- Kategori
- Deneme
Karanlığa ait zamanlar

Farkındalık, hastalıktır.
Ölü bir şehrin sokakları gibi kokuyor bölümün koridorları.. Hiç var olmamışçasına sancısız tekdüze bir karanlık çökmüş üzerine.. Karanlık beni yutmadan önce adımlarımı hızlandırmalıyım diye düşünüyorum. Hiç bu kadar karanlık olmazdı hâlbuki. Bu karanlık fazla sessiz bir o kadar da ürkütücü geldi bugün bana.
Hiçbir yere ait olamayanların karanlığı çökmüş olmasın omuzlarıma.. Ne mekân beni kendine ait görebiliyor, ne de ben bir aidiyet kurabiliyorum mekânla. Sadece burası için de geçerli bir his değil bu. Genel bir aidiyetsizlik hissi. Hiçbir yere hiç kimseye ait olamama. Bir yerlere ait olsam kalbim huzuru hisseder miydi acaba. Daha fazla güven sarmalayınca bedenimi huzur misafir olur muydu dünyama. Zannetmiyorum. Ne zaman köşesinden yakalasam Huzur’u riyakâr davranıyor. Gerçi ben de güvenle huzuru yan yana koyarak onun kadar riyakâr olabiliyorum. Nedense suçlu arıyorum kendi karmaşama, fırtınalarıma. Oysa suçta suçlu da kendi zihnimde, kendi karışıklığımda. Dostoyevski “ Farkındalık, hastalıktır” derken tam olarak da bundan bahsediyor olmalı. Bu derece farkındalığımın farkında olmalı mıydım? Olmalıydım elbette. Ama getirilerini de gönül rahatlığı ile kabul edebilmeliyim. Farkındaysan farkının ait olamazsın zamana, An’a, şehre, sokaklara, sana..An’da bana ait olamıyor bu denklemde. Peki An’ı yakalayabilir miyim. Ait kılabilir miyim kendime.
Netice de zaman değil, zamanlar var..Birbirinden bağımsız zamanlar. Benim An’ım senin hangi zamanına denk gelecek, meraktayım. Newton’un kütle çekim yasasını kendime yontsam. Kütleçekimin o denli büyük ki sensizlikte zaman geçmiyor desem … Oysa ki varlığın hafiflik varlığın hız olduğu zamanlarda yaşamıştı bu beden.
Ruhumun gereğinden fazla çaplı aynaları kırılmaya başladı.