Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Kasım '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Mantar isteyen var mı?

Deniz: Dokuz altı yollarında, bir zincir boğazımda, sıkar sıkar gevşetemem, ağlayamam, ayda yılda bir kaçamak, kaçsak bile yaşamamak dokuz altı yollarında gülmek yasaaaakk!

Okan: Oğlum kısaca “Günaydın” diyebilirsin, ne böğürüp duruyorsun sabahın köründe?

Deniz: Kalkın oğlum bugün büyük gün. Sağlıklı bir yaşamın ilk adımlarını atacağız hayırlısıyla.

Tuncay: Oğlum bırakın da uyuyalım be. Ben adım atmak falan istemiyorum hatta mümkünse ayağa kalkmak bile istemiyorum.

Deniz: Babacan mızıkçılık yok, akşamdan sözleştik işte. Saat altı oldu, geç kalırsak karışmam bak. Ümit! hadi be oğlum uyan artık.

Okan: Ben kalkıyorum abi, anlaşıldı kurtuluş yok senden. Kim bilir ne çoraplar öreceksin yine başımıza; Allah’ım sen bizi hayırlı sabahlara uyandır.

Ümit: Amiiiin.

Deniz: Babalar sigara paketlerini, cep telefonlarını evde bırakın bir tane tedbir amaçlı telefon alacağız o da bende duracak.

Tuncay: Oğlum alalım işte telefonları Selma falan arar belki.

Deniz: Moralini bozmak gibi olmasın ama Tuncay’ım üç gündür bizde kalıyorsun Selma’nın seni arayıp sorduğu falan yok yani, hem ormanda askeri bir nizam içerisinde koşacağız öyle iki de bir telefon falan çalarsa olmaz. Olayın ruhuna ters düşer yani.

(Az sonra arabada)

Ümit: Okan ayakkabılar güzelmiş ortağım. Ehe eh. Bununla mı koşacaksın yoksa ormanda.

Okan: Nesi var lan. Mis gibi halı saha ayakkabısı işte. Ben zamanında ne goller attım bununla be.

Tuncay: Oğlum biz seni hep kaleci yapardık. Ne zaman gol attın. Deniz burası iyi baba. Duralım işte.

Deniz: Yok be oğlum, iki ağaç gördün diye hemen orman sanma her yeri. Şöyle engebeli, bol kayalıklı bir çam ormanı lazım bize. Şu yamaçta durabiliriz mesela. Okan sence nasıl abi burası?

Okan: Benim yeşillikten başka bir şey gördüğüm yok oğlum anlamam ben bu işlerden, kafanıza göre durun bir yerde işte. Zaten çay yok, sigara yok, kahvaltı yok kafam allak bullak oldu anasını satayım.

Deniz: Evet beyler öncelikle sıraya girelim. En önden ben gideceğim hafif bir yürüyüşten sonra belirli bir tempoda hızlanacağız. Birbirinizi görüş açınızdan kaybettiğiniz anda seslenin, öndeki yavaşlasın. Rakım yüksek olduğu için genizlerinizi yakabilir ayrıca oksijen azdır nefes almakta zorlandığınız anda durun, kimseye bir şey ispat etmek zorunda değilsiniz.

Okan: Bir şey sorabilir miyim sayın Mahruki?

Deniz: Sor bakalım.

Okan: Ayı falan yoktur inşallah değil mi, ya da kurt murt.

Deniz: Dua edelim olsunlar, çünkü onlar doğanın gerçek sahipleri ve egemenleridir.

Tuncay: Yani buralarda egemenlik kayıtsız şartsız ayınındır diyorsun. Ulan sen de iyice gaza geldin be.

Deniz: Evet beyler, uygun adım marş!

Ümit: Bir şey sorabilir miyim şekilcan.

Deniz: Oğlum marş dedik hala sorudasın, cevaptasın be.

Ümit: Ben de onu soracaktım, marş söyleyebilir miyiz, yani motivasyon acısından.

Deniz: Kısık sesle söylenebilir, durduk yere bilcümle hayvanatı huylandırmanın anlamı yok şimdi. Haydi bakalım. Marş.

(akabinde)

Tuncay: Kuşandık geç öfkeniiii, taşların kucaklarımızdaaaa, bizlere öğrettiğin kavga kavgamız büyüyor omuzlarımızda, büyüyooor....

Okan: Hönk!, hönk!... Oğlum Tuncay bir saattir aynı şarkıyı söylüyorsun değiştir şunu be. Kafam kanadı senin gürültünden.

Tuncay: Abi isteğin varsa peçeteye yaz gönder, şimdi durup şarkı düşünecek vaktim yok Deniz iyice arayı açtı zaten. Sen Ümit’i biraz bekle istersen iyice geride kaldı eleman. Alnımdaki kurşun yarasııı, sönmeyen bir ateş şimdiii, büyüyor inatçı kavgamız da büyüyor sarıyor halkın yüreğini, sarıyooor.

Okan: Hey senin repertuarına be...Deniiiz! Durun gari len. Ümit gayboldu.

Deniz: Tamam beyler Ümit gelene kadar mola veriyorum, toplanın şu ağacın altına.

Tuncay: Off. Bittim ben be... Bu arada niye fotoğraf makinesi almadık be oğlum çekinirdik ne güzel. Aaa? Şu taş yapılar ne Deniz.

Deniz: İtalyanlar yapmış zamanında, karargah gibi bir şey işte. Yol boyunca gördüğün zeytinlikleri de onlar dikmiş.

Tuncay: Vay emperyalistler vay, adamlar işi biliyormuş diyorsun. Aslında çok paran olacak böyle bir yerde yaşayacaksın hafız.

Okan: Paraya ne gerek var oğlum, sen gir içeri arkandan kapatırız kapıyı biz. Ayı kardeş, kurt kardeş, domuz kardeş hep birlikte yaşar gidersiniz işte.

Tuncay: Aman çok komik. Bu arada nerede kaldı bu Ümit oğlum. Dağılıp arayalım bari adamı.

Okan: Bırak şimdi soğukkanlı izci tiribini. Dağılıp arayacak ne var düz yol işte, yamacın başından görünür şimdi. Aslında benim aklım şu mantarlara takıldı, nereden baksan yirmi kilo toplarız bir iki saatte. Hem sporsa o da spor bir anlamda. Beylik deve gibi boşu boşuna dolanacağımıza bir işe yararız. Konu komşuya bir hediye götürürüz bari. Ne dersin Deniz?

Deniz: Oğlum zehirlidir onlar belki de. Yoksa domuzlar falan yerdi şimdiye kadar ama isterseniz toplayalım, İsmet amcaya gösteririz o anlar zehirli mi değil mi.

Tuncay: Ulan neye niyet neye kısmet. Bir de mantar toplayacağız şimdi be. Hah Ümit geldi. Nerede kaldın lan.

Ümit: Hacı peşime köpekler takıldı kaptırıyordum az daha bir tarafımı. Ne iş mantar toplamaya mı başladınız?

(nihayetinde)

Okan: Oğlum Tuncay dokunsan eline gelir zaten, soğan yolar gibi yolmasana şunları, bak dağılıyor sonra sağa sola.

Tuncay: Ahkam kesme oğlum çok anlarmış gibi. Havasına bakan da hayatı mantar toplamakla, soğan yolmakla geçmiş sanacak. Al işte yoluyorum var mı bir diyeceğin.

Deniz: Beyler gerilmeden, hayırlı bir iş yapıyoruz şurada. Ulan bu arada bir sigara olsa ne iyi olurdu be.

Ümit: Dedik oğlum sana alalım paketleri diye.

Okan. Valla söylemesi ayıp ben çoraba bir paket zula yapmıştım çaktırmadan, alın yakın birer tane. Sonra da yavaş yavaş gidelim istersen Deniz, akşama düğünde çalacağız, bir iki saat dinlenmeden oynatamayız milleti.

Deniz: Onlar da bir gün oynamayıversin be oğlum. Versene bir dal sigara.

(Evde)

Deniz: Ne dersin İsmet amca?, sence zehirli mi, yoksa sade mi bu mantarlar?

İsmet amca: Vallaha evladım birisine yedirmek lazım, ölmezse zehirli değildir.

Okan: Çok sağol İsmet amca bak bu bizim aklımıza gelmemişti hiç, çok yardımcı oldun yani.

İsmet amca: Ben ne bileyim yavrum, siz yiyin hele ölmezseniz bir iki kilo ayırın bana da.

Ümit: Tamam İsmet amca ölmezsek görüşürüz o zaman. Adama bak ya, göz göre göre bitirecek bizi.

Tuncay: Oğlum bir tabak kavuralım bence, niye zehirli olsun ki mis gibi çam mantarı hacı.

Okan. Atalım.

Ümit: Satalım.

Deniz: Abi durun bak burada yazanlara göre zehirli mantarın üzerinde genellikle benekler olurmuş, bizimkilerde yok. Demek ki zehirli değil.

Okan: O zaman yiyelim. Başımıza bir şey gelecekse de bilimin elinden gelsin abi. Ver ben kavurup geleyim şunları. Biriniz de yoğurt alın bakkaldan.

(Akşam)

Tuncay: Herkese dağıttınız mı?

Deniz. Dağıttık baba, sizinkilere de ayırdık. Yalnız üst kattaki dublekste oturanlar almadı.

Ümit: Niye lan?

Deniz: Bilmediği şeyi yemezmiş eleman. Bize de tavsiye etmezmiş. Rahatsız oldu anlayacağınız.

Okan: Vay zargana vay. Yemezse yemesin abi. İyilik de yaramaz bunlara. Ümit sen ne yapıyorsun abi.

Ümit: Bir haftalık mönümüzü yazıyorum. Fırında mantar, mantar kızartması, mantarlı börek, mantar haşlama, mantar tatlısı, mantar köftesi, mantarlı ekmek, mantar oturtma, mantar fırlatma, mantar turşusu...

Okan: Hepsini anladık da mantar fırlatma nasıl oluyor hafız?

Ümit: Nasıl olacak; şimdi dama çıkıp üst kattaki lavuğa nişan alacağız, görsün bizi çor çocuk yerine koymayı.

Deniz: Doğru diyorsun oğlum, hadi gösterelim şu ‘odası merdivenli’ ye gününü.

Tuncay: Kanımızla yazıyoruz tarihi, haklıyız kazanacağııız...

(Mutlu son)


Okan Ünver

 
Toplam blog
: 104
: 489
Kayıt tarihi
: 06.03.08
 
 

1978 doğumlu Antalyalı bir müzisyenim, devamını ben de bilmiyorum..