- Kategori
- Haber
Kıbrıs barışı ...

Rum politikası, Adanın Yunanistan’a bağlanması konusunda ayrışsa da, olası bir Birleşik Cumhuriyet’te, Kıbrıs Türklerini, Avrupa Birliği üzerinden "ikinci sınıf vatandaşlığa" indirgemede birleşmektedir.
Belli ki, Rum ve Yunanlılar açısından Helen egemenliği dışındaki her durum ve sonuç “bölünmedir”. Bu öylesine böyledir ki, halen sürmekte olan süreçte, Rum liderliği, “tarihin tekerrür etmesi” kuşkularını giderecek hiçbir dayanağı ortaya koymaksızın, Türkiye Cumhuriyeti’nin garantisi ve güvencesini ortadan kaldırmak istemektedirler.
O mantıkla, 1959 Zürih ve Londra antlaşmalarına dayanarak Ada’ya barışı getiren ve 1963’ten beri uygulanan soykırımın önüne geçen Harekatın sonucunda KKTC’nin kurulmasını da “bölünme” olarak algılar ve Türk askerini de “işgalci” olarak tanıtırlar.
Oysa Türkiye’nin Kıbrıs Türklerinin bağımsız, özgür yaşamaları bir yana “yaşama haklarının” korunması konusunda güvence veremez hale getirildiği herhangi bir aşama, Türkiye’nin Akdeniz ve Ege’de kendisini adeta hapsederek, kendi güvenliğinin de tehlikeye düştüğü bir aşama olabilecektir.
Onun için Barış harekatının 35. yıldönümünde “Barış Harekâtı, Kıbrıs Türk Halkını zulümden kurtararak, özgürlük ve refaha kavuşturduğu gibi, bölgemizde barışı, istikrarı da güçlendirmiştir.” denilmektedir.
Adanın ortak bir uygarlığı vardır; doğrudur. Ancak Ada’da yaşayan Türklerin oluşturduğu uygarlık en az Rumlarınki kadar köklüdür. Arşivciler Derneği’nin özverili çabalarla yaptığı ve dergilerinden de açıkladıklarına göre Osmanlı’dan bu yana vakfiyeler ve kişisel taşınmaz mülkler konusunda Türkler “borçlu değil alacaklı” çıkmaktadır.
KKTC yıllardır en koyu ambargoya karşılık ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bir başka doğru, Türkiye’nin olanak olduğunca Kıbrıs Türklerine ekonomik “destek” olmaya çalıştığıdır. Buna değer oldukları o ambargoya direnmelerinden ve iş yaşamında başarılar sergilemelerinden de bellidir.
Buna karşılık, su kullanımı konusunda sıkıştırılmaya çalışılmakta, petrol arama hakları dumura uğratılmak istenmekte ve nihayet “limanlarını açmaları”, yine tek yanlı bir diyete dönüştürülmeye çalışılmaktadır.
Unutulmasın ki, bir arada yaşama koşullarını kundaklayanlar Türkler değildir. Akdeniz’de gerçek ve kalıcı barışı en çok isteyenlerin başında Kıbrıslı Türklerin geldiğine eminim. Ancak verili koşullarda, Rum ve Türkler için -ve benzer öyküsü olan toplumlar için- barışın istikrarı, eşit haklara sahip iki toplumlu, iki kesimli bir yapıya işaret etmektedir.
Ege’de bir denizin ayırdığı ama tarihin ortaklaştırdığı pek çok birikimi de olan, Türklerin ve Yunanlıların, insan kardeşleri olarak barış, refah ve esenlik içinde yaşamalarını dilerim.