- Kategori
- Öykü
Kısa bir Öykü_Gel-git
İstanbul'dan Bursa'ya gidiyordu. Biraz kafasını dinlemek, kendini toparlamak, eski dostlarını görmek ona iyi gelecekti. İyi ki ailesi hala oradaydı. Babası o mezun olduktan sonra emeklilik planları yapıyordu. Altınoluk ya da Erdek tercihleriydi. Yine de bir türlü bırakamamışlardı Bursa'yı.
Artık kendini hiçbir şekilde beğenmediğinden olsa gerek makyajını çok abartmıyordu. Pudra bie sürmüyor, sadece göz kalemi ve rimelle idar ediyordu. Kendini bu kadr hırpaladığına kızıyordu aslında. Aynaya bakamıyordu. Kendini çirkin bulacağından değil, acı gerçeğin tam önünde durup ona haykıracağından korkuyordu: on kilo vermişti. Bir insan bu denli sağlıksız ve yaşamaktan vazgeçmiş görünemezdi.
Akşam feribotuna binmişti. Haftasonuydu. Ne tesadüftür ki yanında bir çift oturuyordu. Bakmak istemese de gözleri kızın parmağındaki tektaşa takıldı. Bir gün kendisi de bunu takarken gurur duyabileceği bir erkeğe sahip olup olamayacağını düşündü. Çocuk gizlice kızı dudağından öptü. Kız ise Miray'ın onları görebileceğini belli ederek kızdı çocuğa.
- Nereden görecek?" Dedi oğlan. Buraya bakmıyor ki!
- Bakmadığı, göremeyeceği anlamına gelmiyor. Görebilir.
Gülümsedi. Bu duyguyu yaşayamayacağından emindi işte. Bir kez verilmişti ona o hak. Genç yaşında denk gelmesi dezavantajı olmuştu. Belki daha sonralarda, yirmi altı, yirmi yedi yaşındayken tanışmış, özel ile Eren doyuma ulaşmış ve arayışlar içerisinde olmasaydı kesinlikle daha mutlu bir çift bile olabilirlerdi. Ama yok. Hayat ona, onun kadar olumsuz davranacaktı. Kıvrandıracak, acı çektirecek, mutluluğunu elnden alacaktı. Gözleri doldu bunları düşündükçe. Evlilik planları geldi gözünün önüne. Acaba nasıl bir evlenme teklifinde bulunurdu? Daha da şiddetlendi gözyaşları.
Telefonu titredi. Mesaj gelmişti. Eren'den.
- Neredesin?"
Cevap vermek mi vermemek mi? İşte tüm mesele buydu. İstanbul'a geri dönmemeyi bile düşünmeye başlamıştı. Babasıyla tekrardan yaşamak nasıl olurdu acaba? Eren buna değer miydi? Bir mesaj daha...
- Lütfen cevap ver!
- Sana ne?!
- Ne olur böyle yapma bir dinle beni.
- Dinleyecek bir şey kalmadı. Seni de suçlamıyorum. Lütfen bırak mesaj atıp aramayı.
Feribot tam denizin ortasında ve olabileceği en hızlı noktadaydı. İç organlarının havalanıp tekrar yerine oturduğunu hissetti. Hiç sevmiyordu denizde olmayı. Küçüklüğünden beri neredeyse her seyehati deniz aracıyla olsa da alışamamıştı bir türlü. Zaten sinirden reflüsü sık aralıklarla onu dürtüyordu, bir de bu çıkmıştı.
- Seni seviyorum
İçi titredi. Gözler tekrar ve tekrar doldu. Durmak bilmiyordu sanki. Bu iki kelime neden bir insanın canını yakardı ki. Mutlu etmesi, havalara uçurması gerekirdi. Yol sonsuzlukmuş gibi geliyordu ona şimdi. Aslında geriye dönüp boynuna sarılmak ve- eğer bir daha yapmayacaksa- barışmak istiyordu. Onunla yemek yemek, dans etmek, film izlemek, yürümek, koşmak, durmak istiyordu. Nefesini onunla alıp vermek...
Ben de seni seviyorum demek istedi. Ama yapamadı. İstemiyordu. Cevap vermemeyi tercih etti. Ağlayarak uykuya daldı.
Yanındaki çiftten bayan olanı sesleniyordu ona:
- Bayan, bakar mısınız? gözlerini açtığında önce bir etrafa baktı. Gelmişlerdi.
- Çok özür dilerim, buyurun. Diyerek ayağa kalktı. Onlara yolu açıp kendi eşyalarını toplamaya başladı. Sonunda denizin sallantısını hissetmeden gelmiş olduklarını bilmek içini rahatlattı.
Kimseye haber vermediği için feribottan indiğinde kimse onu beklemiyordu. Telefonu bir kez daha titredi:
- Seni gerçekten çok seviyorum. Özür dilerim
Bu son sözdü. Artık bardaktan taşan bir damla vardı. Bilet gişesine doğru hızla yürüdü.
- İstanbul'a en erken saat kaçta seferiniz var?
...