden bir kokonat alıp suyunu vantuzlamaya başlıyorum.

Royal Palace giriş ücreti de 3 $.Sessiz, bakımlı bir bahçe içerisinde, etrafındaki kalabalıktan, bir hayli yoğun ilgi gördüğü belli olan yapıya yöneliyorum.İçeride kraliyet ailesine ait sigara kutuları, yelpazeler v.s’yi geçip kristal Buddha ve 2 m. boyunda altın Buddha heykeli dikkatimi çekiyor. Zeminde, her biri 1 kg. ağırlığında 5281 adet gümüş plaka döşeli.Silver Pagoda ismini buradan alıyor. Royal Palace, 1866’da yaptırılmış.Günümüzde bir kısmı ziyarete açılmış, diğer kısmı kraliyet ailesinin ikametgahı olarak kullanılıyor. Çıkışta, Royal Palace önündeki caddenin trafiğe kapandığını , bir sürü polis’in telaşta koşturduğunu fark ediyorum.Az sonra 10-15 eskort motosiklet eşliğinde, iri iki makam arabası önümden geçerek , kraliyet ikametgahının kapısından içeri dalıyor. Kraliyet, Endonezya Devlet Başkanını misafir ediyormuş. Ülkemizde krallık rejimi olmadığı halde bu serenomilere alışık olduğumuzu hatırlıyorum.

Akşam üzeri gezi notlarımı yazarken, aniden çıkan rüzgar, odamın açık camlarından içeri dolarak perdeleri havalandırdı, ardından korkunç bir yağmur başladı. Saat 21.00’e doğru yağmur kesildi ve dışarı çıktık. Sokaklar su içinde , karşıdan karşıya geçemiyoruz.Çelimsiz, çıplak ayaklı bir takım adamlar, karşıya geçmek isteyenleri, para karşılığında suyun üzerinden, karşıya taşıyor.Bir bisiklet-tuktuk’a binerek nehir kenarına gitmeye karar verdik.Adam kanter içinde kaldı, yol bir türlü bitmiyor.Belli ki, istediğimiz yöne gitmiyoruz.İngilizce de bilmiyor. Macera olsun diye adamcağızı kendi haline bıraktık.Sonunda, bizi yine nehir kenarında , ama hayli uzak kalan Royal Palace önlerine getirdi.Yağmur yolları yürünmez hale getirmişti, ama ortalık da serinlemişti.Günlerdir özlediğimiz serin havanın tesiriyle, nehir kenarından yürüyerek Central Market önlerine geldik. Tüm sakınmalarımıza rağmen, rögarlardan taşan lağım sularının içinde yürümek zorunda kalmıştık. Phnom Penh tam bir Asya şehri.Az önce yere attıkları bir hasır üzerinde, çocukları ile açıkta yatan bir ailenin üzerine basacaktık karanlıkta.Kadın gayet sakin, ”hello” diye seslendi üstelik.3-5 kişilik gruplar halinde baliciler dolaşıyorlar.Tuktuk’çular, mesaileri bitince, gruplar halinde park ederek, araçlarının içinde sabahlıyorlar.Büyük mağazalar vitrinlerini, tamamen panjurlarla kapatıyorlar, hepsinin önünde özel güvenlik görevlileri var. Kamboçya sadece kalkınmada değil, kadın ticaretinde de Tayland’ı kendine rehber edinmiş.

01.03.2006 (PHNOM PENH-SİHONOUKVİLLE)

Dün akşam.otele döndüğümüzde, bugün 08.30 otobüsü için bilet almıştık, Kamboçya’nın Riviyera’sı denen Sihanoukville için.(4$)Otobüs terminalinin bulunduğu yerde sabah karambolünde bunalmamak için 1$’ da otelden transport bedeli ödemiştik.Saati 07.00’ye kurmuş olmama rağmen erken uyandım. Birer hazır çorba ile kahvaltı yapıp, 08.00’de çıkıyoruz.Tuktuk iki dakikada Central Market’in yanındaki otobüs terminaline ( meydanın bir köşesine yan yana dizilmiş otobüslere) getiriyor.Sihonoukville otobüsünü görüp biniyoruz. 4 Kmer’in haricinde yolcuların tümü yabancı.Dünya küçük, Kamboçya daha da küçük.Şöförümüz, iki gün önce bizi Siem Reap’tan Phnom Penh’e getiren otobüsü kullanıyordu.Buralarda adet olduğu üzere durmadan korna çalması ve tehlikeli sollamaları ile yüreğimizi ağzımıza getirmişti.Kamboçya şu ana kadar yaptığım geziler içinde ;dilenciler tarafından en fazla taciz edildiğim ülke.Israrları bıktırıyor.Bir Budist rahip, otobüs bekleyen yolcuların önünde duruyor, onlar da ayağa kalkıyorlar.Rahip dualar okuyor, paraları toplayıp gidiyor. Korkunç bir keşmekeş seyrediyorum otobüsün camından.08.35’de hareket ediyoruz.Fransızlar tarafından farklı bir mimari ile inşa edilen Central Market’e neden bir kültür-sanat merkezi olarak değil de, bit pazarı gibi bir işlev yüklenilmiş olmasının nedenini anlamaya çalışıyorum.Akaryakıt fiyatları, 1 $’ın altında. Sabıkalı şöförümüz, şehir kalabalığı bitip, şehirler arası yollar başlayınca yine hatalı sollamalarla germeye başlıyor. Sihanoukville yolu gayet güzel asfaltlanmış ve tenha. Zaman zaman yol kenarlarındaki bakımsız köylerden geçsek de, bu coğrafyalarda alışageldiğimiz sefalet manzaralarına rastlamıyoruz. Saat 10.30’da Fil Dağlarında mola veriyoruz. İlk defa masa örtüleri gördüğüm bir restoran ile karşılaşmama rağmen, ihtiyatlı davranıp bir şey yemiyorum.Sihonoukville’e yaklaştıkça kokonat ağaçları artıyor.Onlar da olmasa sanki Anadolu topraklarında ilerliyoruz. Sihanoukville’e giriyor, otobüs terminaline yaklaşıyoruz. Her yerde olduğu gibi tuktuk ve ayakçıların saldırısına uğruyoruz. Aşağıda iki genç ellerinde benim ve Pina’nın isimleri yazılı kağıtlar tutup, otobüse bakıyorlar.Şaşırıyorum önce, sonra, PhnomPenh’de biletleri aldığımız resepsiyonist’in, buradaki arkadaşlarına haber verip, nasiplenmelerini istediğini anlıyorum. Sihanoukville’de yan yana birçok koy, her koyda da tesisler bulunduğunu okumuştum.Notlarımdan, ”Ochheutal Beach” sahilinin daha geniş olduğunu anlayıp, bizi karşılayan gençlere oraya götürmelerini istiyor, 5000 Riel vererek motosikletin arkasına Pina ile yerleşip GST Guesthouse önünde iniyoruz. Yabancıların rağbet ettiği bu tesisteki bungalovlardan iki tane tutarak yerleşiyoruz.(6 $). Her nekadar sıcak suyu, otel konforu yoksa da, serin verandası, rahat yataklarını beğeniyoruz.Kamboçya’nın Angkor isimli çok güzel birası var.Tayland’da tanışmıştım onunla.Yukarı restorana çıkıp yemekten önce Angkor bira istiyorum. Ochheutel plajı incecik kumları ile güzel, yabancılar sezlonglara serilmiş, içtikleri biraların tesiri ile gevşemiş bedenlerini güneşe bırakıp, uyukluyorlar. Ben de, güneşe teslim oluyorum , ama her dakika başucumda biten satıcı ve dilencilere direniyorum. Japon bir kız, restorana ait el ilanları dağıtıyor. Türk olduğumuzu öğrenince kocasının da, Türk olduğunu söylüyor. Gün batımı saatlerinde Sihanoukville’in güneyinde Victory plajına gidiyoruz. Sırasıyla Victory, İndependent, Sokha , kaldığımız tesisin karşısındaki Ochheutel ve Otres plajları var. 1.5-2 km. lik uzunlukları ile birbirinin devamı olan bu plajlar 1990’lardan sonra popüler olmaya başlamış.Dönüşte sahibi Türk olan Hapa restorana giriyoruz.İrfan, Türk baba, Alman annenin çocuğu , İki yıldır Japon karısı ile burayı işletiyormuş. Hayli hareketli bir restoran. Gündüz kapalı akşamüzeri açıyor, 4 saat sonra da kapatıyor.İrfan’dan çok Japon karısının gayretiyle yürüdüğünü hissettim restoranın. Temiz ellerden çıktığına inandığım için, bu akşam yemeğini daha bir huzurla yedim. Yemek sonrası, İrfan , Sihanoukville’de yaşayan iki Türk’ü de çağırmış.Geldiler.İkisi de, burada emekliliklerinden sonra ikinci bir hayata başlamışlar neredeyse.İsveç’te uzun yıllar çalıştıktan sonra, buraya yerleşip 27 yaşında güzel bir Kmer kızla beraber yaşayan Nahit hayatından çok memnun. Anlattığına göre, buralar için lüks sayılacak bir ev için 90$, çocuk bakıcıları için 13 $, elektrik gideri olarak da 60 $ ödüyormuş.Emekli maaşı ile gayet rahat geçindiğini söylüyor, motosikletinin arkasında Sihanoukville cafelerini gezdirirken. Bir ara öyle bir yağmur bastırdı ki, motosiklette ıslanmamak için bir benzin istasyonunun kanopisinin altına sığındık.Yine de, kaldığımız GST guesthouse’e döndüğümüzde epey ıslanmıştık.

Kamboçya, yakın tarihinde krallarının, prenslerinin ihanetine, Amerika’nın , arkasından Kızıl Kmerler’in soykırımına uğramış.Neredeyse nüfusunun yarıya yakını bu fırtınalı dönemde yok olmuş.Hele, erkek sayısının düşüklüğü bariz olarak göze çarpıyor. Amerika, Japonya’ya attığından daha fazla bomba atmış, her yer mayın tarlası.Öyle ki;ana arterlerin haricinde gezilmemesi için sık sık ikaz levhaları konulmuş. Sahilde, sokaklarda tek veya iki ayağı kopmuş, koltuk değnekleri ile yürümeye çalışan ve dilenen pek çok çocukla karşılaşıyorum. Vietnam’ın insanca müdahalesi ile dağıtılan Kızıl Kmer’ler, Kamboçya’da bugün, kadın ticareti, uyuşturucu , en utancı çocuk seksi pazarlarının aktörleri durumunda. Sahillerdeki tesisler, arazi mafyası da bunların yönetiminde imiş.Devlet, kurumlaşmasını tamamlayamadığı için vergi toplayamıyor.Kısacası, barış çabaları, polisin silahsızlaşması yanında korkunç kayıtdışı ve ahlak dışılığı beraberinde getirmiş.

Otele döndüm, halkların, yöneticileri ve sömürgeciler tarafından , bitip tükenmeden uğradıkları zulümleri düşünmeye başladım. Myanmar’da, burada, Hindistan’da, Vietnam’da, neredeyse tüm Asya ülkelerinde. Tarihi kurcalamam uykumu kaçırdı.Sabaha karşı uyuyabildim.

02.03.2006 ( SİHANOUKVİLLE )

Sabah 07.00’de uyandım. Niyetim, sabah yemek dilenmeye çıkan Budist rahiplerin fotoğraflarını çekmekti. Uykusuzluk, kulağıma;”bu tatil beldesinde beklediğin seromonileri bulamazsın.” diye fısıldadı. İnanmak o an işime geldi.Biraz daha uyumuşum. Bir tuktuk’la kasabanın Pazar yerine gittik.(1 $).Kahvaltılık ve meyve alarak döndük. Kamboçya’da en beğendiğim francala ekmekler oldu.Bizim ekmeklerimize benziyor.Tayland’tan sonra, burada alışık olduğumuz ekmek özlemini yeterince giderdim.

Kahvaltıdan sonra, Phnom Penh için otobüs bileti aldık, kaldığımız tesisin resepsiyonundan.(Sihanoukville-Phnom Penh 3.5 $, Phnom Penh-Ho Chi Minh City 6 $.)Buradan Ho Chi Minh City’e direkt otobüs olmadığı için, hiç sevemediğim Phnom Penh’e tekrar dönmek, hatta bir gece kalmak zorundayız. 08.15’de Phnom Penh’e, ertesi sabah 07.30’da Ho Chi Minh City ( Saigon) ‘a hareket edeceğiz.

Bugün, Sihanoukville’in sahillerini tanıyacağım.Victory plajından başlayıp güneye doğru, kumsaldan yürüyoruz.Hawai plajına giriyoruz biraz sonra.Amerika’dan çok çekmiş bir halkın böyle kopya ve özenti kokan isim vermesini yadırgıyorum.Global kültür bütün hızıyla esiyor toparlanma sürecindeki ülkelerde. Oysa ne kadar güzel, sakin bir koy.Hemen yanında” Treasure Island Sea Food” isimli bir tesisin bulunduğu bir koy, ağaçlarla kaplı bir burnu yürüyerek Sokha plajına , derken Ouccheuteal Plajına geldik. Şezlonglara serilip, bir şişe Angkor beer ile yorgunluk atmaya çalışıyorum.Hava giderek bulutlandı, sonunda buralara özgü şiddetli bir yağmur başladı.Arkadaki çardaklara sığınarak, oyalandık. Sahilde, başlarının üzerinde tepsilerde iri karides satanların ısrarından kurtulabilmek için, haşlanmış karideslerin kabuklarını soyup, ayrıca yanlarındaki küçük mangallarda ızgara yapıyorlar. 12 karidese 3$ verdik, ama gerçekten lezzetliydiler.

Otelin verandasında çay demleyip içiyoruz Pina ile. Benim odamın yanında kalan Japon kızı da çaya davet ettik.Avustralya’da Japon’ca öğretmenliği yapıyormuş.Kestirmeden Mina dersiniz bana diyor.Sohbet ettikçe, ürkekliğini atıyor.O da yarın Phnom Penh’e , sonra Vietnam’a geçecekmiş. Geç olmadan biletini al diyorum, alıyor. Akşamüzeri ışıklar yumuşayınca, Sihanoukville’nin ana arteri üzerinde bulunan”Golden Lion” olarak isimlendirilen aslan heykellerinin önünden, Sokha plajına doğru yürüyorum.Yağmurdan sonra, sıcak ve rutubet daha da arttı sanki, her adımda ter içinde kalıyorum.Sokha Beach diğerlerine göre, daha hızlı gelişecek sanırım.Büyük araziler, ciddi beton duvarlarla çevrilmiş, tesis hazırlıkları sezilebiliyor. Hava kararıyor, otele dönüp, gezi notlarımı yazıyorum.Bir ara dışarıdan sesler geliyor.İki genç beraberlerinde getirdikleri ufak tefek bir Vietnam’lı kızı pazarlamaya çalışıyorlar.Karşı taraf istenen 10 $’ı çok buluyor.İndirim istiyor.Konuşulanlardan anladığım kadarıyla anlaşamıyorlar, kızla beraber çekip gidiyorlar. Sesler kesiliyor.Dün, İrfan’ın restoranında sohbet ettiğimiz ikinci Türk(o da bir Kmerli kızla beraber yaşıyormuş), gençler arasında AIDS oranının % 35 boyutlarında olduğunu söylemişti.Fuhuş ve uyuşturucu öyle yaygın ki;taksi şöförleri önce nereye gideceğimi, hemen arkasından da, kadın ve uyuşturucu isteyip istemediğimi soruyorlar bana. Korkarım, Türkiye gibi Kamboçya da stratejik konumu nedeniyle hiç rahat edemeyecek bir ülke.

03.03.2006 (SHANOUKVİLLE-PHNOM PENH)

Son gecemi deliksiz bir uyku ile geçirdim.Yağmurdan sonra odamdaki sivrisinekler daha da arttı anlaşılan.Allah’tan Bali’de Taman Ayu’dan aldığım sinek kovucu spiralleri kullandım, onlar da kuytu yerlere çekilip, tefekkürlere daldılar anlaşılan. 06.30’da uyanıp, çay ve kahvaltı masamızı hazırladık.Sihanoukville anılarımda, bu verandadaki çay keyifleriyle yaşayacak. Otele iki gecelik konaklama bedeli olan 12 $’ı ödüyoruz. Moto taksi ile otobüs garajına geliyoruz.(5000 Riel, 1$= 4000 Riel). Saat 08.20’de hareket eden otobüs, üç saatte Phnom Penh’e ulaştırdı bizi.Şehrin insanı sersem eden kaosunda indik.Bizimle beraber Saigon’a gelecek olan Mina, daha önce, kenarında oturup bira içtiğimiz, Boeng Kak Lake kıyısında “Lake Side” isimli guest-house’da kaldığını, memnun olduğunu söyleyince, oraya yöneldik. 4’er dolardan üç ayrı oda tutarak eşyaları bırakıp, yakınlardaki “Flying Elephant” isimli restoranda , pirinç, tavuk ve sebzeden oluşan yemeğimizi yedik.1.5 $.Monivong caddesi boyunca, ”central Market”’e doğru yürüyüp, Mina’ya pazar yerini gösterdik. Kızcağız, yığınla parçalanmış et ve balıkları , sıcaktan dayanılmaz hal alan, ağır kokular içerisinde şaşkınlıkla seyretti. Yerel meyvelerden, dragon fruits ve rambutan(*) alıp yedik. Sahilden güneye doğru yürüyerek Royal Palace’ın önünden geçip, FCCC (Foreign Correspendents Clup of Cambodia)’ya geldik. Burası, Kamboçya’nın gerek savaş, gerekse iç savaş yıllarında yabancı gazete ve gözlemcilerin barındığı mekan.Şimdi, duvarlarında o günlerin anılarını canlı tutan fotoğrafları ve temiz servisi ile cafe olarak kullanılıyor ve yabancılar rağbet ediyor. Birer limonata içerek, ferahladık (1 $). Akşam üzeri günbatımında “Relaxing Atmosphere”’in göl kenarındaki iskelesinden Boeng Kak gölünü seyretmek üzere kalktık. her şeyin bulunabildiği “Thai Süper Market”’ten akşam yemeği ve kahvaltı için yumurta, sosis, su, tereyağ, peynir vs. alıp, göl kenarında , batmak üzere olan güneşe karşı mevzilendik.Gölün yüzeyi kıpkırmızı, karşıdaki kazıklı kulübelerin saç tavanları güneş ışığında tutuşmuş yanıyor hissini veriyor. Ahmet Haşim’in dizeleri gelip dolaşıyor dilimde;

“ akşam , yine akşam, yine akşam

bir sırma kemerdir suya baksam

akşam , yine akşam, yine akşam

göllerde bu dem bir kamış olsam “

Mina, kendi kendime mırıldandığımı görünce, neler söylediğimi merak ediyor.Dilimin döndüğünce tercüme ederek, Sembolizm’i Japon kültürüne tanıtmaya çalışıyorum !

Hava kararıyor, benim odayı restoran ve mutfak tayin edip, güzel bir sosisli

pilav yapıyor ve hep birlikte açlıkla saldırıyoruz tencereye. Yemek sonrası, an be an bastıran yorgunluk ve uykuya direnerek, bu günkü gezi notlarımı kaydediyorum.

04.03.2006 ( PHNOM PENH- HO CHİ MİNH CİTY )

Sabah, kahvaltı ve sırt çantalarının tıkıştırılma faslından sonra, otobüs durağına geliyoruz. Phnom Penh’in motosiklet çılgınlığını ve keşmekeşini son kez seyrederek, saat 07.30’da hareket ediyoruz.Yolda, tepeleme insan doldurulmuş araçlar, motosiklet arkasına takılan ve 30 kişi birden taşıyan römorkları , çılgınca sollamaları izleyerek, bir saat sonra tam ortasından Mekong nehrinin aktığı Neak Loeung kasabasını, bindiğimiz feribotla geçiyoruz. Feribot sırasında, öylesine dilenci ve satıcı hücumuna uğruyoruz ki; neden sonra aşağı inip, fotoğraf çekme cesareti bulabiliyorum. Neak Loeung’dan sonra yol düzeldi, binalar güzelleşti.Kampong Trabek, sonra Svay Rieng şehrinden geçiyoruz. Üniversite binasının mimarisi ve civarının temizliği dikkatimi çekiyor. Saat 11.30’da Vietnam sınırında Moc Bai’ye geliyoruz.

Tüm kalbimle, yaşadığı bunca travmalardan sonra, Kamboçya’nın globalleşme uğruna daha fazla ahlak ve kültür erozyonuna uğramamasını temenni ederken, belleğim Chong Kneas’ı, Angkor’u, Phnom Bakheng’deki aydınlık yüzlü Budist rahibi, namluları düğümlenmiş silah afişlerini gözümün önüne getiriyor.


(*) Meraklısı için notlar;


Kamboçya: yüzölçümü 181.000km2, nüfus 14 milyon, % 90 Kmer, %5 Vietnamlı, %5 diğer etnik gruplar.

Baht:Tayland para birimi. 1 $= 40 b. Tayland’da Baht haricinde para kullanamazsınız.Yoğun bulunan change” bürolarından mutlaka Baht almanız gerekir.

Tuk-tuk;Asyada yoğun olarak kullanılan üç tekerlekli motor veya insan gücüyle hareket eden nakil aracı. Myanmar, Hindistan ve Nepal’de rikşa da denir.

Chong Kneas: Kuru mevsimde 250 km2, yağışlı mevsimde 2000 km2’lik bir alanı kaplayan Tonla Sap gölü’nün Siem Reap sınırları içerisinde kalan kısmında, yaşamlarını yüzer ev ve teknelerde sürdüren genellikle Vietnam’lıların barındığı balıkçı köyü.

Riel:Kamboçya para birimi. 1 $= 4000 Riel. Dolar heryerde kullanılıyor.

Angkor Watt: Dünyanın en büyük tapınağı.9.Y.Y’da Khmer’lerin Hinduizmi benimsediği dönemde inşa edilmiş.Mısır piramitlerinden fazla taş kullanılmış.

Bayon tapınağı:Yaklaşık 800 yıl önce inşa edilmiş. Blok taşlara işlenmiş 200 civarında gülümseyen insan figürü her yerde sizi izliyor.

Naga, garuda, devada: Hinduizm ve Budizm inancında efsanevi yılan, kuş gibi kutsal hayvan figürleri.

Dragon fruit ve rambutan:İlki, kalın kırmızıdan yeşile değişen renkte çıkıntılı kabuğu olup, enine kesilince, beyaz tatlı meyvesi ve küçük noktalar şeklinde çekirdekleri olan tropikal meyve.İkincisi, çileğin daha uzun tüylü görünüşünde, sert içinden inci gibi beyaz çekirdek çıkan, hazırlaması zor, yemesi keyifli tropikal meyve.

ÖNEREBİLECEĞİM TESİSLER;

Angkor Davy Hotel; Group no.5 Road No.6 Slorkram Commune, Siem Reap 10$

Morakat Hotel;No.33, St.107, Sangkat Monorom, Khan 7 Makara, Phnom Penh 10$

G.S.T House Bungalow , Restourant; Ochheuteal Beach, Sihanouk Ville 6$

Lake Side Guest House; Street 93, Phnom Penh 4$

 
Toplam blog
: 80
: 6572
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..