- Kategori
- Eğitim
Kavun acısı ne ki!
KAVUN ACISI NE Kİ!...
BİR İLKÖĞRETİM MÜFETTİŞİ’NİN ANILARI
Şemseddin Koçak’ın 1987 yılı sonlarında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından akrepler şehri, gül şehri, karpuz şehri olan Diyarbakır’a ataması yapılır ve her şey burada başlar. 1988 yılında Diyarbakır’a giden Müfettiş’in, Diyarbakır’ın surları ve surların hemen yanından geçmekte olan bir Çek Çek arabası dikkatini çeker. Bu arabanın dikkat çeken yönü, at arabasının ön yarısı gibi bir araba oluşudur. Fakat at arabasından biraz daha küçük, iki tekerlekli ve atsızdır. Bu arabada atın görevini insan yapar. At arabaları gibi ata, motorlu taşıyıcılar gibi petrole, dışa bağımlı değildir. Üstelik pratik. İnsan eşyalarını yükledikten sonra, arabanın önüne geçiyor ve arabanın iki yanından ileriye doğru uzatılmış bir, birbuçuk metre uzunluğunda, beş altı santimetre kalınlığında olan iki ağacı tutarak hızla çekmeye başlar. Çek Çek adı da buradan gelir. Çek Çek arabaları, insan gücünün bu kadar bol olduğu bir ülkede, insan gücünü değerlendirmesi bakımından oldukça önemli olsa gerek.
Bizler nedense, bu kadar insan işsizken, çimleri çim, ağaçları ağaç kesme makinesi ile budarız. Şemseddin Hoca bir gün pencereden bakar. Harran Üniversitesi’nin Orman Mühendisi –sanki kendisi dikmiş ya da diktirmiş gibi-yanındaki iki işçiye ağaçların dallarını gösterir, onlar da keser. O bunu pek beğenmez. Çünkü binlerce gencin bulunduğu bir üniversitede ağaçların işçilere budatılması sizce tuhaf değil mi? Şemseddin Hoca mezun olduğu Öğretmen Okulundaki Tarım Öğretmeni, ağaçların nasıl budanacağını gösterir, budadıktan sonra da kontrol eder. Ekim zamanı da, çukurların ne derinlikte ve nasıl kazılacağını, ağaçların nasıl dikileceğini anlattıktan sonra birlikte dikerler. Bundan sonra ektikleri, budadıkları ağaçlara karşı davranışları da değişir. İnsanlar, öğretmenlerin ağaç dikmemelerinden hep yakınır hale gelirler. Keşke tüm okullarda böyle bir uygulama yapılsa da öğrencilere ağaçlarla ilgili bir yaşantı kazandırılsa.
Birçok fakültede çimler uzadığı zaman, çim makinesi için resmi dairelerle önce telefon görüşmeleri, sonra yazışmalar yapılır. Araba bulunur, makine getirilir ve yüzlerce gencin önünde çimler biçilir. Makinenin kendisi rahatsız etmese bile, derste sesi duyulur. Oysa Öğretmen Okulunda ne telefon görüşmeleri yapılır, ne yazışmalar, ne de araba aramaları yapılır. Öğrenciye verilir bir makas, nasıl kullanacağı öğretilir ve başlarlar işe. Ne kadar güzel bir uygulama, inanıyorum ki öğrenciler için de çok zevklidir.
Şemseddin Koçak bir tatil günü Öğretmenevinden Dağkapı’ya doğru giderken üzücü bir manzara ile karşılaşır: Üzerinde bir sandık, bir torba olan Çek Çek arabası görür. Arabanın çekicisi şalvarlı, sakallı, yirmi, yirmi beş yaşlarında yağız bir delikanlıdır. Belini hafif yere eğmiş, başını ileriye uzatmış, arabanın lastiğini göbeğine geçirmiş, elleriyle Çek Çek’in ağaçlarını kavramış, koşar adımlarla ilerler. Yolun sağ kenarına ve kaldırıma çok yakındır. Trafik kurallarına aykırı hareket etmesi de söz konusu değildir. Arkadan gelmekte olan otobüs hızla arabaya, araba da sürücüsüne çarpar. Sandık kaldırıma, torba yola düşer. Sürücü on, on beş metre kadar ileri fırlar ve Orduevinin duvarına başıyla çok sert bir şekilde çarparak durur ve çok hızlı bir ses duyulur. Çek Çek birkaç metre sürüklenerek kaldırımın üzerinde durur. O, Diyarbakır’da gördüğü bu manzara karşısında çok heyecanlanır. Bu manzara karşısında üzülmemek elde midir? Birkaç saniye önce iş bulmanın mutluluğunu yaşayan bu adam, ölümle pençeleşir. Çek Çek arabası emek, Çek Çek arabası temizlik, Çek Çek arabası acı demektir.
O, Diyarbakır’da okul teftişi yaptığı bir gün dışarıda yürürken bir manzarayla karşılaşır. Dışarıda iki bayan görür. Bunlardan biri çarşaflı, üstelik yüzü de peçeli, yanındaki ise son derece dekolte giyimlidir. Baş açık, kollar kısa, etekler diz üzerinde. Ve makyajlıdır. O buna benzer birçok manzara gördüğü için yanındaki arkadaşına: “Bak, bunlar büyük olasılıkla, ana kızdır, ” der. Arkadaşı da “Evet” der. Arkadaşına giyimler arasındaki farkı sorarak, “Örtünmek, inanç gereği ise, yanındaki genç kız neden örtünmüyor?” deyince, “Bekardır, onun için” cevabını alır. Orada genç kızlar evlenene kadar örtünmezlermiş. Dekolte giyinmek, bekarlığın ilanı gibi bir şeymiş. Genç kızlar, evlendikten kısa bir süre sonra artık kapanmaya başlar. Genç kızlara örtünme konusunda, dinsel bir hoşgörü vardır, denilebilir bence. Bu da Diyarbakır’a özgü bir giyim yaşantısını en iyi şekilde bize göstermektedir.
Yazar bir Bayram Tatili dönüşü okul yolu üzerinde çocuklar görür. Çocukların hepsi sigara içer. O, çocuklar bayram haçlıklarından sigara alıp içtiklerini düşünür. Aynı görüntülerle birkaç yerde daha karşılaşınca, ev arkadaşına durumu sorar. Çünkü ev arkadaşı buraya pek yabancı değildir. Arkadaşı, “Çocuklar o sigaraları Bayram harçlıklarıyla almamıştır, babaları vermiştir, ” der. O bu durum karşısında şaşkınlık içerisine girer. Tabi ki babalarımızın, büyüklerimizin, okuldaki öğretmenlerimizin, sigaraya karşı tepkilerini hatırlayınca şaşırmamak elde değildir. O teftişe gittiği bu okulda durumu müdüre anlatınca, müdür yardımcısı gülümser. Bayramla sigara arasında bağ kuramadığını söyleyince, müdür açıklar: “Bizde bayramda, babalar çocuklarına sigara verir, çocuklar da bunu içer, ” der. Burada çocuklar özenti için, büyüklerini taklit için sigara içmez. Çocukların tabi ki bu işte bir günahı yoktur. Suçlu olan büyüklerdir. Büyüklerin bunu normal karşılayıp, bu durum karşısında atılım yapmayarak aciz kalmalarıdır. Küçük bir çocuk tabi ki sigaranın ne kötü bir illet olduğunu, zararlarını bilmez. Bir müfettişin bu manzara karşısında ne kadar üzüldüğüne hissedebiliyorum.
Yazar Diyarbakır Dicle yolculuğunda hiç hoş olmayan bir manzara ile karşılaşır. Şehrin kanalizasyonlarından birinin Dicle’ye döküldüğünü görür. Dicle’nin karşı yakasının çöp deposu olarak kullanıldığını görür. Her araba geçişinde bir sinek bulutunun kalkması onu derinden üzer. Çöplük, taşıdığı plastik ve metal parçaları ile bazı işsizlere ekmek parası olması yanında, aynı zamanda bir sinek üretim merkezi olur. Dicle her yıl getirdiği molozları bir kenara bırakıp, kendisi bir tarafa akar. Bu molozlar üzerine ocaklar kazılarak, Diyarbakır Karpuzları ekilir. Diyarbakır Karpuzları’nın en önemli özelliği 30-40 kilo gelmeleridir. Bir katır, her yanında bir tane olmak üzere, ancak iki tane taşır. Şehre gelen önemli devlet adamları ve konuklara karpuz verilir. Böylesine büyük karpuzları almaya kimsenin gücü yetmediği için, karpuzlar dilim dilim satılırmış. Diyarbakır Karpuzu’nun diğer bir özelliği tadıdır. Tadı, güvercin gübresi ile yetiştirilmesinden kaynaklanır. Fenni gübre kullanımı bollaştıktan sonra, güvercin gübresi kullanılmaz olur ve karpuzun tadı kaçar. Bunları anlatan köylü, özellikle demiryolu geçen illerden güvercin gübresi toplayıp Diyarbakır’a getirdiklerini ve karpuz yetiştirdiklerini söyler.
Milli Eğitim Müdürlüğünde, ilçenin eğitim haritasına bakılarak gidecekleri köyler üç hatta paylaşılır. O Baraj Gölü civarındaki köyleri dolaşır. Hem bölgede hem de meslekte yeni olması, onun için pek de kolay olmaz. Bilmediği yerlere, bilmediği kişilerle, nasıl gideceğini, nerede konaklayacağını düşünürken, Milli Eğitim Müdürü telefonu kaldırır ve Şube Müdürü ile konuşmaya başlar. İşin enteresan yanı Şube Müdürünün odası koridorun diğer yanında, müdür odasının tam karşısında bulunur. Aralarındaki uzaklık en fazla beş metredir. Şube Müdürü ile yapılan görüşme dahili değil haricidir, yani parasaldır. Oysa aynı görüşme zile basılarak, görevli odaya çağırılarak da yapılamaz mı? Müfettişler, arabasız, kılavuzsuz, köylerdeki, obalardaki, mezralardaki, komlardaki okullara gidecek, birilerini yanında zorunlu konuk kalacak, müdürlerse odadan odaya dış telefonla ücretli görüşecek. Bunun ne kadar doğru olduğunu artık siz düşünün. Bir eğitimcinin bu durum karşısında üzülmesi pek doğaldır. Böyle durumlar, manzaralar karşısında Müfettişlik pek de kolay olmaz. Ama Şemsedddin Hoca böyle durumlar karşısında sakinliğini koruyarak eğitim tutkusuyla yoluna devam eder.
O teftiş yapmak üzere müdürün odasında ayrılır. Taksiyle yılan gibi yollardan dağlara tırmanarak bilinmeyenlere doğru gider. Ona, teftişe gideceği köylerden birinin imamı ve iki köylü eşlik eder. Yolculuk biter ve köye varırlar. Yazar değişik bir yolla karşılaşır. Yol köyün üzerinden geçer. En yüksekteki ev bile yola yetişmez. O daha önce birçok yola rastlar. Fakat böylesi bir yolu görünce şaşkınlık içinde kalır. “Dağ ne kadar yüksekse, yol üzerinden geçer, ” atasözü orada, “Köy ne kadar yüksekse, yol üzerinden geçer, ” olur. Köy Fırat’a akan susuz bir derenin kenarında kuruludur. Ağaçlık, hemen hemen hiç düzlüğü olmayan, dar bir düzlüğe oturur bu köy. Yağmurlu ve karlı bir günde ayağınızın kayması durumunda önce dereye, sonra Fırat’a akmak mümkündür. Mezarlık araziden verilen alana okul yapılmıştır. Yazar elinde çantası ağır ağır okula yaklaşır. Okula girip kısa bir süre dinlendikten sonra teftişe başlar. Teftişi bitirip lojmana girer. Köyün konumundan dolayı TV yayınlarını net izleyebilmek, başka bir deyimle, sesle görüntüyü bir arada istenilen düzeyde bulabilmek pek de kolay olmaz. Yazarın dikkatini çeken evlerde iki TV olmasıdır. Biri çok , diğeri iki renklidir. Öğretmen arkadaşı renkli TV’yi görüntüye, renksiz TV’yi sese ayarlar. Bence pratik zeka denen şey bu olmalıdır.
Yazar bir soruşturma konusuna tanık olur. Öğretmenlerin okulda olmadığı bir gün köyün muhtarı, okulun su deposunu alıp evine götürür. Öğretmen depoyu geri getirmesini söyler ve muhtar ile tartışır. Sırf bunun yüzünde öğretmen arkadaş muhtar tarafından, sudan bahanelerle şikayet edilir Kaymakamlığa. Yani anlayacağınız öğretmen, mühendislerle iyi ilişki kurup, okula bir su deposu kazandırmanın ve binbir güçlükle okula getirmenin ödülünü alır böylece (!)
Öğretmen arkadaşın diğer bir suçu da elektrikten anlamasıdır. Öğretmen köyün sık sık arıza yapan elektrik trafosunu onarır ve köylüleri karanlıktan kurtarır. Bu da iyiliğe geçmez. Yine şikayet edilir sudan bahanelerle. Elektrik arızası ile öğretmeni şikayet etmek arasında ilişki kurmak pek de kolay olmaz ama durum şudur: Elektrik arızası olduğu zaman, muhtar kendi arabasıyla ilçeye gider TEK’ten eleman getirir, arıza giderildikten sonra onu geri götürür. Böylece muhtar buna karşılık köy bütçesinden para alır. Bizim öğretmen arızayı giderince para alamaz duruma gelir ve bu muhtarı rahatsız etmeye başlar. Ayrıca öğretmen arkadaşın bir suçu daha vardır. O da kendi arabasıyla ilçeye gidip gelirken, köylüleri almaktır. Böylece muhtarın yolcuları ve geliri azalır. Muhtar öğretmen hakkında bir şikayet dilekçesi hazırlar. Öğretmenin dolmuşçuluk yaptığını, devlet memurlarının esas görevlerinin dışında bir iş yapamayacaklarını belirterek, şikayette bulunur. Acaba gerçekten şikayet edilmesi gereken kimdir? Bir tarafta eğitim adına, geleceğin pırlantaları için zor koşullar altında fedakar bir öğretmen; diğer tarafta kendi kesesini düşünen acımasız, eğitimden yoksun bir devlet adamı olan muhtar.
Yazar okul teftişi için öğretmen arkadaşıyla tekrar uzun yollara düşer. Tabi pek kolay olmaz okula varmak. Yazar, uzun, yorucu bir yolculuktan sonra köye varır. Köyü görünce şaşkınlık içinde kalır. Çünkü baraj yolunda biten bir yol görür. Öğretmen arkadaşı ona, barajdan önce orada bir köy bulunduğunu, köyün kamulaştırıldığını ve köylerin göçürüldüğünü, barajın kapaklarının indirilmesiyle köyün sular altında kaldığını anlatır. Yazar şaşkınlık içinde manzaraya bakar. Sudan başka bir şey görmez. O inişli çıkışlı dağ yolunda okula varmak için yürümeye devam eder. Yazar yoluna devam ederken coşkun bir dereyle karşı karşıya kalır.
Bu dereden karşıya geçmesi gerekir. Elinde çantası dosyası olan bir müfettiş için bu coşkun dereden geçmek kolay olmaz. Dereden karşıya geçmek için doğal bir köprü bulunur, fakat bu köprü bildiğimiz demir köprülerden değildir. Bu köprü, çınar ağacından oluşur ve çınar dereyi enlemesine keser. Yanında ve karşısında diğer ağaçlar var. Bu ağaçlar kokuluk görevi yapar. Çınar derenin orta yerinde biter. Asıl sorun burada başlar. Yazar, yandaki ve üsteki ağaçlardan tutunarak yürür ve karşıya atlar. Yazar bir saatten fazla -son yarım saati de oldukça dik olmak üzere – yürüdükten sonra köye varır. O, teftiş edeceği okula gittiği zaman, okulda iki derslik ve bir dersliğin yarısını doldurmayacak kadar öğrenci görür. Ders teftişinden sonra, yönetim defterlerini kontrol eder. Defterler arasında iki tane kütük defteri gelir. Müfettiş neden iki defter olduğunu sorar. Öğretmen, defterin birinin yolun sonunda, görülmeyen, sular altında kalan köyün ilkokuluna ait olduğunu söyler. Köy sular altında kalmaya başlayınca, köylüler öğrenci kütük defterini getirip bu okula bırakmışlar. İşte bir okuldan kalan tek belge bu defterdir.
Yazar, bir teftiş gezisinde de, okula girip müdür odasına geçince, masanın üzerinde küçük bir daktilo görür. O, bu daktilo ne gezer burada, diye sorunca, öğretmen; “Hocam burada bir kooperatif varmış. Köylülerin çoğu Mersin’e göçünce, kooperatif dağılmış. Kalanlar da, daktiloyu getirip okula teslim etmişler, ” der. Terk edilen evlerin damları çökme vaziyetindedir. Kerpiç duvarların bir kısmı çökmüş, kalanı da çökmek üzeredir. Muhtemelen bir-iki yıl içinde, kalan köylüler de göçecek ve toprak evler yıkılıp, toprağa karışacaktır. İşte, köyden kalan tek kanıt ise daktilo olacaktır. Yazar teftişini yaparken okul içerisinde bir ilaç dolabı görür. Öğretmene bu dolabı nerden temin ettiniz diye sorunca, Seyit Öğretmen; “Hocam buraya bir sağlık ocağı açılmış. Fakat köy uzak diye, ne ebe, ne de hemşire durdurmak mümkün olabilmiş. Gelen gitmiş, giden gelmemiş bir daha. Derken, kadroyu ilçe merkezine almışlar. Bu dolabı da okula vermişler, ” diyor. İşte bir sağlık ocağından kalan tek Demirbaş’tı bu ilaç dolabı.
Yazar burada teftişini bitirdikten sonra başka bir köye geçer. Dört saatlik bir yürüyüşten sonra, kısa aralıklarla sık sık nefeslenir. Yazarın yürüdüğü yolda güzel manzaralarla karşılaşması, biraz olsun yorgunluğunu azaltır. Sanırım bir müfettişi yoran teftişleri değil, uçsuz uzanan yollar olsa gerek.
Yazar yine teftiş için yolların yolcusu olur. Öğretmen arkadaşıyla birlikte okula varır. Okulda öğretmeni başarılı bulunca güne rahat başlamanın sevincini yaşar. Bir müfettişi mutlu etmek pek de zor değildir. Onlar, temiz bir sınıf, günlük planlar üzerine çalışıp öğrencilerine en iyi eğitimi verme gayreti gösteren öğretmenler gördükleri zaman, tüm yorgunluklarını unuturlar.
Yazar köylülerden büyük bir sıcaklık görür. Bu ona ayrı bir mutluluk verir. Yazar kimi zaman köylülerin, kimi zaman da öğretmen arkadaşların yatılı misafiri olur. O, teftişi esnasında değişik bir okul manzarasıyla karşı karşıya kalır. Az öğrencisi, tek öğretmeni olan bir okula varır. Okulun önünde, dama tutturulmuş, bayrak direği görevini yapan kuru bir kavak görür. Kavağın gönder görevini yaptığını, ucundaki iplik makarasından ve buraya kadar uzan ipten anlar. Okulun üç duvarı, bir kapısı, iki penceresi vardır. Taştan yapılmış, sıvasız, toprak damlı, yerden yüksekliği ancak iki buçuk metre olan binan okul olduğunu, okul yazan levhayla, çocuk sesleri anlatır. O, basamak görevi yapan bir taşa basarak okula, yani dersliğe girer. (Çünkü okul dediğimiz yer bir derslikten ibarettir.) Tavanın yüksekliği, müfettişin boyu kadardır. Yürürken sürekli başını eğmek zorunda kalır. Yazar okulun üç duvarlı olmasını teftiş sırasında öğrenir. Dördüncü duvar, dağın oyulmasıyla meydana gelmiştir. Böylece hem duvara gerek kalmamış, hem de okul yeri sağlanmıştır. 70-80 derecelik eğime sahip bir yerde okul yapmak pek kolay değildir. Evler, okullar bu eğim üzerine kurulmuştur. Okulun tabanı da damı gibi topraktır. Sıralar derme çatma. Derslikten bir kapı açılır yan tarafa. Burası da öğretmen evidir. Yazar içerden gelen seslerden öğretmenin eşinin ve çocuğunu evde olduğunu anlar. Öğretmeni başarılı bulur.
Diyarbakır’da görev yapan öğretmenler de eğitim yolunda, gurbet ellerde, sıkıntı yaşarlar. Fakat onların en büyük sıkıntısı, yalnızlıktır. Yazar, Şubat tatili arifesi bir öğretmenle karşılaşır. Öğretmen kız kardeşiyle birlikte kalır. Yazar, onlara tatil dönüşü tekrar dönüp dönmeyeceklerini sorar: Öğretmenin kardeşi, “Burada çok yalnız kalıyorum, kesinlikle hayır!” der. Yalnızlık sıkıntısı çekenler, sadece öğretmenler ve kardeşleri değildir şüphesiz. Bir de eşleri ve çocukları vardır. Eşleri yalnızlığı kabullenmiştir de çocuklar için büyük bir sorundur. Anne baba derste iken, çocuklar oynamaya mahkum edilir. Yazar, Karadenizli bir öğretmenin iki çocuğunun, anne babalarının ısrarlarına rağmen yanından ayrılmadıklarını, kendisine çok yakın bir akraba gibi davrandıklarını hatırlar.
“Bilmezler yalnız yaşamayanlar.
Nasıl korku verir sessizlik insana.
İnsan nasıl konuşur kendisiyle?
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.”
Diyarbakır’da hafta sonları, hava serinleyinceye kadar sıkıcı geçer. Uykuyla da olmaz her Pazar. Birilerini görebilmek, sesini duyabilmek için TV’nin anahtarına dokunulur. Yalnızlığı yaşamayan nasıl bilsin ki. Yalnızlığı öğretmenlere, müfettişlere (haftalarca, aylarca, yıllarca yalnızlık yaşayanlara) sormak gerek. “Kavun acısı ne ki, Yalnızlık Acısı”nın yanında!...”
Şemseddin Koçak teftiş için durmak bilmeden okulları teftiş eder. Müfettişlerin köye gidişleri bir tören gibidir. Nasıl bir tören birçok işlem gerektirirse, onların da teftiş için okullara gidişi, birçok işlem gerektirir. Bir köye ilk defa, hele, daha da önemlisi bir bölgeye –ilk defa- gidiyorsanız, yapacağınız birçok işlem var, demektir. Bu işlemler, hiç bilmediğiniz bir yerde, bir adresi bulmak için yaptığınız “sürekli soru sormak” işlemleridir. Soru sorma işlemleri ilçe garajını sormakla başlar. Garajda arabanın kalkış saati ile kaç saatte ilçeye varacağı sorulur. Köy arabalarının bulunduğu yere (garaja) gelir, kapatana, ne zaman kalkacağını sorarsınız. Daha siz sorularınıza karşılık almadan, karşı tarafın soruları başlar. Siz müfettiş misiniz, sorusuna rahat karşılık verilir de, “Devlet size niçin araba vermiyor?” ya da “Devlet size araba vermiyor mu?” sorusuna hiçbir zaman karşılık veremezsiniz. Verseniz suçlu olursunuz; vermezseniz rahatsız olursunuz. O köye vardığı zaman epeyce rahatlar. Arabada köyü, okulu, öğretmeni ve de en önemlisi karşılaşacağı sürprizleri düşünür. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, ya bir de o hafta teftişe çıkmak canınız istemiyorsa?... Müfettişlikte “Bu hafta canım teftişe çıkmak istemiyor, ” gibi bir özür yoktur. Olamaz da. Çünkü müfettiş asker gibidir. Ne yorulur, ne hastalanır. Verilen görevi “kat’i surette” yerine getirir.
Yazar gittiği köylerde bazı müfettişlerin, ulaşım sorunundan dolayı atlarla uzun yollar aşarak teftiş yaptıklarına şahit olur. Müfettişler çoğunlukla “taban otobüsleri”ni tercih ederler. Çünkü öyle sarp yerler vardır ki, araba bulma şansınız olsa dahi oraya gidemezsiniz. Müfettişlerin tercihi de yürüyerek teftiş etmektir. Bu kolay olmasa da bir müfettiş için, başta ekonomik olması, pratik olması, çevreyi tanıma imkanı sağlaması bakımından önemelidir. Bir müfettiş günde kaç saat taban otobüsüyle seyahat eder derseniz, Şemseddin Hoca için sekiz saattir. Taban otobüsleriyle yolculuk yapmanın olumsuz yanı köpeklerin sizi rahatsız etmesidir. Müfettişin bir köyle ilişkisi, diğer bir köye ya da okula varana dek sürer.
Bir gün bir meslektaşı “Bir köy ağasının, kendilerinden, köyüne bir bayan öğretmen verilmesi isteğinde bulunduğunu” söyler. Yazar ilk başta hayret etmez. Belki çocuklarının, “toplumsal yönden gelişmiş” olarak yetişmeleri için düşünmüştür, der kendi kendine. Ağa isteğinin gerekçesini anlatır: “Bizim karılar çok cahil. Ne konuşmasını biliyorlar, ne de insanla ilgilenmesini. İnsan karısını yanına alarak bir meclise katılamıyor. Haydi, biz bu durumu az çok idare ediyoruz da onlar hiç beceremiyor, ” der. (Öyle ya, hanımları da az çok okumuş bürokratların bulunduğu toplantılarda, meclislerde, en fazla ilkokulu okumuş bir köylü kızı -Ağa eşi de olsa- ne konuşabilirdi ki? Ortalığı nasıl idare edebilirdi ki? İşte bu nedenle “okumuş” bir bayanla evlenmek isteğinde bulunur. Ağa üstelik evli ve çocuk babasıdır. Ağa bunları ister de hiç karşı tarafın düşüncesini dikkate almaz. Ağa tek taraflı düşünür. Ağanın Milli Eğitimdeki yöneticilerin birçoğuyla arası vardır. Ondan bu isteğini rahatlıkla iletir. Ne de olsa koskoca köyün ağasıdır, istediği şeyin olmasını ister. Ağaların ekonomik güçleri yanında, siyasi güçlerinin de olduğu göz önüne alınırsa, yöneticilerle bu konunun konuşulması kolay olur. Hoca, ağaya sorar: “Peki bu bayan öğretmenin gönlünü nasıl yapacaksın?” der. Bunun üzerine ağa; “Siz bir verin gerisi kolay. Ben ona köyde her türlü hizmet yaparak, gönlünü ederim. Daha da olmazsa, çevrem geniş, onlardan yararlanırım, ” der. Bu şu demektir: “İsteği ile olmazsa, isteğimle olur.”
Yazar, ağanın bu isteği ve düşünceleri arasında şaşır ve karmakarışık duygularla içten içe üzülür. Eğitici bir insanın, böyle zihniyete sahip insanlarla karşılaşması pek kolay değildir. Bunu için, anlaşılan köydeki insanlarında teftişten geçmesi gerekir.
1996 yılında ilkokul öğretmeni atamak için, her türlü dört yıllık yüksekokul mezunlarının kabul edildiği günlerde, yine Ağanın biri sık sık Milli Eğitime uğrar ve köyüne Veterinerlik çıkışlı bir ilkokul öğretmenin verilmesini ister. Ağanın bunu sık sık dile getirmesi, yöneticilerin dikkatini çeker ve bir gün, “Ağam, neden Veteriner öğretmeni bu kadar çok istiyorsun?” derler. Ağa gayet rahat bir şekilde, “Benim ineklerim var, köye her zaman veteriner getirip-götürmek sorun oluyor da ondan” der. (Öyle ya Veterinerlik çıkışlı bir kişi, hem ilkokul öğretmenliği, hem de veterinerliği neden birlikte yapmasın?) Ağa sonunda resmi nikahsız bir şekilde bir hocayla evlenir. Ağa evlendikten sonra, iki gün eşini okula götürür. Hanım ben seni her gün okula götürüp getiremem, der. Bu işten ne kadar maaş alıyorsan, ben veririm, diyip meslekten istifa ettirir. Ağa denilen kişi sadece kendi işlerinin görülmesi için, bir eğitim çınarını keser. Yazar bu manzaralar karşısında, öğretmenleri teftiş ettikçe, daha birçok öğretmenin farklı meslek gruplarına mensup kişilerle, üstelik resmi nikahsız ve kuma olarak evlendiklerini görür.
“Erken kalkan çok yol alır.” Bu söz bir müfettiş için çok ama çok önemlidir. Erken gelmek, hatta çalışma saati başlamadan önce gelmek, ilköğretim müfettişliğinde önemli bir ilkedir. Çünkü erken gelmek, ilçeye kalkan ilk arabayla gitmek ve işleri bitirip, son arabayla dönebilmek, demektir. Zor koşullar altında, günlerce köy köy dolaşarak -üstelik bunun çoğunu yaya olarak-köpeklerin saldırısına maruz kalan müfettişlerin, Milli Eğitim Müdürlüğünde pek değerlerinin olmaması yazarı çok üzer. Bir dairede en fazla üç müdür yardımcısı veya Şube Müdürü bir odada otururken, 24 müfettiş bir odada oturur. Toplantı için bir araya gelmek istediklerinde, sandalyeler yetersiz kalır. Yazar gittiği okullarda, müdürlerin lüks olmasa bile döşenmiş odaları, büyükçe masaları, koltukları olduğunu görür. Bunların hiçbiri müfettiş odasında yoktur. Başka bir deyimle müfettişlerin makamı yoktur. Onların en büyük makamları yollarıdır. Müfettişlerin sadece, makamları olmasa iyi. Neleri var ki? Örneğin dairede hiçbir odacı sizden söz dinlemez. Hatta çaycılar bile. Yanınıza gelen konuklarınıza çay ikram edebilmek için iki-üç kez çay ocağına gitmeniz gerekir. Bazen de çay gelene kadar, konuklarınız gider. Doğunun en ücra köşelerinde gece gündüz demeden, uykuyu unutan, saatlerce dağ tepe aşan bir müfettişin değeri böyle mi olmalıdır?
Bazı insanlar, Müfettişi ellerinde siyah çantalar, altlarında arabalar, öğretmenevinde okey oynayan bir insan olarak bilir. Fakat gerçek olan bunun tam tersidir. Müfettiş okulda kırılan bir camın soruşturmasını dahi yapar. Lisede öğrencinin birİ camı kırar. Okul müdürü Milli Eğitime bildirir. Milli Eğitim Müdürü de, olayı soruşturmak için hemen bir İlköğretim Müfettişi görevlendirir. Müfettiş tanıkları arar, bulur, ifadelerini alır. Kırılan bir camı, bir müfettişin soruşturması, tuhaf değil midir? Sonuç oysaki sıradan bir “disiplin” olayıdır. Okullarda her yıl binlerce camın kırıldığı, bunları da müfettişlerin soruşturacağı düşünülürse, müfettişlerin hangi asli görevini yapmaları beklenir? İşin diğer ilginç yanı ise, lisede bir müdür olmak üzere, tam dört tane yönetici vardır. Bu yöneticiler, okullarında kırılan bir cam olayını çözemeyip, durumu Milli Eğitime bildiriyorsa, Milli Eğitim de olayı İlköğretim Müfettişlerine gönderiyorsa, Okul ve Milli Eğitim Müdürlüğü yöneticilerinin (müdür yardımcıları ile şube müdürlerinin) ne yaptıkları, hangi görevleri yerine getirdikleri, nasıl açıklanabilir?
Müfettişin görevi sadece bunla da kalmaz. Arkadaşına “sevgi” dolu mektuplar yazan öğretmeni soruşturmak için görevlendirilir. Sevdiği arkadaşına “sevgi” mektupları yazan bir bayan öğretmen, kayınvalide adayı tarafından, mektuplarla birlikte Milli Eğitim Müdürlüğüne şikayet edilir. Milli Eğitim Müdürü de, mektupları, şikayet dilekçesi ile birlikte ilköğretim müfettişlerinden birine yollar ve olayı inceleyip soruşturmasını emreder. Olayın yasal boyutları bir yana, bu tip mektupların okunması, birçok kişiye duyurulması, hangi insanı değerle bağdaşır? Karşı cinse hiç mi ilgi duyulmaz? Hiç mi duygularınız olmaz? Ortada hiçbir adli ve idari durum yokken, bir kişinin mektuplarını okumak ve el koymak, Anayasal bir suç değil midir? İnceleme-soruşturma yapan müfettiş bu durum karşısında, Anayasayı mı savunsun, yoksa Milli Eğitim Müdürünün verdiği emri mi yerine getirsin?
Yine bir gün, Karayollarında malzeme alımıyla ilgili yapılan yolsuzlukları soruşturmak üzere, Valilikçe, İl İdaresi Kanununa dayanılarak, İlköğretim Müfettişleri görevlendirilir. Bu örneklerin, “eğitim, öğretim, öğretmen, okul” ile ilişkileri kurulabilir de, Karayollarının İlköğretim Müfettişleriyle nasıl bir bağı olabilir? Soruşturma konusunda zaten “eğitimle” ilgili bir şey yoktur. Bununla müfettişlerin görevi bitse yine iyi.
Pavyonlarla ilgili bir konuyu soruşturmak, için: Evet, yanlış okumadınız. “Pavyonlarla ilgili bir konuyu soruşturmak” da, İlköğretim Müfettişlerinin görev alanı içine girebilmiştir.
İlköğretim Müfettişleri ne yapıyor ki? Çanta ellerinde ancak geziyorlar. Bir de Öğretmenevlerinde okey, kağıt oynuyorlar, diyenlere, İlköğretim Müfettişlerinin neler yaptıklarını yazarın anıları çok iyi anlatmaktadır.
Yazar gittiği okullar içerinde güzel bir okulla karşılaşır. İlk kez gitmesine rağmen, çatlayan kaldırımları, dökülmeye başlayan sıvaları, menteşelerinin taşıyamaz olduğu bordro renkli pencere kepenkleri ve renkleri kararmış kiremitleriyle bu okul ona çok tanıdık gelir. Yazar sımsıcak duygular içerisine girer. Çünkü her şey tanıdıktır ona. Ama bu sıcaklığın nedenini bulabilmiş değildir. Yazar teftişe başlar. Sınıfta yürürken, gıcır gıcır tahta seslerini duyunca, galiba “Buldum, işte bu benim yirmi beş yıl önceki okulum!” der. Yazar bir nostalji esrikliği yaşar. Bu anıdan anlaşıyor ki Şemseddin Koçak, Müfettişlik yıllarında pek de kolay sınavlardan geçmemiştir. O, yaşadığı tanık olduğu olayları tüm çıplaklığıyla bizlere anlatmaktadır. Umarım bu anıyı okuyanlar, bir müfettişin o dönemlerde yaşadıklarını içten hisseder.
Saygılarımla.
Emrah Karaman