​ Marilyn Monroe / Kültür - Sanat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ocak '12

 
Kategori
Kültür - Sanat
 

Marilyn Monroe

Marilyn Monroe
 

Marilyn Monroe


Anlatmak istediğiniz çok ciddi, çok trajik ya da çok -çok farklı bir şey olabilir. Siz yazan kişisiniz ve gönlünüz öyle değil de başka türlü yazmak istiyorsa bu da sizin bileceğiniz bir iştir.

Ben papatyaları severim. Kır çiçeklerini çok severim. Masal anlatmayı da çok sevdiğimden hepsini bir araya getirmeyi de görev edinir bir şeyler yazmaya niyetlenirim.

Sizlere bir sarıpapatyadan söz edeceğim. Bu öyle sizlerin bilginiz dahilinde veya sizin ektiğiniz bir papatya değil. Bu kendi başına topraktan başını uzatmış, sarı – sarı etrafa bakan güzel papatya…

Onu nasıl çağıralım diye düşünürsek şöyle diyebiliriz, şöyle bir isim koyabiliriz.

Norma Jeane Mortenson…

Papatyanın topraktan başını uzatıp dünyaya gülümsemesinin tarihini de şöyle yazabiliriz.

1 Haziran1926… O bir yaz çiçeği. O çok güzel bir çiçek.

Ne yazıkki o güzel çiçeğin hayatı güzellikler içinde olmayacak. Annesi, dayısı, büyük annesi ve birçok akrabasının akıl sağlığı ile sorunları var. Ona bakamadılar. Onu güneşe tutup, sulayamadılar. Bahçelerindeki bu kırçiçeği, başka ellere geçti. Başka aileler ona baktılar, kimi hoyrat davrandı, kimi aşırı dindar çıktı. Sonunda soluğu bir yetimhanenin bahçesinde aldı.

Aslında narin, nazik bir kır çiçeğinden beklenmeyecek kadar kuvvetli davranıyordu. Kopmuyordu, solmuyordu. Hayatla mücadele ediyordu…

Yetimhane bahçesinde de çok kalamadı. Onu akrabaları yanlarına almışlardı yine! Çiçek güzeldi, evdeki erkekler ona farklı davranıyorlardı. İlk cinsel tacizine de zaten dokuz yaşında uğramıştı. Birinin karısı istememiş onu başka birine göndermiş, bir diğerinin oğlu. Bazı akrabalar yaşlıydı, bazıları onu sevmiyordu. Orada burada o akraba, bu arkadaş aileleri arasında yaşamaya devam ediyordu.

Bir çözüm bulması gerekiyordu. Küçük yaşında hayattan yorulmaya başlamıştı, narin boynu büküldü, bükülecekti…

On altı yaşına gelmişti. Komşunun yirmi bir yaşındaki oğlu, onun kök salacağı, nefes alacağı, benim yerim, benim evim diyeceği bir yer olabilirdi.

Onunla evlendi. Çok gençti, çok güzeldi. Çok tecrübesizdi… Evliliğinde bir sürü hatalar yapıyordu, eşi ona iyi davranmıyordu. Direndi. Bu evliliği yürütebilmek için uğraştı. Artık başka topraklara gitmek istemiyordu. Başka havaları, başka yağmurları, rüzgârları istemiyordu. Ne yazık ki olmadı. Dört yıl dayanabilmişti bu evliliğe, sonra bitmişti.

Evliliği bitmiş olmasına bitmişti ama yeni birçok şeyi öğrenmişti.

Kendine güveniyordu. Bir şeyler yapabileceğini artık biliyordu. Güzeldi, çok güzeldi. Yoldan geçenlerin başını döndürecek kadar güzelse bunu değerlendirmesi gerektiğine karar verdi. Bir mankenlik ajansına gitti ve geri çevrilmedi. Modellik yapmaya başladı. İlgi görüyordu ama o değişik bir şeyler yapmak da istiyordu.

Düşündü. Sonunda karar kıldı. Uzun saçlarını kestirdi. Onları pilatine boyattı. Papatya artık yaldızlı gibi olmuştu. Parlıyordu. Çok parlıyordu. Oyunculuk dersleri alıyordu. Şarkıcılık kurslarına gidiyordu. Yeni öğretileri kendine ilave ediyordu.

Az uyuyordu, çok koşturuyordu. Çok hırslıydı. Yorulmak nedir bilmiyordu.

Kısa sürede ajansın en çok iş alan modeli olmuştu.

Dergilerde görülüyordu. Birçok ünlü dergi hemen onu kapak yapmıştı. Erişilmez bir güzelliği vardı ve kıvrak zekâsı… Sonunda; 20th Century Fox'un yöneticisi Ben Lyon'un dikatini çekti…

 Olanlar bundan sonra hızlandı. Çok hızlıydı. Şimdi bu çiçeğe bir isim gerekliydi. Kendi ismi çok akılda kalıcı, çok seksi, çok tamamlayacı değildi. Karar verildi. İsmi değişecekti. Yeni ismi belirlenmişti.

O artık Marilyn Monroe olmuştu.

İlk başlarda çok başarılı olamamıştı. Hayallerinin yıkıldığı yıllarda kendini içkiye verdi. İşsiz kaldı, modelliğe döndü. Sonra yeni bir sinema teklifi ile sinemaya yeniden merhaba dedi.

Papatyaya tac taktıran film; Niagara filmi oldu.

Şöhreti artık ondan öndeydi. O kadar ünlü olmuştu ki, modellik zamanında verdiği çıplak pozlar bile onu tahtından indirmemişti. Üst üste filmler çekti. Bu sırada ikinci evliliğini de bir süredir birlikte olduğu; beyzbol yıldızı Joe Dimaggioile yaptı.

Papatya eski papatya değildi. Yıllar onu yormuş, yıpratmıştı. Çok hoşgörülü olamıyordu. Bütün erkekler ona aşıktı. Şöhretliydi. Gittiği her yerde olaylar oluyordu. Onu görmek için insanlar birbirini paralıyordu.

Evliliği ancak dokuz ay sürebildi.

Yeni gelen film tekliflerini kabul etmedi. Daha iyisini yapmak istiyordu. Daha başaralı bir aktris olmanın peşindeydi. Bunun için tekrar eğitim almaya karar verdi…

 

Actors Studio'daki eğitimi sırasında yazar Arthur Millerile tanıştı. O farklı biriydi. Kırçiçeğine önem veriyordu, onu dinliyordu. Bilgisini ona aktarıyordu.

Papatya, onunla kendini iyi hissediyordu. Sonunda, yazarla evlendi. Şimdi daha huzurluydu. Daha çok çalışıyordu. Tek farkla daha dikkatli hareket ediyordu.

Bu arada kendi prodüksiyon şirketini yani;  Marilyn Monroe Productions'ı kurdu.

Her gün daha iyiye, daha şöhrete erişiyordu. Bir filmindeki rolü eleştirmenler tarafından çok beğenildi ve Altın Küre’ye aday oldu…

Kendini belkide hayatında ilk defa bu kadar mutlu hissediyordu. Rahattı. Akıllıca kararlar veriyordu. Güzel ve sorunsuz yaşıyordu.

İngiltere’de çevirdiği filmi ona Avrupa kapılarını açmıştı. Papatya Avrupa’da da çok sevilen bir aktris olmuştu. Bir sürü ödüller alıyordu…

Çocukluğunda istenmeyen, aileler arasında top gibi birbirlerine yuvarlanan küçük, masum papatya artık ünlüydü. Çok ünlüydü. Sevilmeyen istenmeyen küçük kız yerine çok sevilen çok istenilen çok güzel bir kadın olmuştu…

Ünlü bir sinema oyuncusuydu, o bir modeldi, o bir şarkıcıydı. Büyük sinema yıldızı, seks sembolü ve pop ikonlarından biri olmuştu…

O dönemin bütün yıldızlarından daha öndeydi. Onun şöhreti normal bir şöhret değildi… Popüler olmuştu. Çok popüler…

Herşey o kadar da güzel değildi aslında. Sarıpapatyanın titrediği, solduğu çok zamanlarda oluyordu.

Çocukluğunda iyi beslenmemişti. Çok sağlıklı değildi. Bu kadar ağır çalışmalardan sonra bünyesi her geçen gün zayıflamaya başlamıştı. Ailesinden ona kalıtsal yolla geçmiş olabileceği bilinen sinir halleri onunla çalışanları zaman – zaman bıktırıyordu. Problemli çocukluğu onu terk etmiyordu.

Mutlu görülüyordu ama özünde çok mutsuz biriydi. Sağlık sorunlarından kurtulmak için aşırı derecede ağrı kesiciler alıyordu. İçkinin kendini rahatlatacağını düşündüğünden çoğu zaman içki ile birlikte aldığı ağrı kesiciler ve sakinleştiricer bazen onun günlerce işe gelmesini engelliyordu.

Kır çiçeği sarıpapatyayı kimse koparamamıştı, solduramamıştı. O kendine yapıyordu bunu. Hemde hiç acımadan… Yalnızlığı biliyordu. Etrafındaki sahte kalabalığın da farkındaydı. Bütün bunlar ona ağır geliyordu. Eşinin yazdığı son filmde, bu sorunlar daha da çoğaldı. Kır çiçeği artık işine eskisi gibi saygı duymuyordu. Alkol, haplara olan bağımlılığı onu aksi, huysuz, yerinden kalkamayan biri haline getirmişti.

Hakkında birçok söylentilerin çıkması da onu rahatsız ediyordu. Eşi ile de artık arası iyi değildi. Devamlı tartışıyorlardı. Olanlar oldu. Sonunda onunla da ayrıldı. Yine yalnız kalmıştı.

Bir film çekimi sırasında başrol oyuncusu ile yaşadığı yasak aşk da hüsranla bitmişti. Bu kırçiçeğini çok üzmüştü.

Sözleşmesi olduğu halde sete gelmeyen oyuncu, Amerikan Başkanı J.F. Kennedy'nin doğum günü için şarkı söylemesi çalıştığı şirketin sabrını taşırdı. Dedikodular her geçen gün çoğalmıştı. Onun başkanla olduğunu söyleyenler, o yüzden sete gelmiyor diyenler vardı. Şirket onunla olan sözleşmesini önce fes etti sonra yeniden tekrarladı.

Sonunda bir gece çok miktarda aldığı uyku hapları onu bir daha uyanmamak üzere uyuttu…

Beş Ağostos 1962 tarihinde Brentwood, Los Angeles evinin yatak odasında hayata veda etti. Daha 36 yaşındaydı…

Kır çiçeğinin boynu büküldü.

Sarıpapatyanın önce beyaz, platin rengi saçları döküldü, sonra başı düştü.

Kır çiçeği çok direndi. Çok uğraştı sonunda pes etti.

Oysa pes eden;

Norma Jeane Mortenson olmuştu. …

Marilyn Monroe pes etmemişti.

Bütün dünya, ondan sonraki tüm nesiller onu biliyordu. Onu tanıyordu. Tanıyor.

Kır çiçeğinin resimleri dünyanın her yerinde alıcı buluyor. Dedeler onu ne kadar çok seviyorsa torunlarda aynı aşkla seviyorlar. O belki de bir ilki başarmıştı.

O ölümsüzlüğü yakalamıştı.

Her yıl yeniden canlanan kır çiçekleri gibi, sarıpapatyalar gibi o her zaman var olacak. Odalarımızın duvarlarında resimleri olacak. İş yapmayan filmleri bile büyük bir heyecanla izlenecek. Onunla ilgili her şey prim yapacak.

Bunu anlatmak nasıl bir şey bilemiyorum.

Ben bir masal anlattım. Bu masalın sonu hep var olacak…

Nazan Şara Şatana

 
Toplam blog
: 1731
: 4678
Kayıt tarihi
: 09.12.10
 
 

Turizmci; Genel müdür Yazar ; Romanlar, senaryolar müzikkaller... Sinema filmleri, TV filmleri.....