- Kategori
- Öykü
Kasabaya dönüş

resim alıntıdır. "Maden ocaklarında verilen kayıpların son bulması dileği ile."
Yüreğimiz kıpır kıpır, seneler sonra buluştuk nihayet. ÖSS sınavında her birimiz farklı yerlere savrulmuştuk. Her birimizin hayali farklıydı çünkü. Biz beş arkadaş, iki çiçek, üç böcek. Defne ve Lale gerçekten çiçek gibiydiler isimleriyle. Hakan ve Aslan’da onların tam tersi …uç uç böcek diye takılırdı kızlar bize…ve ben Tuğra…onlarla uyum içinde. Kasabanın Daltonları diye isim takmışlardı grup halinde dolaştığımız için. Kızlar bizim emanetimizdi, herkes bilirdi bunu.Onlara ağabey tavırlarının dozunu bazen fazlasıyla kaçırırdık… Her yerde, her şeyde birlikteydik.
İşte dört yıl aradan sonra, hepimiz mezun olarak döndük geriye. Küçük, şirin kasabamızı gören tepeye çıktık. Yazın ilk zamanları daha… Rüzgar tatlı tatlı okşuyor bedenlerimizi. Tek kelime etmeden aşağıda görünen evleri, insanları, oradan oraya koşturan çocukları seyrediyoruz. Biz de onlar gibiydik. Ezbere bildiğimiz bu sokaklarda zamanında ne oyunlar oynadık.
Tepede bulunan tek ağacın gölgesine oturuyoruz. Bir yandan çocukluğun, gençliğin anılarını tazelerken, bir yandan da şeker leblebilerini atıştırıyoruz eski günlere duyduğumuz özlemle. Vazgeçemediğimiz en büyük tutku… Hele bir de tazecikse, çıtır çıtır dağılıyorsa ağzımızda. Tadına doyum olmaz asla.
Camiden Cuma salasını okuyan hocanın sesi yükseliyor. Hafız Mecit, yine o eşsiz sesiyle büyülüyor bizi. Zaman ne kadar da çabuk geçti. Sanki daha yeni buluştuk ama özlem diz boyu olmuş. Günler geçse de biter mi hiç. Artık bütün günler bizim diyerek kalkıyoruz yerlerimizden. Meydana doğru yürüyüşe başlıyoruz yavaş yavaş.
Kasabanın erkekleri birer ikişer cuma namazına gitmeye başladılar. Maden de çalışan işçiler de aralarında. Buranın en büyük geçim kaynağı maden ocakları. Erkeklerin neredeyse yarısından fazlası maden ocaklarında işçi olarak çalışıyor. O kadar emek, o kadar iş gücü. Hayati tehlikesi bir o kadar fazla. Birçok anne evladını, eşini veya yakınını kaybetti burada. Birçok bebek babasız yetim büyüdü. Hala yüreklerinde tazecik acılarıyla hayatla mücadele ediyorlar.
Kızlarla vedalaşıp bizde camiye doğru yöneliyoruz. Namaz bitince üç kafadar meydana gidiyoruz sonra. Kahvede oturanlardan hoş geldiniz sesleri yükseliyor. Her birini güler yüzle selamlıyoruz biz de. İçlerinden Devran Dayı dikiliyor önümüze:
_ Eeee gençler…unuttunuz mu Devran Dayı’nın üzüm şıralarını…şuncacıktınız her biriniz, benim şıralarımdan içmeden geçmezdiniz buradan.
Onun yaşlı, tonton halini görünce yüzüm aydınlanıveriyor hemen. Hasretle sarılıyorum ellerini öperek.
_ Unutur muyuz hiç Devran Dayı…bizde sana geliyorduk.
Arkadaşlarıma göz işaretiyle durumu anlatmak istiyorum. Onlar zaten dünden hazırlar. Hep beraber oturuyoruz çardağın içine. Mis gibi güllerle kaplı çardak. Pembe goncalar sarmış her bir yerini. Sanki hazırda bekletirmiş gibi hemen getiriyor üzüm şıralarını. Keyifle yudumlamaya başlıyoruz.
_ Koşun…koşun…yardım edin…
Duyduğumuz bağırışla dikkat kesiliyoruz. Rasime Nine’nin torunu koşuyor meydanın etrafında. Su içinde kalmış, yüzü kırmızılıktan mora dönmüş koşmaktan. Onun halini görenler birer ikişer yanına gidiyorlar acele ile. Çocuk nefes nefese anlatmaya çalışıyor:
_ Eski demiryolunun orda…kapalı olan ocakta…girişi çökmüş…orda oynayan çocuklar vardı…göçüğün içinde kalmışlar… Kurtarmaya gidiyor herkes…
Anlatılanlar daha bitmeden kasabalı söylenen yere akın akın gitmeye başlıyor acele ile. Eski demiryolu kasabanın çıkışındaydı. Karayolunu takip etmek yerine, kestirmeden tarla yoluna sapmışlardı.Ne yapacağımızı bilemeden birbirimize bakıp duruyorduk. Eski maden ocağı kullanılmıyordu ve bulunduğu yerin kapalı olması gerekiyordu. Bu çocuklar nasıl girmişlerdi oraya? Hakan telefonuna sarılıp şehir merkezindeki Acil Kurtarma Ekibi ile iletişim kurmayı akıl etmişti. Ekip hemen yola çıktığında biz de ne olup bittiğini anlamak için kalabalığa karıştık.
Maden ocağının yanına geldiğimizde tecrübeli maden işçileri girişi açmaya çalışıyordu. Yanlış bir şey yapmamak için fazla yardım istemiyorlardı. Yine de yan komşumuz Salih Amca’ya yanaşıp sordum. Sadece insanları uzak tutun yeter deyince arkadaşlarımla onları geri çekmeye başladık. Çocukların anneleri ne yapacaklarını bilmeden ağlaşıyorlardı. Kazma sesleri kulaklara gümbür gümbür iniyordu sanki. Oysa adamlar işlerini ustalıkla görüyorlardı. Derken Acil Kurtarma Ekibi geldi. Kasabamızın şehir merkezine yakın olmasına bir kere daha sevindik. Ağır tonajlı bir vinç getirmişlerdi. Yanında kepçe ile beraber hemen çalışmaya başladılar. Nefesimizi tutmuş, gelişmeleri seyrederken sürekli dua ediyoruz. Çocuklar sağ salim bulunsun, Yüreklere ateş düşmeden söndürülsün diye.
Göçüğün önündeki ağır yıkıntılar bir bir aralandı. Kepçe ve vinç sürekli çalışırken, ekip ve işçiler büyük bir çabayla taşları ayıklıyorlar. Saatler sonra nihayet ocağın önü azda olsa açılıyor. Çocukların sesleri duyulunca daha bir asılıyorlar kalan yığıntıya. Sonunda içeride ağlaşan çocuklar teker teker çıkarılıyor. Bir iki derken tam altı çocuk çıkıyor dışarıya. Biraz önce çaresizlikten ağlaşan anneler şimdi sevinç gözyaşları döküyorlar evlatlarına sarılırken. Herkes neşeyle gülüp ekibi tebrik ederken yeni bir haykırış duyuyoruz.
_ Kızım yok…Hazal’ım yok…o da bunların içindeydi… Yavrum niye çıkmadı…
Aydınlanan yüzlere tekrar bir endişe dalgası yayılıyor anında. İşçilerden birisi hemen içeriye giriyor. Yanındakiler fenerlerini ona doğru tutuyor ama Hazal yok. Daha ileriye gitmiş olabilir mi diye söylenirlerken arkalardan gelen birisi dikkatimi çekiyor. Kucağında küçük bir kız çocuğu.
_ Bakın… Aslan getiriyor çocuğu…
Aslan yanımıza geldiğinde Hazal şaşkın şaşkın etrafına bakınıyor. Annesi koşup kucaklıyor kızını:
_ Nerdeydin yavrum…nerelerdeydin sen?
Kız dili tutulmuş gibi kalıyor öylece. Aslan gülerek anlatıyor nasıl bulduğunu.
_ İlerideki tepede… ağacın altında uyuyordu bulduğumda. Hiç bir şeyden haberi yok masumun…