- Kategori
- Bayramlar
Kesmeyin kurban olayım…

Ben sakatat yemem. Çok sınırlı miktarda kırmızı et yerim ama yıllardır ciğer, beyin, dalak işkembe vs. ağzıma sürmem. Bunun bir nedeni var elbette…
Çocukluğumun geçtiği o kocaman bahçeli evde yaşadıklarıma dair en çok hatırladıklarım bayram günleridir. Özellikle de Kurban Bayramı… Bayramdan birkaç ay önce iki tane kuzu alınır ve bayram gününe kadar güzelce beslenirdi. Babam Hacı da olmuş, dinine düşkün, namaz kılan, oruç tutan, zekât veren, her türlü dini vecibeyi yerine getiren biriydi. Dolayısıyla bizim evde kurban kesilmeyen bayram yoktu.
Eve getirilen kuzulardan bir tanesini seçerdim. “Bu benim kuzum…” Babam hemen uyarılara başlardı. “Bayramda kesilecek ama unutma.” Aklıma bile getirmezdim kesileceğini. Daha önceki bayramlardan tecrübeliydim gerçi, ne kadar yalvarıp yakarsam da babam keserdi, sağ bırakmazdı. Çünkü o kuzuları kurbanlık niyetine almıştı, uzun süre bakacak yerimiz de yoktu. Geçici olarak kümeste kalırlardı. Sanıyorum bayramlar kış aylarına denk gelmiyordu. Çünkü bahçede kuzularla koşup oynayabiliyordum. Bizim kuzular aradan 1 ay geçince koyun oluverirlerdi. Annelerine çocukları hiç büyümemiş gelir ya, ben de öyle koyunları öperek sevmeye devam ederdim. Bir yandan da çok titiz bir çocuk olduğum için her gün koyunumun yüzünü yıkardım. Beni görünce koşa koşa gelir, ama elimde su kabı varsa kaçardı. Su kabını arkama saklar, gelir gelmez kafaya bocalardım. Zavallıcık herhalde yüzü yıkanan koyun olarak hayvanlar tarihine geçmiştir. Koyunların da bir köpek gibi sahibini ayırt ettiğini bilir misiniz? Bahçeye oturduğum zaman, ön ayaklarını omzuma atar, yanağını yanağıma koyar, ben ağırlığına dayanabildiğim kadar da öylece kalırdı. Elimle kepekli karpuz kabukları yedirir, ağaçlardan özenle topladığım yaprakları verirdim. İşte bu adı Karagöz olan ki, gözlerinin çevresinde çok güzel siyah hareler vardı, koyunumun kesilmemesi için gerçekten büyük mücadele verdim. Hatta öyle ki, diğerini kes bu kalsın diye babama yalvardım. Adamcağız da üzülüyordu, o da elleriyle bakmıştı hayvanlara ama onun kesmemek gibi bir düşüncesi hiç olamazdı. “Kızım yalnız durmaz bunlar, sabah akşam bağırır, baş edemeyiz” diyordu. “Koyun bu, eninde sonunda kesmek gerekir” diye izahlarda bulunuyordu. Kendi elleriyle kesecekti. Babamı çok seviyordum, ona kızamıyordum ama için için kan ağlıyordum. Şimdiye kadarkiler içinde en çok Karagöz’ü sevmiştim galiba. Sonunda evden uzaklaşmakta bulduk çareyi. Eve döndüğümde mutfakta başını gördüm. Annem öylece başı bırakmış tepsi içine. İşte ogün bugündür, kelle, işkembe, sakatat ağzıma süremem. O bayramdan sonra uzun süre et de yemedim. Hatta ailede adım “et yemez”e çıktı. Sonra sonra et yemeye başladım.
Kurban Bayramı diye bir bayram hiç olmasa keşke. Toplu halde kıyım işleminden başka bir şey değil. Onun yerine ihtiyaç sahiplerine yardım yapılabilir pekala. Hem uzmanlar kırmızı et yemenin sağlıklı olmadığını söyleyip duruyorlar. Hem hayvanların öleceğini bilmediklerine inanmıyorum ben. Onlar da ölümü hissediyorlar. Hissetmeseler öyle acı acı melerler mi hiç?