Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Mart '07

 
Kategori
Sivil Toplum
Okunma Sayısı
892
 

Maşallah

Maşallah
 

Ceza ve tutukevine gelir gelmez aileme yazdığım ilk mektubun başlangıcı şöyle idi.
Beni hiç merak etmeyin. Hiçbir eksiğim yok. Sağlığım da yerinde. Kaldığımız koğuş ağaçlık bir alanın tam ortasında. Çorak kırmızı topraktan oluşan bir zemine inşa edilmiş tek katlı, prefabrik, beton bir baraka. Hani şu İstanbul’da insanların yuvasını yapmak için inşa edilen toplu konutların yapımında kullanılan, işçilerin barınak olarak kullandıkları yapılardan. Kare bir alanın dört kenarına birer tane koyun, işte size üç koğuş ve bir yönetim karakolu.

Ben idare karakolunun tam karşısına gelen baraka da kalıyorum. Özelliği, ziyaretime geldiğinizde karşınıza çıkmadan önce bile sizi görebilecek olmam. Çünkü görüş yeri idare karakolu ile bize göre soldaki koğuşun arasında kalıyor. Geldiğinizde aramızda sadece bir tel örgü yumağı olacak.

Bu kare alanın ortası avludur. Avluda volta atmanın özelliklerini de yeni öğreniyorum. Koğuşun çıkış kapısı barakanın tam ortasında.

Havalandırma saatlerinde dışarı çıktığımda özgür dolaştığım yerlerde olduğumu düşünerek dolaşıyorum.

Kapıdan çıkınca sağa veya sola döndüğümde kendimi Bakırköy sahilinde buluyorum. Sağ taraftan idare karakoluna doğru giderseniz, Yenimahalle tarafından yukarı çıkıp Pazar sokağına, yok soldan giderseniz İstasyon Caddesinden İncirli Caddesine doğru gidersiniz. (Hatta yıllarca sonra Hava-iş kolundaki işçilerin seçimi ile Genel Sekreter olarak 5 yıl görev yapacağım HAVA-İŞ Sendikasının Genel Merkezine). Bu yolları hiç yorulmadan her gün yürüyorum. Çünkü avlunun kenarları ellişer metreden fazla değil. Yorulan sadece özgürlük hayallerim. Böyle devam ediyordu mektup.

Onları –özgür insanları- rahatlatmak için yazılabilecek diğer şeyleri de anlatarak mektubumu bitiriyorum. Dışarıdakileri rahatlatmak içerdekilerin görevi midir hala bilemiyorum. Acaba o yüzden mi özgür olanlar, tutsak insanlar için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Acaba bunun suçlusu benim gibiler mi?

Koğuşumuz iki büyük bölümden oluşuyordu. İkişer katlı birleştirilmiş ve karşılıklı olarak yerleştirilmiş ranzalar büyük bir alanı kaplıyordu. Oldukça kalabalıktı. Tutuklular mahkemeye çıkıp özgürlüklerine kavuşacakları günleri çeşitli uğraşlarla geçiriyorlardı.

Ben de hemen uyum göstermeye çalıştım. Çünkü ne kadar bekleyeceğim belli değildi. Bir ay mı bir yıl mı yoksa beş yıl mı? Bir şeyler öğrenmek için önce “usta zaman öldürücülerin” yanında çıraklık yapmam gerekiyordu. Ben de öyle yaptım.

Ustalardan biri boncuklarla yazı yazmak için bir çeşit aparat hazırlıyordu. Büyük bir olasılıkla üzerine “maşallah” yazıp özgür bir akrabasına, nazar değmesin diye armağan edecekti. Tanışma fırsatı vermeden “tut şunun ucundan” demişti. Bir iki ip bağladıktan sonra elindeki çiviyi çakmak ve artan bir tahtayı kesmek için etrafına bakınıyordu. “Ulan yine almışlar” diyerek bana döndü ve “şu yan koğuşta birinci ranzada oturan Ali’den keserle testereyi alıver” demişti. Henüz yabancılık çekiyordum; ama çekinmeden gidip Ali’yi buldum ve istedim. Asık bir suratla “sizin koğuşun son ranzasındaki Mustafa’ya verdim. Git ondan al” dedi. Döndüm ve Mustafa’yı buldum.”Keserle testereyi istiyorum” dememle birlikte tüm koğuş kahkahaya boğulmuştu. Önce şaşırdım, bozuldum. Ama sonra anlamıştım. Meğerse bu şakayı her yani gelene yaparlarmış. Doğru. Cezaevinde testerenin, keserin ve baltanın ne işi vardı.

Alışmıştım artık ordaki yaşama. Bazen neşeleniyor bazen hüzünleniyordum. Buruk ve düşünceliydim. Özgür yaşamda değer vermediğim her şeye özlem duyuyordum. Aydınlı koğuş arkadaşımın deyimiyle “kendini bak boş ver dünyayı” mı demeliydim? Aydınlı, yöresinin tipik şivesini sanki sürekli kılmak için yaşıyordu. Dilbilgisinde öğrendiğimiz - i hali yerine - e halini , - e hali yerine - i halini kullanmak şivesinin en belirgin özelliğiydi.”Bana bak” yerine “beni bak” “Allah’a” yerine “Allah’ı” derdi hep. Gerçi zaman zamanda bu şive başına iş açmıyor değildi. “Aydınlı” derdik sadece. Geceleri koğuş nöbeti tutardık. Nöbet kendimizi korumaya yönelikti. Hem cezaevine, hem de bitişik koğuştaki karşı siyasi görüştekilere karşı. . Bir gece Aydınlıyla birlikte nöbet tutuyorduk. Her nöbette olduğu gibi dışarıda nöbet tutan erlerle pencerenin parmaklıkları arasından muhabbet ediyorduk. O geceki nöbetçi bir buçuk metre boyunda “bitirim” dediğimiz biriydi. Havadan sudan bahsederken Aydınlı, yöresindeki -eski bir ibadethane olan- müzeden bahsediyordu. Nöbetçi anlatılanlarla çok ilgilenmişti. Çünkü daha önce annesiyle oraya gitmişler ancak içeriye girememişlerdi. Özellikle annesi orayı görmeyi çok istiyormuş. Yakında izne çıktığında yine oraya gitmeyi düşünüyorlarmış. O da İzmirliydi. Aydınlı hemen erin sözünü keserek; “Benim dayıoğlu oranın Müdürüdür. ”onu gidin benden selam söyleyin.” “Hiç zorluk çıkarmadan sana da sokar annene de sokar.”Bir anda tüfeğin dipçiği parmaklıklarda patlamıştı. Aydınlı hiçbir art niyeti olmamasına karşın şivesi yüzünden ertesi gün cezalandırılmaktan kurtulamamıştı. Kim haklıydı acaba? “Anneni” nerede“annene” nerede.

Zaman geçtikçe ben de zaman öldürücülüğüne alışıyordum. Sanırım tüm mucitler zamanı bol olan insanlardı. Özgürlükten uzak o zamanları değerlendirmek için neler yapılmıyordu ki? Kalıp sabunlardan satranç taşları, hamurlaşmış pilavdan heykeller, iplerden resim çerçeveleri ve çeşitli buluşlar.

Bir reçel kavanozu da benim ilgimi çekmişti. Kapağı tam istediğim gibi plastiktendi. Sigara ağızlığım da vardı. Yapmak istediğim aparat için geriye iki adet permatik jilet sapı bulmak kalıyordu. Artık keyif aracımı yapabilirdim. Kavanozun plastik kapağına iki delik açtım. Deliklerden birine içi boş olan permatik sapını, kavanozun dibinden bir santim yukarıda kalmak üzere, diğerini ise iki santimi kapağın altında kalacak şekilde sabitledim. Sigara ağızlığımı ortasındaki vidalı yerinden ikiye ayırarak sigara takılan bölümünü birinci sapın kavanoz üstünde kalan ucuna sabitledim. Ağza gelen kısmını da diğerinin üst kısmına 45 derecelik eğimle ateşle eritme yoluyla yapıştırdım. Artık nargilem hazırdı. Uç kısmına sigaramı taktım. Kavanoz da yarıya kadar suyla doldurdum. Ağızlıktan nefesi çektiğimde dumanın fokurtular çıkararak suyun içinden süzülüp ağzımdan burnumdan çıkması alkışlarla karşılanmıştı. Sigaranın bitiminde ise benim nargile, dilenci vapuru gibi koğuş turuna çıkmıştı.

Her buluş gibi zaman içinde nargilem ranzamın başındaki kutuda yerin almıştı. Ta ki yapılan rutin aramalardan birinde diğer bir amaç için keşfedilene kadar.

Sıklıkla koğuşlarda arama yapılırdı. Arama yapılacağı zaman tüm tutuklular dışarıya çıkarılırdı. Arama sırasında herkes kendi eşyalarının bir suç aracına dönüşüp dönüşmeyeceğini merak ederdi. İçeriye yasak bir şeyin girmesi olanaksızdı . Ama mevcut her şey yoruma bağlıydı.

Nihayet nargilem bir kez daha keşfedilmişti. Arama erlerinden birinin avucunda tüm haşmetiyle tahtında gezmeye çıkmış bir padişah gibiydi. Er avazı çıktığı kadar bağırıyordu.”Yere yatın bir kolotof bomba buldum.”O anda alacağımız cezayı bile düşünmeden hep birlikte kahkahayı basmıştık. Manga başındaki onbaşı durumu kurtarmak için “ona kolotof değil moltof denir lan” diye bağırıyordu.”Çabuk onu hiç sarsmadan idareye götür!”diye emretti. Arama yarıda kesilmişti. İçeriden gelecek karar bekleniyordu. Acaba, nargilem molotof olarak kabul edilecek miydi?

Birazdan çağrılacağımı bildiğimden idareye en yakın tarafta volta atıyordum. Dev yapılı Karadenizli Çavuş kapıda görünmüştü.”Kimin bu?” diye kükremişti. Sahiplenmesem koğuş cezalandırılacaktı. Tüm koğuş cezayı çekecek; ama beni ispiyonlamayacaklardı. Bunu biliyordum.”Benim” diye idare binasına yöneldim. İdare odasına ilk kez giriyordum. Odada bir yüzbaşı, bir başçavuş ve bir sivil oturuyordu. Tedirginlikle girmeme rağmen odadakilerin rahat duruşları ve yüzbaşının tebessümü beni rahatlatmıştı. Yüzbaşı “bu ne” dediğinde anlattım. Denenmesi için bir sigara uzattı. Hem de filtreli.(Koğuştaki ortak yaşamda kişi başına günlük sekiz adet filtresiz, iki adet filtreli sigara düşüyordu). Sigarayı takıp ilk derin nefesi ciğerlerime çektiğimde odayı bir kahkaha tufanı kapladı. Yüzbaşı kendini toplayarak bana “sen çık” dedi. Bir daha nargilemi göremeyecek ama onun yerine yüzbaşının gönderdiğini sandığım bir paket filtreli sigarayı ödül olarak alacaktım.

Kahvaltı dışında en büyük lüksümüz akşamüzeri içtiğimiz çaydı. Kahvaltı çayı idareden veriliyordu. Akşam keyif çayımız ise paralıydı. Keyif çayı özgürlük gibiydi. Her ne kadar malamın su bardağıyla içmek zorunda olsak bile, idareden seslenecek askerin sesini can kulağıyla beklerdik. Nihayet o mutlu an gelmişti. Keyif çayına ayırdığımız filtreli sigaralarımız elimizde; Uzaya gönderilecek roketlerin ateşlenmesinin titizliği ile yakılıyordu. O çayın keyfini hiçbir özgür insan hayatının sonuna dek bilemeyecektir.

Kantin ihtiyaçları için sipariş günüydü. O günlerde paraya dayalı bir takım isteklerimiz sipariş usulüyle, kısıtlı da olsa karşılanırdı. O gün de herkesin siparişleri bir araya getirilmiş, nöbetçi askere parasıyla birlikte teslim edilmişti. Benim de zaman öldürmek için mürekkep ve redis ucu diye bildiğim çizim kalemine ihtiyacım vardı. Diğer istekler ise genellikle permatik, bisküvi, sabun ve meyve gibi şeylerdi.

Akşam olduğunda istediklerimiz aşağı yukarı gelmişti. Benim mürekkebim de gelmişti; ancak redis ucu yoktu. Bir de istemediğimiz bir kangal sucuk vardı. Sucuğu çok sevdiğimden hemen atlayıp “bu kimin?” diye sordum. Cevabı aldığımda ise az kalsın yere düşecektim. Er ters ters yüzüme bakarak; O seninki.” Demişti. Şaşırdığımı anlamış olacak ki “siz zaten böyle olursunuz. Bulduğumuzu da beğenmezsiniz.”Senin istediğin marka sucuğu bulamayınca bu sucuğu aldım. Bu daha kaliteliymiş.” Gülemezdim. Yoksa tüm koğuş cezalandırabilirdi.“ Sağ ol” dedikten sonra koğuşa döndüm. Baldırım acıyordu. Herhalde gülmemek için çok fazla çimdiklemiştim.

Satın alınanları bölüşmeye başlamıştık. Önce kişisel siparişler dağıtıldı. Ortak kullanım malzemeleri de dağıtılacaktı. Bir kasa erik ile bir kasa üzüm ise benim beklediklerimdi. Birazdan dağıtılacak, geriye ezik ve çürükleri kalacaktı. Benim beklediklerim de onlardı.

Tek cam kavanozum da nargilemle birlikte gitmişti. Ama elektrik ampulünün çevresindeki cam fanus işime yarayabilirdi. Cam yasak olduğu için etrafı metal kafesle korumalıydı. Ama onu oradan almaya değerdi.

Geçen haftadan sakladığım bir kaşık yoğurt iyice ekşimiş, küflenmişti. Diğer malzemelerim ise sigara paketinin yaldızı ve tülbent bezi idi. Ezik üzüm ve erikleri iyice ezip tülbentten geçirdim. Fanusun içine sularını süzdüm. Küflenmiş yoğurdu da içine ilave edip ağzını yaldızla iyice kapattım. Geceleri yatağımın altında sakladığım fanusu gündüzleri güneşin altına bıraktım. Bir hafta sonraki tadı damağımda belirmeye başlamıştı. Tadı şarapla sirke arasında olsa bile iki kadehlik içkimi hazırlamıştım. Beklemeye ve tatmaya değerdi. İçkisiz kalmış bir akşamcının haberi olsa sanırım bir aylık harçlığımı bu iki kadehten çıkarabilirdim. Ama içki keyfim ve içkiye susuzluğum herhalde bu ticareti engellerdi.

Bu gün en iyi ve en kaliteli şarapta bile o damak zevkini bulmak sanırım olanaksızdır. Çünkü yanında özgürlük umudu gibi bir meze yok. Şimdi o zevki biz dışarıdaki özgür insanlar için “maşallah” yazısını binlerce boncukla yazan tutsak ama beyni özgür insanlara bırakıyorum.

Şafak Kurnaz

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bu ne güzel,ne kadar samimi hapihane anıları yazısı...Okumaya doyamadım.Ama yaşaması bu kadar tatlı değil sanırım.Bir gün nezarette kaldım ve bir gece de karakolda sabahladım.Bu duyguları az da olsa tattım.Bizde sipariş vermiştik.

Kerim Korkut 
 12.02.2011 10:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 11
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1075
Kayıt tarihi
: 11.03.07
 
 

1953 Ankara doğumluyum. 1971'de Kuleli Askeri Lisesini bitirdikten sonra ayrıldım. Açık Öğretim F..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster