Konukların var Ege, ta Ankaralardan / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Ağustos '08

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Konukların var Ege, ta Ankaralardan

Konukların var Ege, ta Ankaralardan
 

"Ayvalık"Resim:Papatya650


Bergama ‘da kahvaltı edip kendimize geliyoruz önce. Bütün gece yol almak kolay değil elbette. Yarı uyur yarı uyanık uzanıyoruz Akropol’e…Akropol, Akropol, tepeden ovaya bakan şehir…Kızıl Avlu’dan geçip Sağlık Ocağına rotamız… Sarımsaklı’ya varıp yerleşiyoruz Billurcu Otel’e… Kalabalık plaj gün boyunca. Giyinip plaja gidiyoruz bizde. Tanrım nasıl bir plaj burası. Deniz pis.Kadının biri köpeğini yıkıyor denizin kumsala yakın yerinde, iğreniyorum. Kumsal sigara izmaritleri, teneke kola açma halkaları ile dolu. Pis deniz, poşetler yüzüyor. Şezlong buluyoruz zar zor. Yatmak , güneşlenmek bile gelmiyor içimden. İşte diyor al sana Ayvalık… Halk Plajıymış burası. Hasırın üzerine yayılan çoluk çocuk termoslarda çaylar, meyveler… Gırgır dergisindeki gibi yan gelip uzanmış kıllı vücutlu erkekler onun bunun karısını, kızını kesiyor koyu camlı güneş gözlüklerinin altından, öyle belli ki. Mayomun üzerindeki elbisemi bile çıkarmadan ilişiyorum eşimin bulduğu şezlonga. Bir süre sonra buraya oturmaya mı geldik, yanacağım diye söylenmeye başlıyor eşim. Üzerinde tişörtü var. Denize girsek çantam ortada, bakacak kimse yok. İğrendim de zaten .Girmeyeceğim. Eşyalarımı topluyor ve eşimin yüzmesini bekledikten sonra kös kös odaya dönüyoruz.

Akşamları bir başka Sarımsaklı Sokakları…Binlerce insan volta atıyor… Rüzgar var neyse ki de sıcak bunaltmıyor…Sağlı sollu sergiler …Kolaysa sende alma bir şeyler.

Sabah olunca Ayvalık’a varıyoruz. Programda teken gezisi var bugün. Aynı anda hareket ediyor denizin oyuncakları. Peşimizde sıra sıra tekneler… görüntü öyle güzel ki… Ne kadar özlemişim denizin üzerinde olmayı, doyasıya seyretmeyi, zihnime yazmayı koyları…

Köpük köpük geçtiğimiz yerler sanki… Biz buradaydık der gibi iz bırakıyoruz mavi suların üzerinde… Yirmi iki takım ada varmış, valla ben rehberin yalancısıyım, tek tek saymadım.

Küçücük balıklar su üstünde yüzüyorlar… Bir kez daha içerliyorum kendime yüzemediğim için. Nasıl isterdim balıklar gibi yüzebilmeyi.

İleriler lacivert… Tekneden aşağıya bakıyorum. Yeşil, öyle bir tona bürünmüş ki deniz… Görmek gerek…Boyanıp da denize bırakılmış cam kırıkları gibi dalgalar, kımıl kımıl…Güneşin aksi ile dans ediyorlar salına salına. Demir atıyoruz Merine’ye namı diyar İğne Adasına… Kırk beş dakika kadar buradayız…

“Hadi gir” diyorum eşime yüzme bilsem duru muyum senin gibi. Ah bir hafta denizin üzerinde olsam, ne güzel böyle gam yok, kasavet yok, böyle geçse ya hep hayat.

Balıklar pişiyor belli ki… Mis gibi koktu vallahi… Papalina yenmeden gidilmezmiş Ayvalık’tan. Rotamız Karada… Demir atıyoruz yeniden… Salata, balık ve bira… Balık kokusuna üşüşen martılar… Gümüş kanatları … Göklerde görmeye alıştığım martılar suyun yüzünde bu kez. Başka bir mavide… Deniz kuşları göğe de suya da yakışıyor… Umdukları balıkları bulamayan kuşlar ekmek parçacıklarını beğenmiyorlar iyi de yapıyorlar yavru balıklar sebepleniyor. Bu kadar çok martıyı üstelik de suyun yüzünde görmemiştim.Ne yana bakacağımızı şaşırıyoruz. Balıklar, martılar, tekneler, deniz, yüzenler, balık tutmaya çalışanlar… Ali Kaptan dümende. Ailecek çalışıyorlarmış bu teknede… Girit göçmeniymiş kendisi. Gökser teknemizin adı. “Gördün mü gördün mü “ diye soruyor teknedeki ses. Üzerime alınıp “gördüm gördüm Eğe Kıyılarını gördüm “diyorum.

İncirli Adasındayız şimdi… Çıplak tepeler… Sararmış varolan otlar… Küçük birr tekne yanaşıyor demir atan Gökser’imize. Ortadan ikiye bölünmüş kavunların içine dondurma toplarını yerleştiriyor iki delikanlı… İlk defa görüyorum, kağıt helva arasına yerleştirilen dondurma toplarından sonra.

Bir sonraki durağımız Mosko Adası… Israra gerek kalmadan bırakıveriyor eşimde bedenini soğuk sulara… Binlerce ışık huzmesi var maviliğin üzerinde. Kristal ışık kümeleri parlıyor gözlerimizi kamaştırırcasına.

Cunda (Alibey ) Adasına doğru ilerliyoruz su yüzünde. Rehberimiz Cem Boyner ve Halis Toprak’ın evlerini gösteriyor. Ne diyelim yaşasınlar zengin zengin. Kırk beş dakika serbest zamanımız var Cunda’da. Ne yana gideceğimizi şaşırıyoruz. Tekne de sıcaklığını hissetmediğimiz hava bunaltıyor bizleri. İncik boncuk çok… Şile bezi bir bluz alıyorum kendime Cunda hatırası , rengi çingene pembesi. Sayılı dakikalar çabucak bitiveriyor. El sallayarak ayrılıyoruz bu sevimli Ada’dan.

Az bir yolumuz kaldı Ayvalık’a. Yaklaşık yedi saattir denizin üzerindeyiz.Yetmedi desem inanır mısınız. Rüzgar yüzümü yalıyor, güneş ışınları yanaklarımı okşuyor.Gökser marinaya yaklaşırken ciğerlerime dolduruyorum yosun kokusunu.

Akşamüzeri Şeytan Sofrasındayız gün batımını seyretmek için. İşini biliyormuş bu şeytan. Nasıl güzel bir yer. Nasıl kalabalık. Duyan gelmiş misali… Kayaların üzerine taşmış herkesler masaların yanı sıra. Pürtelaş herkeste. Güneşin batışına yarım saat var. Meraktayız nasıl batacak Midilli’den göz kamaştıran altından top. Şeytanın ayak izini de gördük bu arada. Ne büyük ayağı varmış , devası bir yaratık olmalı .Bozuk paralar atmışlar ayak izinin çukurlaştırdığı alana. Hani bir mıknatıs olsa da… Şaka bir yana da az ilerideki dilek ağacı olmuş selpak ağacı. Bir dilek de ben tutuyorum, sormayın ne olduğunu , söyleyemem. Hani belki şeytanın insafına denk gelir de kabul oluverir dileğim. Enstrümantal bir parça dağlıyor mekana. Beyaz tentelerin altındaki masalarda boş yer yok. Tüm Ayvalık buraya akmış sanki… Masalar boyunca yürüdüğümüzde çok güzel bir bahçe çıkıveriyor karşımıza.gizlenmiş gibi doğanın içine. Dingin bir havası var hemen yüzünüze çarpan. Gölgeli ağaçların altı.

Değişik bir dizayna sahip. Saatlerce oturabilir insan burada hani hiç dokunmasalar. Beklerken ayran, gazoz, kola, bira yudumlayanlar var. Birbirine sarılıp öpüşenler… Ne de olsa romantik bir atmosfer… Bir de bu kadar kalabalık olmasa. Zaman yaklaştıkça yer bulabilme telaşına düşüyor insanlar… Sıkışılıyor kayalar üzerinde. “Dörtleyelim abla arkayı” cümlesi geliveriyor aklıma bir yerlerden. O kadar kalabalık ki nasıl dağılacak bu insanlar diye düşünmeden edemiyorum. Bir izdiham olmaz inşallah. Güneşi batırır batırmaz otobüse koşun dedi rehberimiz şakayla karışık … Söz dinleriz biz… Güneş gittikçe parlaklaşıyor sanki… bir dolunaya benziyor anbean… Yavaş yavaş aşağıya kayıyor. Pembeleşiyor… Kızılımsı bir renk kaplıyor gökyüzünü… Alev alev yanıyor sema… Kare kare resimler çekiliyor, denklanşör sesleri kulaklarda. Derken beklenen gerçekleşiyor ve Midilli Adasında kayboluyor gün. Yaşanmışlığa kattığımız bir günü daha geride bırakarak otelimizin yolunu tutuyoruz.

Günlerden Çarşamba. Tatilimizin üçüncü günü oldu bile. Sarımsaklı’dan çıktık yola. Gömeç‘teyiz… atamızın silueti dağlara çizilmiş Yüce Allah tarafından. Seçilmiş insanlar vardır dünyada, Atatürk de onlardan biri şüphesiz. Akyurt, Burhaniye, Edremit…Yol boyunca Kaz Dağları, geniş bir alana yayılmış buralar benim dercesine… Akçay, Altınoluk ilerliyoruz durmadan, ulaşıyoruz Tahtakuşlar Etnoğrafya Müzesine…Ali Hoca karşılıyor bizleri güler yüzüyle… Deniz yaratıkları süslüyor köy müzesini. Deri kabuklu devası bir kaplumbağa var dikkatimizi çeken, yerel kıyafetler, Türkmen çadırı, çeşitli otlar, takılar, renksiz halılar, kitaplar ve Ali Hoca’nın eşinin büstü…

Müze ziyaretinin ardından Adatepe’ye tırmanıyoruz, Zeus Altlarına… Rehberimiz taştan yapılmış evleri gösteriyor ve ünlü simaların buraya merak sardığını, buralara ev yaptırdıklarını söylüyor son günlerde. En tepeye ulaştığımızda eşsiz bir manzara karşılıyor bizleri. Az önce geçtiğimiz yerler şimdi ayaklarımızın altında… Biraz daha kalıp da yazsak ya bu görüntüleri zihnimize lakin yine zaman engeline takılıyoruz… Eh artık fotoğraf makinemizdeki görüntülerle idare edeceğiz başka çaresi yok… Soluk soluğayız… Sıcak fena kesti bizleri. Allah’tan bir kır kahvesi var yeşil ağaçların altında serin serin… Ayranlarımızı yudumlarken sohbetlerimiz koyulaşıyor…

Öğle vakti Küçükkuyu ‘dayız. İlle de Ayvalık tostu yiyeceğiz. Bir kafeye atıyoruz kendimizi. Güçlükle okuyoruz tabeladan ismini “Şimşek Cafe “imiş.Acemilik diz boyu. Ayran kalmamış lütfen bakkaldan alıp getiriyorlar. Hala bekliyoruz… topu topu bir saat kalacaktık Küçükkuyu’da.Bekleyerek dolduruyoruz zamanı. Bakıyor olacak gibi değil rehberimiz yardıma gidiyor… Nihayet geliyor tostlar… Şaşkınız. Bunca saat bunun için miydi bekleyişimiz… Zira Ankara da katbekat daha güzel yapıyorlar bu tostu. Açız …Yarım yamalak doyuyoruz.Gezecek vaktimiz kalmıyor ne yazık ki…

Behramkale’de alıyoruz soluğu… Tarihi içiyoruz kana kana bir kez daha yakıcı sıcağın altında…İncik boncuk, dağ kekiği tezgahları süslemekte…Hediyelik bir şeyler almak istiyorum çekiştiriyor eşim” hadi sona kalmayalım” diyerek… Alamıyorum hiçbir şey. Assos Limanına iniyoruz dolmuşla… Sakızlı dondurması meşhurmuş. Çok leziz gerçekten de… Sevimli bir atmosfer var bu belde de. Plajda rengarenk sandalyeler, hasır güneşlikler içini açıyor insanın. Daracık sokakları taş binaları süslüyor. Uzun süre kalmak istiyor gönül.Ah be zaman yine oyun oynuyorsun bize. Sıcaktan kavrulan bedenlerimiz Kadırga Koyunda serinliyor… Rüzgar sıcak esiyor.

Güzeller güzeli bir dilber, adı Refika… Adını verdikleri zeytinyağı üretim müzesindeyiz. Adakale’li Refika en az benim kadar güzel. ODTÜ mezunu üç delikanlı kurmuş bu müzeti. Bilgi veriyorlar yaptıkları iş hakkında.Ve öğreniyoruz bu yörenin zeytini iri çekirdekli olurmuş. Yenmeye gelmezmiş pek bu yüzden yağ elde etmek için kullanılırmış bir de zeytinyağı sabunu elde atmak için. Müzeyi geziyoruz…Küpleri, güğümleri, sabun kaynatılan devası kazanı ve pek çok şeyi inceliyoruz bir bir.Yaklaşık bir yıl önce Rize’deki çay fabrikasını gezişimiz geliyor aklıma, gülümsüyorum.

Altınoluk’a geri dönüyoruz. Gür Otel’de konaklayacağız üç gün boyunca. Akşam yemeği sonrası akıyoruz Altınoluk gecelerine herkesler gibi … Oldukça kalabalık…Hediyelik eşyalar satılıyor daha çok… Bir de sakızlı dondurma… Kaçırır mıyız , külahlar elimizde, yalıyoruz eritmeden.“Nerden aldın, kaça aldın, niye bana söylemedin “muhabbeti otobüste…

Yeni bir güne merhaba derken düştük yollar yine… İlk durağımız Truva. Tanıştık Tanrılarla… Afrodit’le, Hera’yla, Atena’yla… Paris Helen aşkını dinledik… İhaneti öğrendik… Gezdik Truva’yı bir uçtan bir uca. Tahta ata tırmandık, pozlar verdik kare kare…

On bir vapuruna yetişmemiz gerek Bozcaada’yı görmek istiyorsak… İstiyoruz elbette. Geyikli’den biniyoruz vapura… Ver elini Bozcaada… Mutluyum olabildiğince bir kez daha denizin üzerinde olmaktan. Balık, midye derken tav oluyoruz çiğ böreğe… Ayazma Plajında giriyorum nihayet denize… Pırıl pırıl mavi sular… Dibi berrak görünmekte… cezp ediyor ben girmem diyeni bile… Koreli’nin yerinde giyinme, soyunma ve de duş… Otur bir kenara sen de seyre dal denizi, yudumlarken buz gibi biranı… Domates reçeli, şarap, çavuş üzümü alıyor kimilerimiz gezerken Ada’da…

“Ata Demirer burada “diyor eşim…İnanmıyorum… Dönüyorum..”Yok canım sadece benziyor diyorum…Gülüyor Sevgili Ata…

“Sizin Ata Demirer olduğunuza inanmadı..Sadece benziyor “diyor eşim kendisine.

“Evet..Evet ben Onun kopyasıyım “ diye gülüyor…

“Çok kilo vermişsiniz.O yüzden tanıyamadım sizi “ diyorum…

“Bu ne güzel iltifat “ diyor…

“Nasıl becerdiniz ben de kilo vermek istiyorum ama başaramıyorum “

“Ben Çocuk Esirgeme’ye verdim diyor “gülüyoruz.

İzin istiyoruz resim çekmek için…Büyük bir mütevazilik ile hay hay diyor… Eşim beni, ben onu çekiyorum Ata Demirer ile… Bizi görenler geliyorlar…Teşekkür ederek ayrılıyoruz yanından..Tatlı bir anı kalıyor Bozcaada’dan bir de resimlerimiz.

Oteldeyiz bu akşam, oturmuşuz denize karşı, sohbetteyiz dostlarla. Rehberimiz Metin Bey ayrıldı bu gece. Uğurlarken Onu hoş geldin dedik yeni rehberimiz Uğur Bey’e.

Sabah olunca edildi kahvaltılar… Akçay’a götürdü bizi Hayrettin Kaptan …Geldik Akçay sana bizi bassana bağrına. Sevdim buraları… Sarı Kızın heykeli meydanda… yürüdük bir uçtan bir uca…Dökmecioğlu’ndan alındı zeytinler, zeytinyağları… Dönüş yoluna geçildi. Sondan bir önceki günümüz.Arkadaşlar deniz kıyısında…

Tatlı bir serinlik almaya Altınoluk’dayız bu akşamda… Kaç bin kişi yürüyor taş asfaltlı sokaklarında.Serin serin esiyor iskeleden rüzgar… Oturmuşlar kayalar üzerine ferahlamak isteyenler… Bir başka görünüyor bu sahil çehresine vuran ışıklarla gözüme…Armut koltuklar kumsalda, ne kadar çok kişi var burada.

Aşıyoruz Kaz Dağlarını kıvrıla kıvrıla tırmanıyoruz zeytin ağaçlarının arasından Sütüven Şelalesine… Masalar suyun içinde, piknik yapmakta elalem. Zeytin ağaçları, bol oksijen, İda Dağları…

Buluverdik kendimizi Hasan Boğuldu Şelalesinde…Emine, Emine nettin sen Hasan’a… Boğuldu Hasan dediler , astın kendine ulu çınara… Ziyaret ettik sizleri, dinledik hüzünlü hikayenizi… Kalmadı böyle sevdalar yüreklerde. Fedakârlıklar, ölümüne sevdalar nerelerde… İncir kokusu, şelale çağıltısı, buz gibi sular yudumlanan şifa niyetine…

Yüreklerimiz Eğe ‘de kaldı Sezen’in şarkısındaki gibi. Aklımda Ören’de. Güzergahımız Susurluk’a. Öğle yemeğimiz Yörsan’da… Lakin Şeytan Sofrasından da kalabalık Yörsan Sofrası… Bülent Arınç ve eşi de burada. Eh… Hepimize afiyet ola.

İlerliyor Otobüsümüz…Yolun iki yanı ay çiçek tarlası…Güne bakan çiçekleri safran sarısı…
Kasa kasa şeftaliler, insanın canı çeker.Sivrihisar’da gün batıyor… Buralarda başka bir güzel..

Yaşanmışlığa katılan topu topu beş altı gün… “Telaşa gerek yok vaktimiz çok “diyen cümlesi geliyor rehberimizin aklıma, gülümsüyorum…Paylaşılan dostluklar yüreğimize yerleşen, bir de anılarımız…Yaşanmış kısacık anlar yerleşen hatıralarımıza…İp gibi ince uzun yolda, yaşadığımız güzelliklerin sarhoşluğu başımızda, bizden selam olsun Ege Sahillerine…

(03.08.2008- 09.07.2008)

 
Toplam blog
: 755
: 776
Kayıt tarihi
: 13.06.07
 
 

Ankara'da doğdum. İlk, orta, lise ve üniversite eğitimimi Ankara'da tamamladım. AÜİF iş idaresi b..