Katibin setresinden, Gogol'ün paltosuna. / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Mart '13

 
Kategori
Deneme
 

Katibin setresinden, Gogol'ün paltosuna.

Katibin setresinden, Gogol'ün paltosuna.
 

Gökkuşağının renkleri


 

Çuvaş yurtluğunda bir masal kahramanıdır, Ulıp Bagatır. Türkçe'de ise, Alp Bahadır ya da Alp Batur adlarıyla anılır bu yiğit.  Aslında işin doğrusu, hem Alp hem de Bahadır; kahraman, cesur anlamlarına geldikleri için, burada söz konusu durum, başlı başına bir ululamadır. Hayatta, öykülerde ve tabidir ki özellikle de masallarda kahramanlar, çeşitli sıfatlarla yüceltilir ve sadece onlara ait olduğu iddia edilen insanüstü özelikleriyle de, yere göğe sığdırılamazlar. 
 
Orhun Kitabeleri'nde, Uygur Abecesi'nde, Kutadgu Bilig'de (Mutluluk Veren Bilgi), Divanu Lügati't-Türk'te (Türk Diyalektleri Sözlüğü), İslam öncesi ve İslam sonrası Türk topluluklarında Alp, hep saygın kahramanlara verilen isimlerden olmuştur.
 
Alp, efsaneye göre uzak dağlardan Çuvaş ovasına inmiş bir bahadırın ismidir. Yanında inekleri, keçileri, koyunları, atları ile Volga nehrinin kıyısındaki çiftliğinde, kimsenin tavuğuna kışt demeden, kendi halinde sakin bir hayat sürerken bir gün, neye ve neden kızdığı belli olmayan tanrılar, gökyüzünü kapkara bulutlarla doldururlar.
 
Karanlıklar içerisinde çakan şimşekler ovayı aydınlatırken, düşen yıldırımlar da ağaçları tutuşturur. Yağan yağmurlardan dolayı yükünü fazlasıyla tutup taşan Volga da, böylece önünde engel de kalmayınca, yavaş yavaş tüm ovayı yutmaya niyetlenir. 
 
Nehrin suları yükseldikçe, Alp Batur'un da kaygıları şiddetlenmeye başlar. Bir dev cüssesindeki Alp, hayvanlarını omuzlarına alır ve büyük adımlarla onları, suların erişemeyeceği yerlere taşımaya çalışır. Eh belki bir devdir ama, nihayetinde o da bir candır. Yorulur, nefesi kesilir, bir süre sonra ise, neredeyse adım atacak hali bile kalmaz. 
 
Kendisini bekleyen kaderini gözünde canlandırarak, kurtaramadığı hayvancıklarına son bir kez daha bakarken, komşusu 'Azamat' yardımına gelir ki o da aslında 'Azamet'tir, ulu, görkemli anlamındaki adlarıyla, adaştır iki komşu. 
 
Demirci Azamat, olana bitene şöyle bir bakar ve hemen anlar, gidiş hiç de iyiye doğru değildir. Bir kenara koyduğu ne kadar metal varsa, bir çırpıda alır yığar bahçeye. Sonra da yaktığı ocakta ısıtıp tavlar, örsün üzerine yerleştirir ve çekiç ile de hepsini bir güzel dövüp, şekil verir. 
 
Bir ucu yaşadıkları ovada, diğer ucu Alp'in hayvanlarını taşıdığı, suların basmasının imkansız olduğu tepelerin yamaçlarındadır, Azamat'ın göz açıp kapayıncaya kadar yaptığı, rengarenk köprünün ayaklarının. 
 
Böylece kalan hayvanlar da teker teker köprüden geçip, kurtarırlar canlarını...
 
İşte o günden sonra Rusya'da gökkuşağı,  'Azamat'ın Köprüsü' olarak da anılmaya başlar.
 
                                                   ***
Gogol'ün öyküleri, her ne kadar Petersburg'da geçse de, yazarın adına, ülkenin neredeyse tüm şehirlerinde, farklı farklı caddelerdeki tabelalarda rastlarız. 
 
Gogol'ün acı veren, yürek yakan öykülerinden bir tanesi de 'Palto'dur. Annesinin başka bir isim bulamadığı için mecburen babasının ismini koyduğu Akakiy Akakiyeviç İskarpinoğlu, Çarlık Rusyası'nda sıradan bir bakanlığın, bir işe yarayıp yaramadığı bile belli olmayan evraklarını temize çekmekle görevli, küçük bir memurudur. Artık dikiş bile tutmadığı için terzinin yamamayı reddettiği, çoktan yerbezi olması gereken paltosunu değiştirmesi gerektiğini, o da çok iyi bilmektedir ama, tarihin hangi zamanında bir memur hem rahatça yaşayıp, hem de kendisine güzel kıyafetler alabilmiştir  ki?
 
Dişinden tırnağından arttırır, yağ harcamamak için gece okumalarına bile son verir. Yemez içmez, kendisine kaybolan prestijini yeniden getireceğine inandığı bir palto için para biriktirir ve nihayet sonunda da muradına erer. 
 
Evet, artık arkadaşları da onu aralarına alıp, eğlencelerine ortak etmektedirler ama, bir de şehrin öbür ucundaki evine dönüş sıkıntısı olmasa, ne de güzel olacaktır...
 
Günlerden bir gün yine geç bir vakitte, amirinin evindeki eğlenceden çıkmış, karanlık yollardan yaşadığı mütevazı dairesine dönerken, hırsızlar yolunu kesip paltosunu alırlar. Sonrası ise malumdur. Hakkını arayan mazlum insanların kaderiyle ve hiçbir sonuç elde edememenin üzüntüsüyle tekbaşına kalır. 
 
Güç sahipleri dert dinlemez, dinlese de kıllarını bile kıpırdatmazlar. Soğuktan korunup, kendisiyle dalga geçmesinler diye binbir zahmete katlanıp diktirdiği paltosunu kaybetmek içine işler, yatağından bile çıkmak istemez, sokağa ise adımını dahi atmaz.
 
Çalıştığı dairede yokluğu, o da bir kaç gün sonra farkedilir. Evine bir hademe gönderilir ancak, Akakiy Akakiyeviç İskarpinoğlu artık ne hırsızları düşünmekte, ne de soğuğu hissetmektedir. Kimsesizler mezarlığına gömülür gömülmez de böyle birisinin bir zamanlar yaşadığı bile, unutulup gider.
 
Çuvaşistan'da yaşadığım ev, Gogol Caddesi'ne açılan sokaklardan birinde bulunuyor. Güdük şubat, sanki kış ayları çok kısaymış gibi bir de kaderine isyan edip, altmış gün çekmeye niyetlenmediği ve kendisine biçilen, normal ömrünü sürdüğü yıllarda, özellikle de mart ayının ortalarında sabah uykulu gözlerle işe gitmek için Gogol caddesinden yürüyerek her geçişimde, paçalarıma çamur bulaştırmamaya da çalışarak, biraz da memleket hasretiyle bir türkü mırıldanırım,
 
Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur,
Katibimin setresi uzun eteği çamur.
Katip uykudan uyanmış gözleri mahmur...
 
Kış boyunca yağıp da yol kenarına birikmiş karlar, tam da bu aralar öyle bir hızla erirler ki, insan sağa sola bakıp Azamat'ın Köprüsü'nü arar, o anlarda bir an önce kendini bu çamur deryasından kurtarabilmek için. 
 
Hayat hep; şiirlerde, öykülerde, romanlarda, resimlerde, şarkılarda, fotoğraflarda biriktiriliyor ve sonra da, 'tarih' yazılıyor değil mi? 
 
Umutları, aşkları, acıları tarihe not düşmek gerekir ki, ileride unutulup 'tarih olmasınlar'. 
 
Yaşamdaki öyküler, masallardaki gibi tatlı sonlanmasalar da, ne olursa olsun yine de yazmak gerekir.
 
İyilik ve doğruluk adına ne varsa önüne katıp, ardından da silip süpürüp yok etmekte kararlı taşkınlar karşısında dik durup, boyun eğmeyen Azamat'ın, emek verip inşa ettiği renklerle bezenmiş köprüsünün üzerinden, hayata iyimserlikle bakabilmektir; yazma çabası.
 
http://www.youtube.com/watch?v=a09hTQJNW08
 
Toplam blog
: 344
: 1122
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..