​ Kavun acısı ne ki!.. / Eğitim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Aralık '06

 
Kategori
Eğitim
 

Kavun acısı ne ki!..

Doğuya doğru yürüyoruz hep. Güneş ışıkları ok gibi giriyor gözlerimize. Basık bir hava var üzerimizde. Neyse ki bu yolculuk kısa sürüyor. Bugün teftiş edeceğimiz ilk okula varıyoruz. Okul düzenli ve temiz. Arkadaş Ders Teftişi yapıyor, ben Yönetim. Tabi bu arada biraz da Günlük Planlar üzerinde konuşuyorum. Teftiş, üç saat kadar sürüyor. Öğretmeni başarılı bulunca güne rahat başlıyoruz. Gideceğimiz yerlerin planını yapıp okuldan çıkıyoruz.

Okulun önünde iki insan duruyor. Biri orta yaşın üzerinde bay, diğeri genç bir bayan. Okulun kapısı kuzey tarafta olduğundan, binadan çıktığımızı fark edemiyorlar. Şalvarlı, şapkalı, yeni sakal traşı olmuş amca, sırtını, duvara dayalı bulunan merdivene yaslamış. Güneşleniyor olmalı. Ellerinde bal sarısı –renginde- bir tespih var. Fakat çekmiyor. Gözlerini bir noktaya dikmiş, hareketsiz bakıyor. Kendisi buralarda, aklı kim bilir nerelerde. Ocağın lojman kapısı yanında, bana dört beş metre kadar uzakta genç bir bayan duruyor. Başını arkadan bağlamış, bir oturakta oturuyor. Sırtında kolsuz bir hırka var. Yüzü benden yana, gözleri yere bakıyor. Başı elleri arasında, derin düşünüyor. Arkadaşların yürüdüğünü görünce, hareket ediyorum yerimden. Yanına gelene kadar, konumunu değiştirmiyor, bayan. Derken, birden ayağa kalkıyor. 0 derin düşünceler içindeki bayan, yerini aniden canlı, güler yüzlü birine bırakıveriyor. Bana doğru yaklaşıyor. "Hoş geldiniz hocam" deyip hal-hatır soruyor. Kısa bir sohbetten sonra, "Bugün misafirimiz olun", diyor. Bu arada kendisinin köyün ebesi, amcanın da babası olduğunu öğreniyorum. Amca da yanımıza geliyor. Amca ile de hoş-beş ediyoruz. Memleketimi soruyor, memleketini soruyorum. "Nasıl buldunuz buraları amca?" diyorum. Usulen, "iyi" diyor. Arkasından, "Biz de köylüyüz ama, buralar bizim köylere hiç benzemiyor", diyor. "Bugün misafirimiz olun", diyor amca da. Aynı öneriyi amca da yapınca, Ebe Hanım’ın gözleri ışılıyor.

Arkadaşımla ayrı hatlara gideceğimizi, daha teftiş edecek altı öğretmenimin bulunduğunu ve bunların hafta sonuna kadar bitirilmesi gerektiğini belirtiyorum. Ebe Hanım, söylediklerimi dikkatlice dinledikten sonra, başını hafifçe kaldırıyor. Gözleriyle geniş bir açı çiziyor. Bakışlarını bir noktada toplamıyor. Yumuşak, sevecen bir sesle tekrar, "Ne olursunuz hocam, bu akşam gitmeyin, yemek yer sohbet ederiz" diyor. Bakışları dalıyor, kaybolup gidiyor. Bense tekrar, ziyaret edilmesi gerekli çok öğretmenimin bulunduğunu belirterek izin istiyorum. Kaybolan gözler birden aşağı düşüyor. Arkasından alnı. Titrek, hafif bir sesle, "peki" diyor. Bu arada diğer arkadaşlar da ulaşıyorlar. Vedalaşıp, yolumuza devam ediyoruz. 0 gün Salı’ydı ve hakkımız olan lojmandan vazgeçmediğimiz için Millî Eğitim Müdürü'nden azar işiteli henüz yirmi dört saati geçmemişti. Buna rağmen, biz vatan kurtarmaya kararlı olduğumuzdan, hafta sonuna kadar kararlaştırdığımız köyleri bitirecek ve birilerinin ya da ikilerinin üst görevlere yükselebilmeleri için merdiven olacaktık. Bir buçuk saat kadar yürüyüp üçüncü, oradan iki buçuk saat kadar, toplam beş saat yürüyüp dördüncü köyümüze ulaşıyoruz. Akşam lojmanda dört öğretmen arkadaş var. Birisi, sadece buralardan kurtulup gitmek için memleketinden memur bir bayan bulup resmî nikâh yaptığını ve atama kararnamesini beklediğini; bir diğeri yine resmî nikâh yaptırdığını ve kararnamesini beklediğini; üçüncüsü ise, Valinin koruması olan bir hemşehrisinin tayinini şehre yakın bir köye yaptıracağını söylüyor. Başka bir deyimle, tayin yaptıramayanların oranı dörtte bir. Şimdi Egeli Ebe Hanım’ın buralarda konuşabilecek, dertleşebilecek bir arkadaşı da yoksa, -ki yok- ne yapsın? Ebe Hanım’ın "Ne olursunuz hocam. Bu akşam gitmeyin, yemek yer sohbet ederiz", demesi, "ayrılık" gibi sonradan etkilemeye başlıyor. Bu olayı uzunca bir süre düşünüyorum ve uzunca bir süre etkisinden kurtulamıyorum. Neydi beni bu kadar düşündüren, neydi beni bu kadar etkileyen olay?

Köy yollarında hem yürüyor, hem düşünüyorum. Beni etkileyen, Ebe Hanım’ın güzelliği mi, kaybolan bakışları mı, bir-iki cümlelik konuşması mı, yoksa bunların gerisindeki bir şey mi? Güzellik dersek, değil. Çünkü, olağanüstü bir güzelliği yoktu. Bakışları mı, hiç değil. Çünkü ne anlamlı anlamlı bakmış, ne de bakışlarıyla bir şeyler söylemişti. (Bir kez manalı bir bakışla, bir nikâhta karşılaşmış da, bağları çözülen dizlerimle, oturaklara kadar zorlukla gidebilmiştim. Bu durumu bir arkadaşım fark etmiş ve aramızda şöyle bir konuşma geçmişti:

- Bu bayanın sana ne söylediğini biliyorum.
- Hayır, bir şey söylemedi.
- Biliyorum, çünkü aynı şeyleri bana da söyledi.
- Nikâhta böyle şeyleri söyleyecek fırsatı yok ki?
- Her şey dille söylenmez ya!
- Peki ne söyledi?
- O’nun, yani beyim olacak kişinin mevkisi sizlerden yüksek ama, ben sizleri tercih ederdim.

Konuyu değiştirdim. Zaten kısa sayılmayacak bir süre bankta oturduktan sonra, arkadaşların yanına gelebilmiştim.) Hatta bakışlarımız çakışmamıştı bile. Konuşmasına gelince, hepsi iki kez yinelenmiş, bir cümlelik konuşma: "Ne olursunuz hocam, bu akşam gitmeyin, yemek yer sohbet ederiz." Yemek yiyip, sohbet etmek için böyle ısrar edilmezdi herhalde. Peki neden bu kadar ısrarlı davranmıştı, Ebe Hanım? Önceden herhangi bir tanışıklığımız da yoktu. Hakkımızda bildiği tek şey, köy ya da okula iki üç saat önce iki müfettiş geldiği idi. Teneffüste kimse ile de görüşmemiştik. Çocukları dışarı çıkarmış, fakat öğretmenle konuşarak "yönetim" teftişine devam etmiştik. Bu ısranın nedeni, dağlar arasındaki ilk görev yerimde karşılaştığım sorunlar olabilirdi. Mesleğimin ikinci yılında -köylülerle konuşabilecek konuları birinci yılda bitirdiğimiz için- değişik konuları konuşabilecek, daha doğrusu sıkıntılarımı paylaşabilecek birilerini aramaya başlamıştım. Sırf bu nedenle, akşamları çay demledikten, yanına da bir tabak bisküvi koyduktan sonra, birileriyle birlikte içebilmek için, okulun toprak damına çıkıp, yoldan geçecek, hiç bilmediğim, yabancı birilerini beklediğim anlar olurdu. Başka bir deyimle, "Gönül ne çay isterdi, ne çayhane; gönül bir dost isterdi, gerisi bahane." Böyle zamanlarda gelebilecek herhangi bir Sıtma Savaş Memuru, bir Orman Korucusu, bir hayvan tüccarı, askerden yeni gelen bir genç ya da bir öğretmen arkadaş, dünyanın en mutlu kişisi ederdi beni. Bazen bunlardan birinin geldiği de olurdu hani, çoğunlukla gelmeseler de.

Hafta başında yürüyerek başladığımız seyahat (ya da teftiş), hafta sonunda yürüyerek bitiyor. Arabanın denk geldiği bir köyde, ayrılıyorum öğretmen arkadaştan. Şehre yorgun, bitkin varıyorum. Köylere çıkan müfettişler, gözlerinden ve yüzlerinden belli oluyor. Öğretmen evine uğrayıp kısa bir yorgunluk atıyorum. Salonda, kolonun yanında oturan bir öğretmen arkadaşı hatırlıyorum. Tayininin çıktığını, fakat yerine atanacak bir öğretmen bulunamadığı için görevinden ayrılamadığını söylemişti. Görevden ve köyde çalışmaktan değil de, artık köylülerle paylaşabilecek bir şeyi kalmadığından yakınmıştı. Cumartesi Pazar günleriyle, yağmurlu, karlı havaları hiç sevmediğini söylemişti. "Neden?" deyince, "Haftaiçi günleri, sınıfta ders yaparak, teneffüste çocuklarla oynayarak, farkında olmadan geçiriyorum da, akşamları ve hafta sonları ‘yalnızlıktan’ çıldırıyorum", demişti. "Peki, köylülerle konuşmuyor musun?" dediğimde, "Konuşacaklarım bitti" demişti. Yağmurlu, karlı havaları ise, ilçedeki ve diğer köylerdeki arkadaşlarına ulaşmasını engellediği için sevmediğini, belirtmişti. TV henüz elektrik gelmediği için yoktu. "Radyo ise, yetmiyor" demişti.

Kendini değil de, sanki beni, benim ikinci yılımı anlatıyordu. (İlk görev yerimde dersi, sabahları saatinde başlatır fakat, akşamları hava kararmak üzereyken bitirirdim. Çocukları gönderdikten sonra, lambanın camını yıkayıp sobayı tutuşturana kadar ortalık tamamen kararırdı. Yemeği sobanın üzerine oturttuktan sonra, soba geçinceye kadar yatağa uzanır, biraz uyuyup dinlenirdim. Yemeği yedikten sonra l9.00 haberleri gelirdi. Haberleri tüm ayrıntılarına kadar dinler, bu arada hiçbir şeyle ilgilenmezdim. Çünkü, dünyaya açılan tek pencerem, Standart marka el radyomdu. Haberler, Spor ve Hava Durumu bitene kadar saat 20.00’ye yaklaşırdı. İşte bundan sonra, YAY-KUR (Yaygın Yüksek Öğretim Kurumu; Bugünkü Açıköğretim Fakültesi) başlayana, saat 22.00’ye kadar geçmek bilmeyen iki saatlik bir zaman dilimi vardı. Özellikle sevmediğim ev işlerini bu saatlerde yapmaya çalışırdım. Biraz da defter ve kitaplarla oyalanır, zihnimden geçenleri yazmayı denerdim. Saat 22.00’de YAY-KUR müziği başladığında, dünyalar benim olurdu. 23.00’e kadar Ankara, 24.00’e kadar Erzurum Radyosunda aynı dersleri büyük bir zevkle dinlerdim. İlk istasyondaki seslerin cızırtılı olması, güç anlaşılması, dersleri dinlememe engel olamazdı. Hafta içi günler, 20.00-22.00 saatleri dışında, kolay geçerdi de, hafta sonları sorun olurdu. Çünkü, YAY-KUR dersleri yoktu radyoda. Kar indi mi, ne şehre, ne de diğer köylere gidebilirdik. Zaten köyleri gezmeyi geçen yıldan bitirmiştik. Kar yağmadığı zamanlar, yağmur olurdu. Hiçbir yağış olmadığı günler ise, şehre gidiş-geliş resmen bir eziyetti. Çünkü, 04.00-04.30’da kalkacak otobüse yetişebilmek için, ya akşamdan, ya da 02.00’den kalkıp yola düşmek ve yaklaşık iki saat yürümek gerekliydi. Akşam yola çıksak, kalacak yer, gece yola çıksak karanlık sorun olurdu. Otobüse bindikten sonra ise, soğuktan donarak, her durakta yolcu alarak, beş saatlik bir yolculuktan sonra, 09.00’da şehre varır, l3.00’de geri dönerdik. Dönüşte, aynı sıkıntıları, aynı sorunları -sil baştan, tekrar- yeniden yaşardık. Yine de o bölgedeki en şanslı öğretmen bendim. Çünkü sadece iki saatlik yaya yolum vardı. Otobüslerin niçin bizim köye gelmediğini anlatmaya gerek var mı? Sırf bu sıkıntılar nedeniyle, birinci yarıyıl üç ay boyunca şehre inmemiştim. Hafta sonlarındaki sıkıntılı gün sayısını, Cumartesileri ders yaparak bire indirmiştim. Böylece, epey de rahatlamıştım.)

İlçenin köyleri, iki müfettişle bir haftada bitmez herhalde. Ertesi hafta, diğer bir arkadaşla, kuzeydeki köyleri geziyoruz. Önce şehirlerarası bir yolculuk yapıyoruz. Sonra geçen yıl bu bölgeye bakan arkadaşlardan aldığımız adres üzerine köy arabalarının durduğu garaja gidiyoruz. (Yolumuz üzerinde bulunan Postane ve postanenin girişinde asılı bulunan jetonlu telefon birkaç yıl öncesine götürüyor beni. Çabuk topluyorum kendimi. Hızla uzaklaşıyorum oradan. Arkadaşım "Niye hızlandın?" diyor. Sevgilinin sesini, bu telefondan duymak istemiştim bir kez, diyemezdim ya.) Necati Ustanın arabasına binip, son durakta, daha doğrusu arabanın gidebildiği son yerde iniyoruz. Komşu ilin öğretmenleriyle, kısa bir söyleşiden sonra, illerinin sınırı olan dereye kadar birlikte geliyoruz. Bize okulu gösterip geri dönüyorlar. Derede bir köprüyle karşılaşıyoruz. Köprü, derenin en dar iki yakası arasına yapılmış. Yanında küçük, dikenli bir ağaç var. Köprünün ayakları, derenin iki yakasına yaslanan bir metre kadar uzunlukta iki küçük duvardan oluşuyor. Ayakların üzerine, balta ile ikiye yarılmış, ağaç gövdeleri uzatılarak yerleştirilmiş. Üzerinden geçerken, ağaçlar yerinden oynuyor. Onbeş-yirmi dakika sonra ilk köye uğrayıp, "müdür yetkili öğretmen"le birlikte, dağın eteğindeki köye tırmanıyoruz. Az öğrencisi, tek öğretmeni bulunan bu okulu bugün teftiş edebilmek amacındayız. Çocuklar dağılmak üzereyken okula ulaşıyoruz. Okulun önünde, dama tutturulmuş, bayrak direği görevini yapan kuru bir kavak duruyor. Kavağın gönder görevini yaptığını, ucundaki iplik makarasından ve buraya kadar uzanan ipten anlıyoruz. Okulun üç duvarı, bir kapısı, iki penceresi var. Taştan yapılmış, sıvasız, toprak damlı, yerden yüksekliği ancak iki buçuk metre olan binanın okul olduğunu, okul yazan levhayla, çocuk sesleri anlatıyor. Basamak görevi yapan bir taşa basarak okula, yani dersliğe giriyoruz. (Çünkü okul dediğimiz yer, bir derslikten ibaretti.) Tavanın yüksekliği boyum kadar. Yürürken sürekli başımı eğiyorum. Dersliğin alanı yirmi metre kare kadar. Arkadaşımın boyu kısa olduğu için, Ders Teftişini ona veriyorum. Ben Yönetim Teftişi yapıyorum. Ders Planları üzerinde konuşuyorum. Okulun üç duvarlı olma gerekçesini teftiş sırasında anlıyoruz. Dördüncü duvar, dağın oyulmasıyla meydana gelmiş. Böylece hem duvara gerek kalmamış, hem de okul yeri sağlanmış.

Abartısız, 80, değilse 70 derecelik eğime sahip bir yerde, dağlar oyulmadan okul yeri nasıl sağlanabilir ki? Diğer evler de aynı. Bir tarafları dağ. Okulun tabanı da, damı gibi toprak. Sıralar, derme çatma. Derslikten bir kapı açılıyor yan tarafa. Burası öğretmenin evi. İçeriden gelen seslerden öğretmenin eşinin ve çocuğunun evde olduğu anlaşılıyor. Öğretmeni başarılı buluyoruz. Öğretmen bir şey için dışarı çıktığında, müfettiş arkadaş,"Yeter mi?" diyor. Hayır, her zaman gelme olanağımız yok, tam bir teftiş yapalım, diyorum ve tam bir teftiş yapıyoruz. Müfettiş arkadaş, öğretmenle sohbet ederken, ben yine ilk görev yerime gidiyorum. (Aslında ilk görev yerime gitmeye gerek de yok. Çünkü bu okul, bayrak direği, bayrak direğindeki iplik makarası, sıvasız üç duvarı, toprak damı, toprak tabanı, derme çatma sıraları, küçücük odaları ile sanki benim ilk okulum. Aradan onbeş yıl geçmesine rağmen, garp cephesinde değişen bir şey yok galiba.) Anılardan ya da gerçeklerden sıyrılıp, kendimi toparlıyorum ve arkadaşlara katılıyorum. Aşağı köyde akşamlayacağımızı söylüyoruz öğretmen arkadaşa. Burada kalalım, diyemiyor. Nasıl desin ki? Kendilerinin kalacak yerleri yok ki! Yalnız bizimle gelmek ve aşağı köyde birlikte akşamlamak istediğini, söylüyor. Gideceğimiz köyün öğretmeni destekliyor bu isteği. Müfettiş arkadaş, "Senin eşin ve çocuğun var, sen gelme!" deyince, öğretmenin yüzündeki ifade birden değişiveriyor. Öğretmen, diğer köyün öğretmenini yalnız bırakmamak için genellikle onun yanında bulunmuştu. Dolayısıyla fazla görüşme şansım olmamıştı. Teftişin ağırlığı da diğer arkadaşın üzerindeydi. Bu nedenle ben "çekinser" kalıyorum. Yalnız öğretmenin birden değişen yüz ifadeleri karşısında, şaşırıyorum. Çünkü öğretmenler, müfettişlerle karşılaştıklarında ve teftiş sırasında genellikle heyecanlandıkları halde, bu öğretmenin gözleri sürekli parlıyor, yüzleri sürekli gülüyor. Ta ki müfettiş arkadaşın, "Sen gelme!" demesine kadar. Öğretmen; Eşinin yanında komşunun büyük kızının kalacağını, eşinin böyle durumlara alışık olduğunu, korkmadığını, ayrıca kendisinin saat 23.00-24.00’e doğru tekrar eve döneceğini, belirtiyor. Müfettiş arkadaş, hâlâ diretmeye devam ediyor. Öğretmen bu kez, "Bizimkilere göz kulak olmaları için komşunun hanımını tembihledim", diyor. Okulun önünde, fazla yüksek sesle olmamak kaydıyla, tartışma sürüyor. Ben "çekinser" kalınca, diğer öğretmen kendisine destek veriyor ve onlar kazanıyor. Öğretmenin yüzündeki gerginlik, yerini yumuşak bir ifadeye bırakıyor ve öğretmen birden eve fırlıyor. Bir iki dakika sonra, elinde bir Marllboro paketiyle geliyor. "Akşam içeriz, hocam", diyor. Yabancı sigara o günlerde bu kadar bol değildi. Anlaşılan, evinde sakladığı bu sigarayı bizlerle paylaşmak istiyor. Müfettiş arkadaş bu kez, "Eşine haber verdin mi, ne zaman döneceğini söyledin mi?" diyor. "Evet" karşılığını alınca, yürümeye başlıyoruz.

Öğretmen, bir kişilik dağ yollarını bize verebilmek ve yanımızda yürüyebilmek için, adeta taştan taşa sekiyor. Öğretmenin bu mutlu hali ile biraz önceki durumu arasındaki farkı görünce, iyi ki "çekinser" kalmışım, diyorum. Bu öğretmen, Ebe Hanımdan farklı olarak, "Ne olursunuz" diyemiyor. Çünkü ne de olsa, "Serde erkeklik var". Bunu anlamak için, böyle yerlerde, böyle okullarda, tek öğretmen olarak çalışmış olmak gerekiyor, sadece. Gece yarısına kadar birlikte oturuyoruz, konuşuyoruz. Öğretmenin mutlu olduğu her halinden belli oluyor.

Benzer, hatta aynı bir durumla, bir kez de Dicle boylarında bir köyde karşılaşıyoruz. Başkan müfettiş arkadaş aynı şeyleri söylüyor, öğretmen aynı savunmayı yapıyor. Ben yine "çekimser" kalıyorum. Öğretmen kazanıyor. Ayrıldığımız ana kadar da hep mutlu olduğunu hissettiriyor. Yalnız burada farklı bir durum da sözkonusuydu. Öğretmen arkadaşın yanında kız kardeşi de kalıyordu. Şubat tatili arefesi Öğretmenevinde karşılaşıyorum onlarla. Tatil dönüşü tekrar dönüp dönmeyeceğini soruyorum. "Burada çok yalnız kalıyorum, kesinlikle hayır!" diyor. Yalnızlık sıkıntısı çekenler, sadece öğretmenler ve kardeşleri değil şüphesiz. Bir de eşleri ve çocukları var. Eşleri yalnızlığı kabullenmişler herhalde. Fakat çocukları büyük bir sorun. Karakaya Barajı kıyısında, anne babası derste iken, oyuncaklarıyla oynamaya mahkûm edilmiş bir çocuğun akşam uzunca bir süre benimle sohbet ettiğini; Hani yolunda bir köyde Karadenizli bir öğretmenin iki çocuğunun, anne babalarının tüm ısrarlarına rağmen yatana kadar benden ayrılmadıklarını, çok yakın bir akraba gibi davrandıklarını hatırlıyorum.

Diyarbakır, yazları Şanlıurfa’dan bir iki derece serin olur. Eskiden insanların sıcaktan çatladığı, camilerin kurşunlarının eridiği olurmuş. Gündüzleri sokakta fazla insan görülmez. Hafta sonlarında günler, hava serinleyinceye kadar daha bir sıkıcı geçer. Uykuyla da akşam olmaz her Pazar. Birilerini görebilmek, sesini duyabilmek için TV’nin anahtarına dokunulur. (Ne o? TV kapandı mı? Sesler kesilince, görüntü kaybolunca açık olan TV’nin kapandığının farkına varılır. Oysa TV’nin anahtarına açmak için dokunulur.)

"Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana,
İnsan nasıl konuşur kendisiyle?
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler."

Veli’nin oğlu "yalnızlık"ı böyle anlatıyor. Sait Usta O’nu Kavun Acısı’na benzetiyor. Kavun Acısı ne ki Sait Usta, "Yalnızlık Acısı"nın yanında! …

 
Toplam blog
: 425
: 3089
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..