- Kategori
- Felsefe
Kumdan kaleler yapmak...

Görsel kaynak: www.fotokritik.com
"Sen ki ey gül, çayırda kızarıp / kurumlanıyorsun
kıpkırmızı bürünmüş allara / kır şen ve hoş
ama mutsuz olacaksın / nice güzel olsan da..."
16. yüzyılda yaşamış mistik İspanyol şairi Juanna İnes de la Cruz'un "Sonrası" adlı şiirine ait bu dizeler ünlü yazar Umberto Eco'nun büyük emek ürünü kült eseri "Gülün Adı"na isim koymak için esin veren dizelerdir. "Bir zamanlar büyük olan şeyler, ünlü kentler, güzel prensesler, her şey zamanla hiçe dönüşür. Yitip giden bütün nesnelerden elimizde adlar kalır" diyen 12. yy. da yaşamış bir Benedikten olan Bernando Marliancense'den de esinlenerek...
Dünyaya kozmik bir rastlantı eseri fırlatılmış ('atılmış' ya da 'gelmiş' de diyebiliriz) tamamlanmamış, taslak, (ateos) bir varlık olarak hep gelecekteki eylem ve rastlantılarla değişip dönüşen... Amansızca "öz"ünü gerçekleştirmeye çalışan, gerçekte hiç bir zaman dilimine sıkışmayan, tüm zaman dilimlerine (geçmiş, an ve gelecek) dağılmış, farklı olanakları gerçekleştirerek sürekli kendi dışına taşan bir varlık!
Çok sıkılsa da okullara giden, çoğunun işe yaramayacağını bilse de sürekli öğrenen ve deneyimleyen, boşanacağını hesaba katsa da evlenen, bir gün gelip de kendilerini unutup gideceklerini hatta göremeyeceğini bilse de üreyen, kazalar olacağını bilse de araçları icat edip kullanan, ölüm riskine rağmen savaşlara giden, sonsuz uzayın derinliklerine de göz diken... Velhasıl öleceğini bile bile yaşayan bir varlık...
Koru(n)masız bir ortamda, donmamış bir beton gibi, üzerine düşen her şeyin kalıcı izler bıraktığı, o şekilde biçimlenen bir varlık... Uzun, yorucu, inişli çıkışlı çoklukların sonunda tek’liğin sakin limanına yeniden demir atmak… Doğarken de ‘tek’ olduğunu, sonsuzluğa intikal ederken de ‘tek’ olacağını anımsamak … Hatta apansız sevişmelerinde bile kendi hazzının çemberinde çırpınan türden bir tek'lik…
Gerçeği arayan biri olarak kendi deneyim ve bütünlüğünden başka insanı bu yönde destekleyecek şeylerin pek de tatminkâr olmadığı bir noktaya ötelendiğini hissetmek... Çok aramak, çok çalışmak, çabalamak.. Ama hep gerçeğin peşinde olmak.. Onun şu ya da bu çıkar uğruna eğilip bükülmesine, abartılıp azaltılmasına, yok sayılıp üzerinin örtülmeye çalışılmasına, çekip çekiştirilmesine olanca gücüyle karşı durmaya çalışmak... Ve bu duruşu sergilerken sağının, solunun, önü ve arkasının, her tarafının boşalmış, etrafta pek kimsecikler kalmamış olduğunu görmek...
Her yükseltisinde kendine batan bir yan olduğunu görmek.... İnançların altlarına gerilmiş direklerdir insanlar diye düşünmek, kendine doğru yükselen basamakları kendin sanmak, her şey düşman gibi olsa da ona yine de o dost kalmayı denemek hepsine....
Giderek derinleşmek... Ilık bir rüya serpintisinden kendine damlaya damlaya... Gözlerinin yanı sıra zihninin de aydınlatabildiği kadar ufukta bulmak arzusu köklerinden yansıyanları... Bütün sorularının muhatabı, aslında olamayan ('Taslak', ateos) yanıdır insanın! Onca bilin(e)mezlik ve kaosun içinde duymak istediklerini söylemek için konuşurken yakalar kendisini çoğu kez. Bilir; sözcüklerle yapılan yine sözcüklerle yıkılmaya mahkumdur. Su ve kumdan yapılıp su ile yıkılan kumdan kaleler gibi... Rüzgarın ya da bir dalgacığın dahi yıkacağını bilerek ellerinle bir görkem sağlamaya çalışmak, hayat gibi! Kadere karşı durma isteğinin dışavurumu... Ya da bir şeyi yok olsun diye yapmaya dayalı küçük bir Tanrı'cılık oyunu gibi... Hayata ne zaman yön vermeye çalışsak beklenmeyen bir rüzgar ya da bir dalgacık alır götürür bütün emekleri... Kum zerrecikleri dolar gözlerimize.. Geriye kalan bir kaç damla gözyaşıdır, geriye kalan hoş sedalara arkadaş...
Anlarız zamanla iyice; bilinebilir parçaların oluşturduğu bir bilinmezliktir, gidilebilir yollardan oluşan gidilemez bir diyardır hakikat.
Mutluluk ise;
Sanki bir tür seraptır çoğu zaman... Düz bir çizgi değil hayatın orasına burasına -renkli rafya kâğıt parçacıkları gibi- serpilmiş noktalar halinde... Bu da, yaşamda kendi amacımızı yaratıp uygulama şansı bulabilirsek gerçekleşebilir ancak... Noktalar arasındaki anlamlı çizgi ancak bu şekilde çizilebilir. Ama iyi bir insanın mutlu olabilmesi için yaşadığı şartların, çağın geçerli değerlerinin de ona uygun olması gerekir...
Peki, gerçek mutluluğun kökleri var mıydı? Ya insanın kökleri? Bu ikisi bir yerlerde birleşiyorlar mıydı? Yoksa bunlar birbirleriyle ilgisiz şeyler midir?
Soruyu duymuşçasına varoluşçuluğun babalarından (ünlü Danimarkalı filozof) Soren Kierkegaard'ın dedikleri duyulur fısıltı gibi bir yandan; "...Umutsuzluk evrenseldir, umutsuzluk kaçınılmazdır. Onu bir an olsun yabana atamayız. Benliğin iflah olmaz hastalıklarına karşı umut üzerine topyekûn bir felsefe geliştirmek ruhumuza yapılabilecek -belki de en ağır- saldırıdır. Bir mustarip kötü bir teselliyle avutulabilir mi? Umut üzerine gerekli gereksiz sarf edilen sözler ölümcül bir hastanın yanında yapılan gaflara benzeyecektir. Umutsuzluk insanın karşıtların bir sentezi olmasının, daha doğrusu diyalektik bir varlık oluşunun gereğidir. Sonlu varlığı ile sonsuz varlığı arasına sıkışan insan "kendi olma" sürecini umutsuzluk içinde yasar. Çünkü insan, sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir..." diyen...
Ya inanç; akılla açıklanamayan, içinde varoluşun gizeminin akıldışılığını barındıran bir şey belki de...
Bu düşünceler içinde, meselemizi ya umutsuzluğa bırakacağız ya da hiç'liğe... Gerçek varoluşa ulaşmak için!
O halde, çoğu zaman umutsuzca da olsa kumdan kaleler yapmaya devam...
İ. Ersin Kabaoğlu,
7 Aralık 2015, Ankara