- Kategori
- Anılar
Kocaman, koskocaman bir aileydik biz

...
Eksilmesin bu aileden hiç biriniz!
Takvimler 2005 yılının Eylül ayını gösterdiğinde; Haydar Rüştü Öktem Anadolu Lisesi'nin bahçesinde buluştuk. Hepiniz, her biriniz Anadolu Lisesini kazanmış olmanın sevinci ama okulun fiziki şartlarının olumsuzlukları karşında şaşkınlık içindeydiniz. Sudan çıkmış balık gibiydiniz ilk zamanlar :)
El ele verdik, okul müdürümüz, müdür yardımcılarımız, öğretmenlerimiz ve siz yavrularımızla. Cennetten bir köşeye çevirdik o okulu. Sevgimizle...
Tabii ki yadsımamak gerekir, Hüseyin Bey, Aytaç ve Füsun teyzeniz, İsmail Beyle... Devasa bir ekiptik kalpleri çocukları için çarpan.144 tane ilk göz ağrımız diyeyim. Kemal Amca, kapıdan kuş uçurtmamak için yemin etmişti adeta. Ya yanmayan, boruları delik deşik, yıllara meydan okuyan kaloriferi 2 kilo toz kırmızıbiberle nasıl da tamir ettiğimizi unutamıyorum. Aileleriniz sizler için ne lazımsa katkıda bulunmak için yarıştılar yıllar boyu hem de ne meşakatlerle.
Ne cici perdelerle süslemiştik ''O'' 50 yıllık, yerleri yağlı tahtayla kaplı binayı. Her bir sınıfa onca yokluğa, sıkıntıya rağmen televizyonla, projeksiyon aleti alıp kurdurmuştuk. Bir de hepiniz evlerinizden okula taşıdığınız kitaplarla, akıllara durgunluk veren büyüklükte kütüphane oluşturmuştunuz. Yeni okula onları taşırken ''Aman Allahım bu ne?'' Koliler kamyona sığmamıştı.
İzmir Körfezini alabildiğine kuş bakışı seyreden bahçeye çıkmak bile, ayrı bir güzeldi. Kavgalarınız ise ayrı! Hani şakacıktan.
İlk aşklarınızı yaşadım sizinle ben. Ayrılıklarınızı! Üzülüp döktüğünüz gözyaşlarınızı, hüsranlarınızı.
Bir de hatırlarsınız değil mi? Etkili ve İzmir'i derinden sarsan depremi yaşamıştık hep birlikte. Eski olmasına karşın tık dememişti, geçen onca yıla rağmen ayakta kalmak için direnen ''O'' bina.
Okul girişindeki balkona çıkınca; tek tek isim isim biliyorduk sizleri.
''Niye gömleğin dışarda bakiim çocuğum?''
''Aman Ayşen Teyze!''
''Etek boylarınız gün geçtikçe kısalıyor mu ne?''
''Yok, valla, sana öyle geliyor!''
Ya yolda gelirken yaptığım suçüstü durumlar!
''Vay yine okulu kırmışsınız!''
Derken...
Milli Eğitimin kapısını aşındırıp, orada çalışan tüm idari kadroya illallah getirtip, yaka silkelettiğimiz günler.
''Bizim çocuklarımız, sığmıyorlar artık buraya! Her yıl eklenen öğrenci sayımıza dar geldi... '' Diye diye...
Milli Eğitim Şube Müdürü, şöyle bir baktı; odasına giren o kalabalık veli grubuna.
''Bu kadar mısınız?'' diye sordu.
''Yok! Bir o kadarımız da dışarda bekliyor!'' demiştik de inanmamıştı.
Dışarı çıktı...
Gerçekten dışarıda, İzmir Milli Eğitimin 9. katında, bir koskoca veli grubu da orada bekliyordu.
''Eeee pessss'' Dedi... ''Yapacak bir şey yok! İlk Milli Eğitime bağışlanacak okulu size tahsis etmekten başka çare yok!''
Başarmıştık...
Sonunda, soluğu aldık hep beraber Övgü Terzibaşıoğlu Anadolu Lisesi'nde...
Baktığı yerden hep sizlerle gurur duyan, Övgü Terzibaşıoğlu'nun elim bir trafik terörüne kurban olduğu ve sonsuzluğa gittiğinin 2.yıldönümünde,14 Nisan 2008’de.
Çok büyük ve başarılı bir o kadar da zahmetli bir serüvendi bizimkisi. Bu kez de taşındığımız okulun olağanüstü güzel fiziki şartları şaşırtmıştı sizleri. Şimdikiler pek bilmez yaşadığımız ‘’O’’ günleri. Varlığı ile yokluğunu, acısı ile tatlısını, üzüntüyü, sevinci beraber yaşadık yıllar boyu.
‘’Biz eski okulumuzu çok özledik’’ diyen söylemleriniz…
‘’Yine tekerlekli, dönen sandalyeyi almışsınız odadan! Nerde bakiim?’’
‘’ Ayşen teyzee, canımız sıkıldı dil sınıfında oyun oynuyorduk biz onunla!’’
‘’Çocuğum… Oyuncak mı sandalye?’’
Hiç unutamıyorum!
19 Mayıs’ta gösteri yapacaksınız, okula bayrak, size gösteri malzemesi alacağız diye onca taşımakta zorlandığım kilolarıma rağmen, Aytaç’la hallaç pamuğu gibi atmıştık Kemeraltı’nı saatlerce. Kestelli’de bayılacak gibi olduğum yokuşların çıkışı, inişi ise ayrı bir hikâye.
Yıllar geçti yolun sonuna geldik…
Koskoca dört yıl!
Mezuniyet töreni için, her gün saatler süren provalar…
‘’Düzgün durun çocuğum! İlk mezunlarısınız bu okulun! Adınıza, şanınıza yakışır şekilde olsun ne olur!’’
Ya ‘’O Andaç’’ için koşuşturmalarımız!
Bitmeyen hazırlıklar, basım aşaması… Neler neler… Hangi birini anlatayım ki?
İlk mezuniyet törenimiz ve sizler ilk mezunlarımız. Canımızdan, gözbebeğimizden esirgediğimiz yavrularımız…
Sıra kep fırlatmaya geldiğinde...! Hepiniz beni aranıza alıp da öyle fırlatmıştınız keplerinizi. Beni hüngür hüngür ağlatarak sevinçten ve heyecandan.
Yazarken bile ağlıyorum şimdi. Ama sadece sevinçten ağlamak istiyorum! Sizlerin sağlıklı ve başarılı olduğunuzu görüp de... Sevinçten... Gururdan...
İlk üniversite sınavınız…
Tüm lise yolculuğunuz boyunca eğitiminize katkı koyan tüm müdürlerimiz, müdür yardımcılarımız, öğretmenlerimiz ve sizlere ana baba olmaya çalışan bizlerle, zincirin en önemli halkası anne ve babalarınız…
Hemen hemen hepiniz üniversiteyi kazandınız ve şu günlerde üniversite mezuniyetlerinizi kutluyorsunuz çocuklarım. Kep törenleri, mezuniyet fotoğraflarınız süslüyor sosyal medyayı.
Ben yaşlandım, sizler büyüdünüz.
Hayatın kısır döngüsünün içine, işte şimdi giriyor ve hayatın en gerçekleri ile yüz yüzesiniz.
Çok emek verdik. Çok emek verdiniz. Hepimiz… Hepiniz…
Sizlerle gurur duyuyor ve övünüyoruz.
Evet, sizlerle gurur duyuyoruz ve hep en iyi yerlerde olmanızı ta gönülden arzu ediyoruz amma hiç birinizin incinmenizi, ayağınıza taş değmesini istemiyoruz.
Hele hele bu yazıyı kaleme almama sebep olan hallerinizi görmeyi asla istemiyoruz!
Size emek veren başta aileleriniz olmak üzere; hiç birimiz, hiç biriniz için hastane köşelerinde bekleyip, ağlamak istemiyoruz.
Yavrularım, canım çocuklarım…
Savrulmayın, hazan yaprağı misali birkaç saat eğlenip, hoş vakit geçireceğiz diye oradan buraya, buradan oraya!
Bu yazdıklarım bir anne olarak küpe olsun kulaklarınıza.
Yarın doğan yeni günle, ışıyacak olan Güneş’le sevinmek ve bir daha asla üzülmemeyi diliyor ve hepinizi Yüce Rabbime emanet ediyorum.
Hepinizi tek tek yüreklerinizden öpüyor ve sizleri çok sevdiğimi bilmenizi istiyorum…
Ay Şen…