- Kategori
- Balıkçılık
Kırmızı benekli alabalık

Alabalık avlamaya gideceğiz, bu işten anlayanlar bilir alabalık avlamak her babayiğidin harcı değildir, bu yüzden ben şimdiye kadar hiç yakalayamadım!
İstikamet Çilongoz, taşlı tozlu engebeli yolları aşıyoruz, benim araba yeni içim gidiyor ama ne yaparsın!
Ormanın içinde bir yere geliyoruz, bundan sonrasına araba gitmiyor, grubumuz dört kişi Olcay, Olcay’ın kayınpederi bir de Binkılıç’tan Ersen.
Ersen “susun bir saniye” diyor.
Susuyoruz, hiç alabalık avlamadım ya işin çelebisiyim, ne derlerse yapacağım.
Sus; sus!
Konuş; konuş!
—Ne oldu? <ı>
—Dereyi arıyoruz
—Siz dereyi bilmiyor musunuz?
—Buraları bilmiyoruz. İlk defa geldik. (Anam anam garip anam!)
—Sürekli gittiğiniz yere niye gelmedik.
—Bugün cumartesi... Orası kalabalıktır.ı>
İçimden; keşke hafta içi gelseydik diyorum.
Sessizlik ve dinleme devam ediyor bu arada orman içinde tam tekmil balık takımları elimizde yürümeye başlıyoruz.
“Burada karaca da olur domuz da ” diyor Ersen, bu cümleden sonra benim gözler dört açılıyor.
Biraz yürüdükten sonra uzaklardan bir su şırıltısı geliyor… “Tamam” diyorlar “bulduk”, adımlar yokuş aşağı hızlanıyor zemin kuru ağaç ve yapraklarla kaplı. Bu yüzden çukurları fark edemiyoruz, çok geçmeden benim sağ ayağım kalçama kadar çukura gömülüyor…
Her yer Ali, kamış, balık takımı kesiliyor. Okkalı bir küfür ediyorum. Hani şu “Günyüzü” görmemiş dediklerinden, arkadaşlar sağ olsun gelip beni topluyor...
İniş devam ediyor, biraz sonra Olcay düşüyor, hadi onu da topluyoruz.
Yaklaşık yarım saatlik bir inişten sonra kayaların arasından, şırıltısını duyduğumuz dere gözüküyor. “Bu şırıltı bu dereden mi” geliyor diyorum incecik bir şey, alabalık bunu neresinde olacaksa?
Sigara molası veriyoruz alabalık üzerine konuşmalar başlıyor, “yabani alabalığın kırmızı çilli olduğu çok uyanık bir balık olduğu tutarken avcının gölgesinin kesinlikle suyun üzerine düşmemesi” gerektiği bana açıklanıyor. En aptal sazanları bile yakalayamayan ben!
Kendimizi balıklara göstermemek için dağılıyoruz. Ortamda operasyon sessizliği var…
Solucanı takıp, oltayı akıntının en yoğun olduğu yere atıyorum. Yaklaşık bir saat haybeye uğraşıyorum. O sırada ayağım kayıyor ve dereye düşüyorum derin değil ama buz gibi!
Dereden çıkıp irice bir kayaya oturuyorum, ağlamak üzereyim, ormanı dinliyorum derenin şırıltısı ve kuş seslerinden başka hiçbir ses duyulmuyor gözlerim hala ormanın içinde karaca arıyor… Buraya alabalık yakalamak için gelmesem ortamdan çok büyük keyif alacam ama niyet farklı olunca...
Arkadaşları merak ediyorum bir ıslık çalıyorum ormanın değişik yerlerinden üç ıslık geliyor, rahatlıyorum arkadaşlarım yaşıyor. Takımları topluyorum, o sırada Olcay geliyor.
—Hayırdır ağabey, ıslık çaldın, <ı>
—Merak ettim oğlum, ses seda çıkmayınca.
ı>Gülüyor.
—Ben vazgeçtim, bu iş bana göre değil.<ı>
—Tamam, biz biraz daha takılacağız arabanın yanında buluşuruz…ı>
Ve benim filmim bundan sonra başlıyor, hani derler ya her inişin bir çıkışı vardır diye...
Tırmanmaya başlıyorum, ne tırmanış yarabbi çık çık bitmiyor,
Tırmanırken “ala” oluyorum
“Balık” oluyorum
“Kırmızı benek” oluyorum…
Biraz sonra nefesim kesiliyor, duruyorum. Ne kadar kör sinek varsa ormanın içinde beni bulmuş gözlerime gözlerime...
Nefesimi toparlayıp tırmanmaya devam ediyorum ve nihayet araba görünüyor. Ter içindeyim, Allahtan arabanın içinde yedek tişörtüm var. Üzerimi değiştirip yatıyorum. Onlar gelene kadar uyuyacağım. Bir iki dakika içerisinde kendim den geçiyorum, dışarıdan gelen gürültülere uyanıyorum…
Hepsi bitmiş, yıkılmak üzereler,
Balık falan yok tabii…
Gülerek “yoruldunuz mu yoksa” diyorum. Hiç biri cevap veremiyor aynı yolculuğu ben yaklaşık bir saat önce yaptığım için en iyi görünen benim “alışık değilsiniz herhalde" diyorum "ben idmanlıyım…"
Elimde teflon tava...
Bilmediğin yere gitme balığa ava
Pazar günü İstanbul çok kalabalık
En uyanık balıktır, alabalık…