- Kategori
- Eğitim
Kan damlalarıyla kodlama
(Kan Damlalarıyla Kodlama, yerine “Kara Üzüm Habbesi, Ceviz İçi ve Supraidin” da başlık olabilirdi bu yazıya.)
Elimde çanta, Emniyet Müdürlüğüne doğru hızla yürüyorum. Acelem mi var, yoksa heyecanım mı, bilmiyorum. (Acelem olsa ne olur ki? Gideceğim yere üç dakika önce varırım. O kadar.) Emniyet Müdürlüğüne kendi işim için koşuyorum bu kez. Müfettişler hep başkalarının işi için koşmazlar ya. Peki bir kişi emniyete niçin gider? İfade vermek için, dersiniz herhalde.
At, avrat, silah, Türklerde sahip olunması gereken üç önemli kavram. Ben üçüncüsüne sahip olmak için koşarcasına yürüyorum emniyete. Heyecanım işte bundan. (İlk ikisine sahip olmayı bilinmeyen bir zamana ertelemiştim nasıl olsa.) Bu duygular içinde, Endüstri Meslek Lisesi önüne yaklaşınca, otobüs durağının oturaklarında oturmakta olan bir genç dikkatimi çekiyor ve ben de otobüs beklemeye başlıyorum. Genç, on altı, on yedi yaşlarında, gri pantolonlu, lacivert ceketli, açık mavi gömlekli, siyah kravatlı ve saçları jöleli. Kitabı sol dizinin üzerinde duruyor, defteri sağ dizinin. Gözlerini defterinin üzerine dikmiş, ders çalışıyor. Ne çalışkan bir öğrenci, durakta otobüs beklerken bile ders çalışıyor, zamanı hiç boşa geçirmiyor, diye düşünmem, bu genç hangi derse çalışıyor, diye bakana kadar sürüyor. Bir iki saniye önce, bu genç ne yapıyor diye düşünürken, birden bütün düşündüklerim alt üst oluyor. Üzerinde okul forması bulunan bu genç, durakta otobüs beklerken ne yapabilir, diye bir taraftan düşünüyor, diğer taraftan ağır ağır yürüyorum. Bu genç, benim sandığım gibi, durakta otobüs beklemiyor. Sevgilisini de beklemiyor. Başka bir arkadaşını da. Gelip geçenlere not da vermiyor. Peki, ne mi yapıyor? Okul kapısının karşısında bulunan durakta, ders zili çalana kadar geçen zamanı değerlendiriyor ders çalışarak. Ankara’da otobüste, dolmuşta, trende ders çalışana çok rastlamıştım da, böylesine hiç rastlamamıştım. Ankara’da Üniversiteli gençler çoğunlukta olduğu için, özellikle sınav dönemlerinde, her ortamda ders çalışan birilerine rastlamak sıradan bir olaydı.
Bu gözlem ve düşünceleri, kimliğimle beraber emniyetin kapısında bırakarak içeri giriyorum. Odadan odaya girip çıkıyorum, belge alıp, belge veriyorum. Buna benzer işlemleri birkaç kez yineliyorum. Ve bir gün bir belge veriyorlar elime. Mevsim kış, havalar yağışlı. Treni tercih ediyorum Ankara’ya gitmek için. Hareket saatine yakın, yerlerine geçiyor yolcular. Ben de bir nolu vagona binip koltuğuma oturuyorum. Sol tarafta ve tek sıralı koltuklardayım. Orta bir yerdeyim. (Tren hareket edince nostaljik duygular yaşamaya başlıyorum. İstasyonda indiğim zaman acaba Safinaz’la karşılaşabilir miyim diye.)
Çok kısa bir süre sonra, sağ taraftaki benim hizamın bir önündeki koltuklarda oturan iki bayan dikkatimi çekiyor. Daha doğrusu biri. Bu bayanların benden yana olanı 40-45, camdan yana olanı 18-20 yaşlarında. Yolculukta ne yapılır? Yanında oturan biri ile konuşulur, gözler bir noktaya dikilerek tespih çekilir, derin derin düşünülür, uyunur, gündüz ise çevre seyredilir, kitap-gazete okunur. (Ben sonuncusunu yapıyorum bu kez.) Bu yolculuğumdan hem memnunum, hem değilim. Memnunum çünkü, birini rahatsız etmeden istediğim gibi yatabilir, tespih çekebilir, hayal edebilir, kitap okuyabilirim. Üstelik, kimse beni konuşmak için rahatsız edemez. Memnun değilim, çünkü 12-13 saat sürecek yolculuk sırasında biriyle sohbet etmek istesem de, -tek koltukta oturduğum için- böyle bir imkanım yok.
Tren belli bir hıza ulaşıp da ortalık kararınca, uzun zamandır okumak isteyip de okuyamadığım kitabı çıkarıyorum ve başlıyorum okumaya. Tam bu sırada sözünü ettiğim genç bayan da kitabını defterini çıkarıp başlıyor ders çalışmaya. Bir taraftan, yolculuk sırasında genç bayanlar ne yaparlar diye, düşünürken, diğer taraftan şimdiye kadar gördüğüm durumları gözlerimin önüne getirmeye çalışıyorum: Kimileri sevgilileri ile el ele tutuşup tatlı tatlı sohbet ediyordu, kimileri sevgililerinin omuzlarında-göğüslerinde uyuyordu, kimileri volkmen dinliyordu, kimileri de uyuyordu. Kitap gazete okuyanlar da vardı ama, azınlıktaydılar. Ders çalışana ise, bu tip yolculuklarda hiç rastlamadım. İyi de peki bu genç bayan ne dersi çalışıyor? Merakım gittikçe artıyor. Acaba nasıl etsem de, ne dersi çalıştığını öğrensem diye düşünürken, arada gidip gelen yolcuları görünce, ben de diğer vagona kadar gidiyor ve çift sıralı taraftan gelerek, dikkatlice genç bayanın kitaplarına göz atıyorum ve yerime oturuyorum. Böylece merakımı gidermiş oluyorum. Bu olay üzerine biraz düşünüyor, biraz kitap okuyor, biraz gözlerimi dinlendiriyor, yer yer de kestiriyorum. 02.00’ye kadar bu davranışları aralıklı olarak sürdürüyorum ve bu saatten sonra artık uykuya dalıyorum. Uyandığımda saat 07.00 sıralarıydı ve O, yine ders çalışıyordu.
Ankara’ya vardığımızda ilk iş olarak, istasyondan dönüş biletimi alıyorum. Yine aynı vagon ve aynı (39) nolu koltuk denk geliyor. İşimi bitirdikten sonra, tekrar istasyona gelerek trene biniyorum. Yolcular da gelmeye ve koltuklarına oturmaya başlıyor. Sözünü ettiğim iki bayan da gelip, gelirken oturdukları koltuklara oturuyorlar. Yine genç bayan, çantasından kitaplarını, defterini, kalemini ve silgisini çıkarıp ders çalışmaya başlıyor. Artık ne dersi çalıştığını merak etmiyorum. Ben de aynı şekilde kitabımı, kaldığım yerden okumaya başlıyorum. Adana-Ankara, Ankara-Adana arasında gözümü ne zaman kaldırdıysam, genç bayanı ders çalışırken görüyorum. Peki bu bayan gece boyunca ne zaman uyudu? Hiç uyumamış olamayacağına göre, herhalde sadece benim uyuduğum zamanlar uyudu ve uyandı. En iyimser tahminim bu. Ya da çok az uyudu. Orta yaşlı bayanın ders çalışmak gibi bir kaygısı olmadığı için, istediği zaman uyuyor, istediği zaman uyanıyor. Ama, yanındaki genç bayanı hiç meşgul etmiyor. Yolculuk bitince, ikimiz de kitaplarımızı toplayıp trenden iniyoruz ve farklı yollardan farklı yerlere yürüyoruz.
Bu yaz yıllık iznimi ve daha birçok günümü Tıp Fakültesi Hastanesinin içinde ve önünde, hasta bekleyerek geçiriyorum. Oturakların, hemen hepsinde oturuyorum. Bizim gibi bekleyen hasta sahiplerinin çoğuyla tanışıp konuşuyoruz. (Sorunlar aynı olunca, iletişim kurmak çok kolay oluyor da.) Her duyuru (anos) yapıldığında, dikkat kesiliyoruz. Çünkü, her duyuru, ya bir “ölüm”, ya da “kan gerekli”, demektir. Bu arada trajik sahneler de yaşıyoruz. 25-30 yaşlarında bir genç, “Annem öldü” diyerek kendini yerden yere atıyor. Kapkara pantolonu, bembeyaz oluyor tozdan. Gözlerimi bu sahneden kaçırırken, yanında oturduğum kolondaki bir yazı dikkatimi çekiyor. Bu bir denklem. Kurşun kalemle çözülmüş. Çözeni de yanında. Elinde başka malzemeler de var. Örneğin, kitapçık gibi. Ne yapıyorsunuz, diye sormaya ne gerek var. Ne yaptığı belli. Bir taraftan hastasını bekliyor, diğer taraftan dersine çalışıyor.
Hastane önünde bekleyenler insanlar ya “doktorlar”dan ya da “ziyaret yerleri”nden konuşurlar. Çünkü doktorlardan çare bulmayanlar ziyaretlere, ziyaretlerden çare bulamayanlar son bir çare olarak yine doktorlara başvururlar. Hastamızı beklerken dost olduğumuz arkadaşım, hastasının isteği üzerine gittiği bir ziyarette karşılaştığı olayı anlatarak, “17-18 yaşlarında bir genç kız, niçin ziyaret yerine gider, ziyaretçilerden nasıl bir dua ister?” diye soruyor. Doğrusu benim aklıma “hayırlı bir kısmet”ten başka bir şey gelmiyor. “Hayır, bu genç kız, -ziyarette bulunan ziyaretçilerin tümü tek tek ziyaret ederek- ziyaretçilerden, kendisi için de dua etmelerini istedi ama, hayırlı bir kısmet için değil”, diyor. Peki ne için, deyince, cevabı kendisi veriyor.
Müfettişler çok yer dolaşıp, çok kişiyle tanışdıkları için, hiç beklenmedik yer ve zamanda, eski bir tanıdıkları ile karşılaşabilirler. Ben de böyle bir durumla karşılaşıyorum ve müfettişlik yaptığım yıllarda tanıştığım bir İlçe Milli Eğitim Müdürü ile karşılaşıyorum. Hal hatır sorduktan sonra, “Çocuklar nasıl?” diyorum. “Çok üzgünüm hocam, geçenlerde babamı kaybettim”, diyor. “Ya çocuklar?”, deyince, “Oğlan ders çalışmaktan köye dedesinin cenazesine bile gidemedi, ninesinden özür diledi, bari bu kadar emeği boşa gitmese” diyor.
Müfettişlikten ayrılıp Üniversiteye geçince bu olayları “eğitim haberi” olarak sınıfa getiriyorum ve olayların muhatapları olan öğrencilerime soruyorum. “Bir öğrenci durakta ne yapar?”, deyince, bir iki tane espirili cevaptan sonra, “Test sorusu çözer” diyorlar. Nereden biliyorsunuz, dediğimde, “Çünkü biz de yaşadık” diyorlar. Bundan sonra, “Bir genç trende ne yapar, ziyarette ne yapar, hastanenin önünde ne yapar, dedesinin cenazesine niçin gidemez” gibi soruları sormama gerek kalmıyor. Diğer öğrencilerimle de bu olayları konuşuyoruz ve hemşire olan bir öğrencim, “İntihar vakaları arttı, bu gece birkaç tane intihara kalkan genç getirdiler hastaneye” diyor. “Ne oldu ki intihar vakaları artsın?” deyince, “Üniversite sınavı dün yapıldı ya” diyor. Kendilerini savunmak için böyle bir yol denemesinler, deyince, “Hayır içlerinde çok ciddileri var” diyor. 1981 yılında da böyle bir haber izlemiştim Televizyonda. Spiker, hastanede, yatağında yatan gence, “Niçin intihara kalktın?” diye soruyor. O da, “Yetiştirme Yurdunda kalıyordum. 18 yaşımı doldurmuştum. Üniversiteyi kazansaydım, yurttan çıkarmayacaklardı. Kazanamadım. Gidecek yerim de yoktu. Ben de bu yolu seçtim”, demişti.
Geçen yıl Üniversite giriş sınavında orta yaşlı bir bey, elinde 50x50 boyutlarında, bir kenarına 3 cm kalınlığında bir parça eklenerek eğik düzlem haline getirilmiş bir sunta ile yanıma gelerek, “Hocam, sıralarınıza baktım. Üzerleri çok kazınmış. Yazı yazmaya uygun değil. Oğlum bu salonda sınava girecek. Bu tahta ile sınava girmesi mümkün mü?” diyor. “Evet, girebilir”, demem velinin bu duyarlılığı karşısında etkilenmemi önleyemiyor.
Daha geçen gün, ÖSS’ndan birkaç gün önce, otobüste yakınımda oturan bir bayan, genç bir bayana, “Affedersiniz, deminki konuşmalarınıza kulak misafiri oldum. Bütçe dairesinde çalışıyorum. Benim de kızım sınava girecek. Biraz önce söylediklerinizi bana da tekrar eder misiniz?” diyor. Genç bayan, “Ben de Ziraat Fakültesinde Araştırma Görevlisiyim. Evinizde kara üzüm, ceviz içi ve supraidin bulundurun. Hatta bunları tabaklar içinde evininizin çeşitli yerlerine, özellikle televizyonun yanına koyun. Kızınız gördükçe alıp yesin, zihnini açar” diyor.
Benim karşılaştığım bölük pörçük bu olaylar, bugün bir toplumsal sorun halini almış olmalı ki, özel televizyonların birine haber konusu oluyor geçenlerde. Haber, Adana’daki bir ziyaretin Üniversite kazanmak için gençlerin akınına uğradığı şeklindeydi. Benzer bir olaya da, Eğitimbilim dergisinin Mart 2004 sayısında rastlayınca, yazmaya gerek görüyorum. Haberde, çocuğu içeride sınavda olan bir anne, okulun önünde Yasin Tebareke-Amme okuyor.
Bu yazıyı kaleme almayı düşündüğüm anların birinde, uzak akrabalarımdan birinin, sınav kazanamayan tek çocuklarını sınav kazandırabilmek için, “Çevre değiştirirsek belki kazanır” diyerek bir yıllığına başka bir vilayete göçtüğünü ve orada –çocuklarını- dersaneye gönderdiklerini, ama yine başarılı olamadığını duyuyorum.
Bu üniversite sınavından sonra, hemen memlekete gidip, yeğenlerime sınavlarının nasıl geçtiğini soruyorum. Yeğenlerin birisi, girdiği sınıfta, daha sınavın ilk dakikalarında bir genç kızın, “Ben bu soruları nasıl çözerim, ben bu sınavı nasıl kazanırım” diyerek, alnından boynuna kadar yüzünü tırmaladığını, yüzünde tren yolu gibi kanallar oluştuğunu, soru kitabı ile cevap kağıdının kana boyandığını ve görevlilerin öğrenciyi alıp koridora çıkardığını, öğrencinin sınava bir daha dönemediğini, anlatıyor. İşte biz, bu psikoloji içerisinde sınavı tamamladık, diyor. Bir şey diyemiyorum.
Önceki olaylar bir tarafa. Hoşgörülerine sığınarak, Üniversite konusunda karar alan kişilere sormak istiyorum:
Bu genç kızın babası ya da annesi yerinde olmak ister miydiniz?
08.07.2004
Şemseddin KOÇAK