- Kategori
- Sağlıklı Yaşam
Kelebekler beyaz giyer

Saat geceyarısını biraz geçmiş olmalı, hastane koridorlarını turluyorum, yüzüm; kirli yeşili, granit taşlarının parlayan aksinde belli belirsiz.Kaç saattir beklediğimin bile farkında değilim. Saate bakmak aklıma bile gelmiyor, sadece takırdayan ayak seslerimi işitiyorum. Bekleyen hastaların uğultuları, ayak seslerimin içinde boğulup gidiyor.Arada bir, yenidoğan servisinden gelen bebek ağlamaları bozuyor yelkovanın ki kadar düzenli olan ayak atışlarımı, hiçbir şey göremeyeceğimi bile bile, kafamı çeviriyorum o tarafa. Şimdi o sesler daha yakın çınlıyor kulağımda.Gecenin karanlığını ve sessizliğini parçalayan siren sesi duyuluyor ötelerden. Gittikçe yaklaşıyor, yaklaşıyor.Artık beynimde ötüyor siren.İçinden kaç kişinin indiğini bile sayamıyorum, Taksim-Kadıköy otobüslerini andırırcasına, balık istifi yapılmış, bir ambulansın alamayacağı kadar insan iniyor.Sonra birer birer sedyeler yanaşıyor kapı önüne.Kucaklarda sarılmış çocuklar var, kimin, kim olduğu belli değil.Acil önünde koşuşturmalar başlıyor, hemşirelerin, hastabakıcıların ve hekimin gözlerinden durumun vahim olduğunu hissediyorum.Acil servisin kapısı bir türlü kapanmıyor, arkadan ittikçe açılıyor,Çaresiz seyrediyorum.
Gelenlerden birisi 1,5 yaşında bir kız çocuğu, yaşamak için direnen kalbi beş dakika önce paydos demiş hayata, Atmıyor artık, yüreği.Hekimin parmakları birleşiyor küçük göğsünde. Sönen yüreğini geri almak pahasına peşpeşe bastırıyor, yanı başında bekleyen Azrail’in kollarından çekip çıkarmak için hayata..
“Kaybettik” sesleri yankılanıyor servisin duvarlarında.Anne ve babanın çaresizlik içindeki bakışlarını görüyorum, ne olduğunun henüz farkında olamayacak kadar kimsesizlik içindeler.İçeriden gelecek haberde kulakları. Sanıyorlar ki, yaşıyor, sanıyorlar ki, bir süre sonra, güle oynaya çıkacak hastanenin taş kesen koridorlarından.Taş kesense ben ve koridor boşluğunda buğulanmış gözlerle anne ve babanın dramını seyreden yürekler sadece.Zaman duruyor birden, o sahne çivileniyor gözlerimize.Bekliyoruz sadece...
Bir polis geliyor, elinde klasör, doldurulacak bir sürü bürokratik belge.Babayı alıyorlar odaya, o anda fırtınalar patlıyor içimde ardarda. Benliğimi altüst eden bir dalga kopuyor, başım yerlere, ayaklarımın üstüne düşüyor.Annenin feryadı koridorlarda yankılanıyor bu kez, “Ölüm yuvan yıkılsınnnnnn!..”
Yuvası yıkılan ölüm olsa keşke.Zorlukla çıkartıyorlar anneyi odadan, kim teskin edecek ki onu? Çaresizlik ve yokluğun, yoksulluğun belini büktüğü, her halinden belli olan baba mı?Aynı ambulansta bulunan diğer kadın sarılıyor kollarına, dışarı alıyorlar.Polis sorular soruyor, doldurulacak o kadar çok boşluk var ki, polis; sordukça bunalıyor, sıkılıyor, üzülüyor.Ama görev bu yapılacak!..
Diyorum içimden, “git şu polise, söylenecekleri sen söyle.”
“Suçluları mı yazacaksın, al sana suçlu”
“Sivas’ın 150 kilometre ötesinden, 11 tane uzman doktorun bulunduğu bir hastanede bir uzmanı nöbete bırakamayan, başhekimden başla, bir ambulansa 8-10 kişiyi tıkabasa dolduran görevlinin yakasını tut, al sana suçlu”
Kime ne diyeceksin ki?
Dünyaya geldiği günkü masumluğu içinde, beyaz bezlere sarılarak teslim ediliyor cansız bedeni, sağlık görevlisinin zimmet defterine.Hastane kayıtlarına bir “EX” daha yazılıyor, kırılasıca kalemle.Ambulansın çalışan motoru bozuyor sessizliği, sonra karanlığa kaybolup gidiyorlar, onlara göre büyük şehrin sokaklarından.
Tam o sırada bir kelebek giriyor koridorun açık kapısından.Kanat çırparak düşmemeye çalışıyor, nafile.Kanat çırptıkça çarpıyor bir yerlere, çarptıkça çırpınıyor.Sonra oda kaybolup gidiyor.
Saatime bakıyorum 3’ü biraz geçiyor, birden şehir zifiri karanlığa kesiliyor.Tedaş’a mı kızayım, kapısında The Ministry Of Health Of Türkiye” yazan Of Türkiye’me mi?
“Yaşamak hakkı değil miydi?”, diye soruyorum kendime.
“Ama beyaz bir kelebek kadar olmamalıydı” diye cevaplıyorum..