- Kategori
- Doğal Hayat / Çevre
Kar-kış

alıntı
KAR HAVALARI
Bugün bir kaç ürkek serçeyle başladım günüme. Bir bankın üstünde bir bardak çay ve bir çıtır simitle.. Kar taneleri beyaz kanatlar gibi kaplamıştı çocuk parkını. Yanı başımda duran büyük çınarın dallarından sıyrılan karlar düştü üstüme. Çayıma kar kaçtı. Gittim yeni bir çay aldım kendime.
Bir parça simitten bir yudum çaydan derken bir şiir yazmak istedim. Etraftaki beyaz huzurdan ilham kaptığımı sanmıştım. Üşüyen ellerime aldırmadan kar tanelerinin düştüğü not defterime, “Kar Taneleri…” diye başlık attım, fakat gerisini getiremedim. Ortalık çok sessizdi. Ne gelen vardı ne soran; gelenler gelmemiş, soranlar da unutmuş olmalıydı. Kalem istemim dışı sayfayı karalamaya devam ediyordu. Şiiri çıkaramadım ya, hırsımı kağıttan çıkarıyordum. Oysa ne gerek vardı ki; bıraksaydım tertemiz kalsaydı; nasıl olsa ne yazsam beğenmeyecek, sonunda buruşturup atacaktım. Yanımdaki çınar gibi ulu bir ağaçtı belki de bu kâğıt bir zamanlar. Bakıyorum çınarın gövdesi posta defterine dönmüş. Kabuğuna takılan kar kanatlarının altında, “ŞAFAK 230”; “SEVDAM”; ve bir kalbin içine kazınmış “S ve N” harfleri, bir ok ile şişlenmiş “C ve S” harfleri görünüyordu.
Son simit parçasını ufalayıp kırıntıları serçelere atarken çayın en sevdiğim çöplü dibini de hüplettim. Omzuma konan kar kanatlarını ürkütmeden kalkıp boş bardağı çay ocağına bıraktıktan sonra ellerimi cebime sokup yürümeye başladım. Nereye mi? Ne önemi var ki..... Karda izim var, nasılsa bulurum dönüşü...
(yukarısı Mustafa Albayrak imzalı bir E-posta iletisinden esinlenimli duyumsamadır)
*KIŞ HAVALARI
Bu sabah donuk gri bir havada uyandı şehir. kış inmişti şehre. Yüzlerinde yastık izleriyle doluştular servis araçlarına. Paltolarının yaka aralarına büzüldüler yorganın ılıklığını saklamışlar gibi. Bıngıldayan camların buğusuna geceki rüyanın kış perisini çizdiler.
Otobüs ve minibüslerden inen insanlar, telaşlı böcekler gibi doluştular binalara. Emeklerini sattıkları makine başlarına ve masalara kuruldular. Havalandırmanın hep aynı mevsimi yaptığı, ışıkların hep aynı vakte asılı güneş gibi yandığı bir zamansızlığa dalıp gittiler. Paranın peşinde sürünürlerken, sonbaharın sarı eteğinin altında inceden uçuşan beyaz rüzgarı, kışın kar kokularını fark edemediler.
Sonbahar, başlangıçlara yatmanın ve sonlara hüzünlenmenin mevsimi, yerini kış babaya bıraktı bugün... Ama önce farkına varmalı gidenin ve gelenin; kıyıda dikilip denizden gelen rüzgara, tepede durup saçlarımızı okşayarak geçen buluta bakmalı.
“Yağmur yağınca denizin üstü yıkanır mı?”
“Kuşlar kuş kanadı kar yağışlarında daha mı hafif uçarlar?”
“Sen hiç yağmurdan adam gördün mü?”… diye bir sorulmalı.
Çaydanlıklar daha mı neşelidir acaba kışları? Kestaneler kebap olmak için mi açarlar dikenli kılıflarını? Boğazlı kazaklar, atkılar ve battaniyeler sandıklardan çıkarken gerinirler mi?
Mevsimlerin en sokulganıdır kış... Sarılmanın, sarmalamanın, yuvanın mevsimi... Uzun çayların keyfi, iştahlı sofraların, sohbetli oturmaların… dağılmanın değil, toplanmanın mevsimidir kış...
Mevsimlerin en merhamet satıcısıdır kış… Yollarda yırtık pabuçlu çocuklar görüp hüzünleniriz, en yakın dükkandan ona bir çift ayakkabı almayı bile düşünürüz... Yaşamanın pırıltılı sevincini ve ıslak kül peltesi hüzünlerini birlikte yaşatan mevsimdir kış.
Öyle işte...! Mevsimlerden en ince fikirlisidir kışlanan mevsimlerimiz...
***
KIŞLANMIŞ MEVSİMLERİM
Kardan çocuklar olmuşlar yaramaz bücürler
Elleri üşümüş çocukları içeri alıyor anneler
Gök çatlıyor
Soğuk bir kalpten çakan kıvılcımdan
Gözlerimi versem sokakta kalırlar
Aşkın merhametini kapatan güneşten evler;
Güneşin yılkı atlarıyla
Beklerim ben karlı kayın altında
Bir kardelen köküne sinmiş kokunla...
Asılı duruyor kalbim
Güneşin karlı kirpiklerinde
Beklerim ben kışlanmış mevsimlerimde...
Muharrem Soyek