- Kategori
- Yurtdışı Tatil
Komşu kapısı Yunanistan

E günlüğüme notlar...
Bir gezinin güncesi...
Çok gezen mi bilir yoksa çok yaşayan mı demişler, ebette çok yaşayan bilir. Çoz gezen çok görür, çok duyar, çok çok izler ve de gözlemler.
Dünyayı dolaşabilmek isterdim.
Dünya üzerindeki bütün ülkeleri görmek, ama sadece görmekle de kalmayıp kültürlerini tanımak, yemeklerini tatmak, müziklerini dinlemek, folklorunu oynamak, el sanatlarını bilmek-öğrenmek isterdim. Nasıl evlenirler, ölülerini nasıl defnederler, günlük hayatları nasıldır, varoşlarda durum nedir bunları da bilmek isterdim.
Nerelerde yaşarlar, ne yer ne içerler, günlük hayatları, özel günleri nasıldır, bunları da...
Ama günümüzün yaşam koşullarıyla istenilen her şeyi yapabilmek pek mümkün değil, bu nedenle olabilenle, yapabildiklerimizle yetinmek zorundayız ne yazıkki.
Ara ara küçük de olsa kaçamaklar yapmak gerek, bu küçük kaçamaklar kısıtlı zamanlarıyla tam anlamıyla o yöreyi tanımaya fırsat vermese de, gidip görmek-gezip gelmek görsel hafıza albumüne birkaç fotoğraf daha eklemek için yeterli.
Mesela bu hafta sonu üç günlüğüne gittiğimiz Yunanistan seyahati de ancak bu kadar olabildi. Bir komşu ziyaretiydi yaptığımız.
Gittik gördük geldik…
Yunanlıların kaza sonucu canını kaybedenlere saygı amacıyla kazanın olduğu yere o kişinin anısına Eklizaki denen, içinde mum ve şarap kadehi olan küçük kilise benzeri şeyler yaptırdıklarını öğrendik.
Drama Köprüsü diye bir köprünün aslında var olmadığını Türk ve Yunan ileri gelenlerinin bir araya gelerek köprüyü sembolize etmek amacıyla bir kalıntıya Drama Köprüsü burası olsun bari diye yer belirlediklerini öğrendik.
Bu arada İskeçe Karnavalı’nı izledik ve karnavalların aslında daha önceki zamanlarda İsa ve oniki havarisi adına düzenlene gelmiş bir ritüel olduğunu, ancak zamanla amacından şaştığı için kilisenin artık bu karnavalları onaylamadığını da öğrendik. Karnavalın büyüklüğü ve katılımcıların kalabalığını görünce sadece Kavala'lılara ve Yunanistan’a ait değil de bütün Avrupa’nın karnavala akın ettiğini düşündük bir an. Yaşlı genç, çoluk çocuk, kadın kız hepsi oradaydı sanki. Bütün katılımcılar çılgın müzikler eşliğinde, rengarenk ve ilginç giysileri, maskeleri, şapkaları ve ellerindeki pet şişelere doldurulmuş şarap ve biralarla oldukça renkli görüntüler sergilediler!
Yunanistan’da iki yıl öncesine kadar müftü nikahının geçerli olduğunu, şimdilerde resmi nikah yapıldığını, fakat hala Yunan yasalarına göre yunan erkeklerinin dört eş alma hakkı olduğunu da öğrendik. (Rehberimizin yalancıyım ben, ondan duyduklarımı aktarıyorum sizlere de)
Gözümde canlandırdığım Yunanistan fotoğrafına bu seyahat sırasında gezdiğimiz Yunan şehirlerinde rastlayamadım. Taş evler, tipik Rum evleri, beyaz badanalı mavi pencere pervazlı evler, taş kaldırımlı dar sokaklar falan vardı hayalimde ancak bunları besleyecek bir görüntü ile karşılaşmadım, sanırım bu kareler ancak karşıma bu yaz gidebilmeyi umduğum Yunan adalarından birinde çıkacak.
Bunun yanında, krizle boğuşan bir ülke haklının biraz daha canlanma çabası içerisinde olmasını beklerdim, ancak ölü toprağı serpilmişti sanki Yunanistan’a. Sokaklar cansız, renksiz, insanlar sessiz… Mevsimselmiydi yoksa oraların genel yapısı bu muydu onu bilemiyorum elbette.. Siesta diye adlandırdıkları şey bana garip geldi, sanki bütün Yunanistan öğleden sonra saat ikibuçukta uykuya geçiyor. El ayak çekilip herkes bir yere tıkılıyor. Ancak akşam olduğunda taverna, uzo ve sirtakiyle can geliyor içi geçmiş ruhlarına.
Taverna deyince birşey daha eklemek isterim ki, bizim buralardaki gibi ne şık mekanlar ne şık restaurant ve kafeler, tavernalar yok oralarda, hepsi daha sıradan ve özensiz. Ne büyük AVM ler ne büyük marketler, ne güzel villalar, ne yalılar ne de köşkler, hiçbiri yok. Giyim kuşamlarında, binalarında ve mekanlarındaki özensizlik bana ilginç gelen başka bir Yunanistan fotoğrafı…
Kültürel yönden de beni doyurmadı Yunanistan, ya da benim gördüğüm Yunan şehirleri. (Dedeağaç, Drama, Kavala, İskeçe, Gümülcine, kii tur rehberimiz bu şehirlerin kültürel ve ekonomik açıdan sıralamada üst sıralarda olduğunu belirtmesine rağmen.) Osmanlı mirası olan ne güzel bir cami, ne bir medrese, külliye veya imaret hiç göremedim mesela. Olanlar da göz doyurucu gelmedi bana.
Hiçbirşeyin -en-ine özenmeden gayet sıradan bir şekilde, sadece yemiş, içmiş, yatmışlar, şimdi de batmışlar demeden geçemedim Avrupa’nın şımarık ve tembel çocuğuna…