- Kategori
- Sinema
KT 17: Festivalin onuncu günü "abla" gördüklerine üç film daha ekler.
İlki bir Türk -Türkiye-Almanya- filmi, Takva; çok kritik bir konuyu, hele de tarikat fonunda bu kadar yalın, yansız anlatabilecek çok az yönetmen olsa gerek diye düşünen "abla", filmden sonra soruları yanıtlayan alçakgönüllü Özer Kızıltan'ın böyle biri olduğundan emindir. "5 yıl önce filmle ilgili araştırma yapmaya başladıklarında konuya sadece "aşina" olduklarını gördüklerini" söyler, pekçoğumuz gibi. "Kul" olmaktan çıkıp ne zaman "birey" olacağımız ile ilgili soruya ise pek güzel bir biçimde, "birey olmanın yalnızlığı getirdiğini, toplumsal bireyler olmayı öğrenmemiz gerektiğini düşündüğü" yanıtı verir . Filmin sonunda ilacını verip, mumları söndürüp çıkan elleri kınalı genç kadının, yatağa bağlı kahramanın karısı mı olduğu sorusunu ise "bilmiyorum!" diye yanıtlar. "Abla" her filmi bu kadar beğenmez.
İkincisi bir Fransız filmi, Şantör; yaşamdan beklentileri, yaşları ve kiloları birbirinden bayağı farklı olan bir kadın ve adamın -adamın ısrarlı takibi sonucu- mutlu sona bağlanan hikayeleri. Filmin mutlu sonlu bir film olduğu, son 30 saniyede anlaşılır. Gerard Depardieu film boyunca kendi sesiyle eski -tanıdık- şarkıları söyler de bereket, "nasıl sonlanacak acaba?" gerilimi bir nebze yumuşar.
Sonuncusu bir Güney Kore filmi, Kral ve Soytarı; krala en yakın kişinin, kendi söyleyemediklerini söylesinler de bir çeşit yüzleşme sağlansın diye, saraya soktuğu oyuncu grubu, duygusal açıdan yufka kralın kıyımlarına neden olur. "Abla"yla kızkardeşi filmin sonunda okuyamadıkları ekip listesini alışkanlıkla izlerlerken "bu kadar zengin bir kültür, böyle bir müzik, cık cık cık, hiç olmamış" derler.