29 Ekim '13
- Kategori
- Sinema
Korkunun ardı

Korkunun bir sonraki safhası paranoyadır. İnsanın suç yükleme psikolojisi ile, gündelik yaşamda karşılaştığı pek çok olayda yakayı kolaylıkla sıyırmaktaki meyli, zamanla kendi haklılığına her daim inanç duymasına ve bu da paranoyak bir düşünce alt yapısına zemin hazırlamakta. Kendi oluşturduğumuz yapay tepelerin ardına gizlenerek, dış dünyanın bazen de olsa haklı taleplerde bulunabileceği düşüncesinden kendimizi arındırarak, güvenli limanımızda yalıtılmış hayatlar sürdürebiliyoruz. Genç yönetmen Emin Alper’in bol ödüllü filmi “Tepenin Ardı”, bu izole ortam içinde debelenen hayatları beyazperdeye yansıtıyor. Tek bölgede, tek bir ailenin hayat hikayesini anlatan film, sürekli olarak tehlikeli ötelerle beyhude bir şekilde mücadele etme arzusu duyan karakterlerimizden bir kesit sunuyor.
Normal bir İç Anadolu köyünü anlatmak istese de, izleyiciye sunulan ortam az çok vahşi batı olarak tanımlanan yerleri anımsatmıyor değil. Tek plan çekimlerin hakimiyet kurduğu film, doğanın ilgi çekici lakin bir o kadar da yırtıcı atmosferini, karakterleri üzerine oturtma konusunda bir hayli başarılı. İlkel korkularımızın, çoğu kez hayatımızda belirleyici rol oynaması hususu yerel bir hikaye ile aktarılmış olsa da, bu gibi durumların evrensel ölçekte farklı milletlere mensup şahıslar üzerinde de etkili olması bakımından film, global ekseni bir hayli açık konumda yer alıyor.
Faik karakteri, filmimizin ana taşıyıcılarından belki de en önemlisi. Korkunun kaynağı ve temsilcisi. Kendi ailesine ve çiftliğine gelen zararlardan “etrafı” sorumlu tutma konusunda bir hayli ısrarcı. Oğlunun ve torunlarının, kendisini ziyarete geldiği bir zaman diliminde yaşananlar, hikayenin kolektif bir çizgide ilerlemesini sağlıyor. İlginç olanı, birbirine son derece zıt kişiliklerin, korkulara karşı topyekün hareket edebilme becerisi. Asıl tehlikenin, görmezden gelinen, yok sayılan ve dar bakış açısına kurban edilen sorunlarına boyun büken kendi çevresinden geldiğini bir türlü göremiyor. Korku toplumlarının basit bir prototipi sayılabilecek aile, günden güne içe kapanmaya devam ediyor ve korku, zamanla paranoyak bir tavırla kendi varlığını sürdürmeye başlıyor. Sorunu çözmenin tek yolu yok etmek. Yok etmek ise kendine korku üreterek var olmak zorunda olan bir sistem için büyük bir risk.
Faik haricindeki karakterlerin yaşadığı irili ufaklı hikayeler, sistemin kendi içinde aksayan noktalarını işaret etse de, düzen kendi iç tutarsızlığını örtbas etmek için, tepelerin ardını kötülüklerin kaynağı olarak gösteriyor. Korkunun, savunma psikolojisi ile takviye edilmesi haklılığa bir dayanak noktası teşkil ediyor.
Son sahnelerde, ailenin topyekün, düşmana karşı harekete geçmesiyle, tepenin ardındaki boşluğun fark edilmesi sonucu yaşanacak muhtemel hayal kırıklığını göstermeden film nihayete eriyor.
Yönetmen Emin Alper, Reha Özcan, Tamer Levent, Berk Hakman, Sercan Gümüş gibi oyunculardan oluşan rengarenk bir kadroyu başarı ile idare ederek, ilk uzun metrajlı filmini sorunsuz bir şekilde kariyerine dahil ediyor.
Filmin doğal akışının gerçekçiliğine zarar verdiği düşünülerek, genelde sanatsal yapımlardan uzak tutulan müzik unsuru, filmin bazı karelerinde kendine yer bulabiliyor. Açıkçası hiç olmasaymış daha iyi olurmuş gibi bir düşünceye kapılmadan edemiyor insan.
Günümüz popüler kültürüne hitap eden yaygın sinema dili anlayışına nazire yaparmışçasına tutarlı anlatımını pek çok ödülle taçlandıran yapım, ülkemiz sinemalarında maalesef hak ettiği ilgiyi göremedi. Özellikle sinema salonu bulma konusunda sıkıntı yaşayan yapım, bizlere bir kez daha gösteriyor ki, gerçek sanat ürünleri, aslında kendi çağının ötelerine hitap ediyor ve hak ettiği ilgiyi henüz doğmamış gelecekte görüyor.