​ Kökü dışarıda bir öğretmen ve vatansever bir müdür / Eğitim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Haziran '16

 
Kategori
Eğitim
 

Kökü dışarıda bir öğretmen ve vatansever bir müdür

Kökü dışarıda bir öğretmen ve vatansever bir müdür
 

 

“Gönlüme teselli kendimde buldum

Sabır ile teskin ettim özümü.”

                               ÂŞIK VEYSEL

 

                Dicleli öğretmenlerin, bu yıl (2016) 14 – 15 Mayıs’ta Bolu’da toplanmalarına önayak olan öğretmen arkadaşım Recep Adakçılar’la 1963 – 1964 eğitim yılında yalnızca bir yıl birlikte olabilmiştik Dicle’de. O nedenle üç yıl birlikte olduğum Yümni Sezen, Uğur Köse, Fevzi Gökçek, Ali Şahin, Tevfik Karakaya, Ali Rıza Vural, Raif Gülcan ve Hasan Şahin’i tanıdığım kadar yakından tanımıyordum O’nu:

                Dolayısıyla o da beni yeterince tanımıyor olmalıydı; değil mi ya!

                Buna rağmen, toplantıyı düzenleme komitesi üyelerine, uzun zaman birlikte olduğu falancayı, filancayı değil de, “İlle de Hüseyin Erkan öğretmeninizin katılmasını sağlayın.” deme gereğini niçin duymuştu acaba?

                Merak ediyordum bunu ama sormam yakışık almazdı herhalde.

                Branşlarımız da farklıydı. O, resim öğretmeniydi; ben Türkçe, edebiyat… O, Ankara-Gazi Eğitim mezunuydu; ben İstanbul-Çapa… O, Bursalı’ydı; ben Antalyalı…

                Dolayısıyla, ortak yanımız pek yok gibiydi; görünüşte.

                O, ben sormadan merakımı açıklama gereğini duydu; ilk görüşmemizde:

                “Siz, dedi; yanılmıyorsam, 1964 Kasım’ında ayrılmıştınız Dicle’den; değil mi?”

                “Evet, aynen öyle…”

                “Hasanoğlan’a çıkmıştı tayininiz; doğru mu?”

                “Doğru… Bakıyorum; belleğin çok güçlü… Neye borçlusun bunu?”

                “Gençliğime elbette!” deyip güldü; beyazlaşmış saçını işaret ederek. Ve devam etti:

“Demek ki, 50 yılı geçmiş görüşmeyeli, haberleşmeyeli… Ancak, ben sizi hiç unutmadım. Aksine sık sık da anımsadım. Neden diyeceksiniz?”

 “Evet, neden?”

                “Öğretmenler kurulundaki bir konuşmanızdan dolayı…”

                “Hayda!.. Ne demiş, ne söylemiştim ki?”

                “Müdürün, özellikle de öğrencilere sert ve kaba davranan ‘Müdür Başyardımcısı’ ve ‘Eğitim Şefi’nin gözlerimin içine baka baka:

                ‘Arkadaşlar! Dayakla eğitim diye bir şey yoktur. İlk ve ortaçağ anlayışıdır ki o, devrini çoktan kapatmıştır. Geleceğin öğretmenleri olacak öğrencilerimize dayakla, tehditle, notu bir silah gibi kullanıp korkutarak hiçbir şey veremeyiz. Korkuyla değil, sevgiyle eğitelim onları.’ demiştiniz.”

                “Gerçekten, böyle bir şeyler söylemiş miydim?”

                “Evet, söylemiştiniz. Ben bu sözlerinizi 50 yıldır birçok yerde birçok kez tekrar ettiğim için unutmadım. Ve sizi, o toplantıdan itibaren sevmemin, takdir etmemin nedeni budur işte!”

                “Pekiyi, bir karşılık bulmuş muydu bu sözüm?”

                “Maalesef, hiçbir karşılık bulmadı. Müdürün, daha çok da müdür başyardımcısı ve hele hele de elinden sopa, dilinden küfür eksik olmayan eğitim şefinin suratları asıldıkça asıldı. Ve toplantıyı yöneten müdür, konuyu kapatmak için, başka bir gündem maddesine geçiverdi hemen.”

                1963 – 1964 eğitim dönemi mesleğimin üçüncü yılıydı. Ve 22 yaşındaydım henüz. Öğretmenler kurulunda bu minval bir konuşmayı ben değil, evli barklı, çoluk çocuk sahibi, en az benim yaşım kadar deneyimi olan kıdemli bir öğretmenin yapması gerekmez miydi?

                Herkesten önce de, yasa ve yönetmelik gereği adı “eğitim şefi” olan müdür yardımcısının?..

                Resim öğretmeni meslektaşım Recep Adakçılar’ın çok iyi anımsadığı o konuşmayı yaparken ben, dostumuzun söylediği gibi, “Suratı asıldıkça asılan, elinden sopa dilinden küfür eksik olmayan” o “Eğitim Şefi” unvanlı(*) müdür yardımcısı, “Bakanlık Başmüfettişi” olarak ödüllendirildi!

                Namdar Rahmi Karatay, bir şiirinde, “Tezekten terazinin böyle olur dirhemi” der ya, onun gibi bir şey işte! Siz bu tür bir çelişkiyi daha güzel nasıl anlatabilirsiniz?

                O toplantıda bulunan, “Müdür Başyardımcısı” da “Eğitim Şefi” ile aynı branştandı. Onun da bir süre sonra, 1940’larda Köy Enstitüsü olarak kurulmuş Karadeniz illerimizdeki bir “Öğretmen Okulu”na müdür olarak atandığını öğrenecektim.

Böylece, bir okulumuz daha güçlü mü güçlü ve de disiplinli bir müdüre sahip oluyordu!

                Bu tür makamlara, o tür eğitimcileri layık görenler haklıydılar tabii! Çok haklıydılar hem de! Öyle ya, öğrencileri korkutacak kadar güçlü ve disiplinli olmayan biri, bir okulu nasıl yönetebilir? Hele hele de nasıl Bakanlık Başmüfettişi olabilir?

                Derler ki, “Okullarda müdür, tüm öğrencilerin doğal velisidir. Onların hakkını, hukukunu korumak, gözetmek en başta gelen görevidir. Hele hele yatılı okulların müdürleri, öğrencilerin hem anası hem babası gibidir. O, kendi çocuğuna nasıl davranılmasını isterse; köyünden, kasabasından, evinden ve ailesinden uzakta olan, velisi olduğu öğrencilere de öyle davranılmasını ister. Yaşı başı küçüktür diye kimsenin onlara sert ve kaba davranmasına, eziyet etmesine, dayak atmasına, hakaret etmesine, onurunu zedelemesine göz yummaz. Bu tür davranışta olan öğretmen ve idarecileri uyarır.”

                Ben böyle görmek istedim tüm müdürleri ama ne yazık ki, tanıdıklarımın büyük çoğunluğu “sevgi”yi değil, “korku”yu benimsemişlerdi hep.

                “Neden Müdür, Müdür Başyardımcısı ve Eğitim Şefliklerine eğitimin ne olduğunu bilen, bu konuda eğitilmiş, kafa yormuş, düşünmüş, pedagoji mezunu biri değil de genellikle beden eğitimi öğretmenleri atanır?” diye mi soruyorsunuz?

                Millî Eğitim Bakanlığı’nın üst kademelerindeki makamlarda oturanlar, “Sağlam kafanın sağlam vücutta bulunduğunu” bilmiyorlar mı sanırsınız siz!

                Öğretmenler içinde en sağlam, en güçlü bedene sahip olanlar da, herkesin bildiği ve gördüğü gibi, beden eğitimi öğretmenleri değil mi?

                Başka bir şey söylemeye gerek yok sanırım.     

                Bir okula pedagoji, yani eğitimbilimi okumuş birini müdür yapmak olacak şey mi? Ne yapacak bu kişi?

                Tarihî kökenimize pek uygun olan “cennetten çıkma dayağı” kaldırıp yerine ne koyacak?

                “Sevgi”yi mi, “ikna yöntemi”ni mi?

                O güne kadar aile içinde, çevresinde, mahallesinde dayakla korkutularak büyümüş onca ananın babanın çocuğu, “sevgi”den ne anlar, “ikna yöntemi”nden ne anlar, değil mi ya!

                Koskoca Padişah Kanunî Sultan Süleyman oğlu Şehzade Mustafa’yı, neden ikna etme yolunu seçmedi de boğdurttu?

                Yalnızca oğlunu değil, çocukluk arkadaşı, onca yıl sadrazamlığını yapan eniştesi (Kız kardeşinin kocası) Pargalı Damat İbrahim Paşa’yı da aynı yolla cennete göndermedi mi?              

Uzağa gitmeyelim de yakından örnek verelim: Hâkimlerimiz ve TBMM Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına neden sevgi ve ikna yöntemiyle yaklaşmadı da o civanların asılmasına karar verdi?

                Tamam, bugüne gelelim: Erkekler, sevgilileri ve eşlerini neden sevgi yöntemiyle ikna etmiyorlar da bıçakla, kurşunla delik deşik ediyorlar?

                Buradan şu anlaşılıyor ki, bu ikna yöntemi bizim tarihimize de, dinimize ve milliyetimize de çok yabancı, çok aykırı!

                Kökü yabancı bir düşünce bu!

                Hayret, 52 – 53 yıl önce, böylesine zararlı bir fikri, eski bir Köy Enstitüsü olan Dicle Öğretmen Okulu gibi seçkin bir eğitim kurumunun öğretmenler kurulunda ne diye savunmuşum ben?

                İyi ki, toplantıyı yöneten büyüğüm, milliyetçi ve vatansever bir müdürmüş de tartışma konusu bile yaptırmamış bu öneriyi!

                Ve zaten doğru ve işe yarar bir şey söylemiş olsaydım, pedagoji eğitimi almış olan Meslek Dersleri Öğretmeni Hüseyin Beşer, Avni Sözen veHasan Şahin arka çıkardı bana. Ya da içimizdeki en kıdemli meslektaşımız olan Tarım Öğretmeni Tahsin Çetin destek verirdi.

                Haklı olsaydım eğer, sözgelişi Din Dersi Öğretmeni ve Müdür Yardımcısı Yümni Sezen, Sosyal Bilgiler Öğretmeni Hüseyin Kanyılmaz ile İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’nden sınıf arkadaşım Türkân Mersinlioğlulları ile aynı okuldan dönem arkadaşım Fen Bilgisi Öğretmeni Uğur Köse söz alıp:

“Arkadaşımız haklı Müdür Bey! Biz de aynı görüşteyiz. Bu konu çok önemli… Geçiştirmeyelim lütfen. Tartışıp bir karara bağlayalım.” demezler miydi?

                Doğru bir şey söylememişim ki, hiç kimseden en ufak bir destek gelmemişti. Ne toplantı sırasında, ne toplantıdan sonra…

                Bunun üzerine ne mi yaptım?                                                                                                                                                Yapacak bir şey yoktu. Yolumdan dönmedim elbet.

Dönmeyip Nâzım’ın şu ölümsüz dizelerini yineleyip durdum:

 

 “Hava kurşun gibi                               ağır                                                                                                                                                                             Bağır, bağır, bağır                                                                                                                                                                                           bağırıyorum                                                                                                                                                             Koşun, kurşun eritmeye çağırıyorum…

                O diyor ki bana:                                                                                                                                                           -Sen kendi sesinle kül oluyorsun ey!                                                                                                                                                                    Kerem gibi yana yana…

Deert çok, hemdeert yok                                                                                                                                                                          Yüreklerin kulakları sağır…                                                                                                                                                    Hava kurşun gibi ağır…        

Ben diyorum ki ona:                                                                                                                                                                  -Kül olayım, Kerem gibi yanan yana.

Ben yanmasam                                                                                                                                                                                                   sen yanmasan                                                                                                                                                                              biz yanmasak                                                                                                                                                                                               nasıl çıkar                                                                                                                                                                                                   karanlıklar aydınlığa?”  

           Yaa, işte böyle… Söyleşimizin girişine aldığım Veysel’in dediği gibi, “Gönlüme teselli”yi Nazım’da bulup, “Sabır ile teskin ettim özümü.”

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          Hüseyin Erkan

                                                                                                              huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 

 

(*) Busözcüğü genellikle“ünvan” diye yazıp söyleriz. Ancak yazım kılavuzu ve sözlükler, doğrusunun “unvan” olduğunu yazar.

                

 
Toplam blog
: 303
: 309
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..