​ Mısır üzerinden Türk Dış Politikasını yeniden düşünmek... / Siyaset / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Temmuz '13

 
Kategori
Siyaset
 

Mısır üzerinden Türk Dış Politikasını yeniden düşünmek...

Mısır üzerinden gerçekleşen son Ortadoğu kargaşası bir kez daha ortaya koydu ki, toplumları yönetenler, eğer çevreleriyle ilgili iddialara sahip iseler, bu iddiaların gerçekleştirilebilir olup olmadığını coğrafya üzerinden politika üretmenin bilim adamı olarak ortaya çıkan jeopolitik uzmanlarıyla birlikte çalışmak zorundadırlar. Üzerinde eylemde bulunmak istedikleri coğrafyayı tanımadan, bu coğrafyanın küresel harita üzerindeki değerini bilmeden yapılacak politik vaziyet alışlar hiç de beklemediğimiz bir şekilde hüsranla sonuçlanabilir. Bu nedenledir ki dünya politikasında toplumsal ve coğrafi/jeopolitik imkânları güce dönüştürüp, dışa doğru evrilmeye ve çevresi üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan toplumlar jeopolitikçilerin coğrafya üzerinden ortaya koydukları politik-stratejik iddialara kulak vermek zorunda kalmışlardır. Başka bir deyişle toplumları böyle bir iddiaya üzerinde yaşadıkları coğrafya ve bu coğrafyayı inşa eden kültür teşvik eder ve zorlar. Bu bir kaderdir. Bundan hiç bir toplum kaçamaz. Kaçarsa içe kapanır ve çürümeye başlar. Bu çürümeden kurtulmanın tek yolu bu iddiaların bir medeniyet iddiası olarak temellendirilmesi ve hayata geçirilmeye çalışılmasından ibarettir. Onun içindir ki bu iddialar temel kodları itibariyle tamamen tarihi ve milli olmak zorundadır. Bu iddialar bizim hiç bir katkımızın olmadığı, uluslararası güçler tarafından üretilip, geliştirilip çevreye sunulan ideolojik sistemler ve politik projeler üzerinden olamaz. Çünkü bu projeleri biz üretmedik, geliştirmedik ve bir kurtuluş modeli olarak organizasyona dönüştürüp çevremize sunmadık. Onun için de bu çevre düzenlemesine müdahil olmaya çok hevesli olmamıza rağmen olaylar her defasında önce Irak’ta, sonra Suriye’de, şimdi de Mısırda olduğu gibi bizim isteğimizin dışında gelişti. Bizim politikacılara da önce tedirgin bir şekilde şaşırmak, sonra da diplomasi açısından bozuk bir Türkçe ile olayları kınamak düştü…

Öncelikle Mısır’da yaşananları hemen hepimiz biliyoruz. Benim “Ortadoğu'da kargaşa/kaos ”dediğim, kimilerinin de “Arap Baharı” diye lanse ettiği olaylar Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendisini yakmasıyla başladı ve kısa bir sürede dalga dalga tüm Ortadoğu’ya yayıldı. Başkentlerin ünlü meydanlarına çadırlar kuruldu ve sonuç itibariyle bu ülkelere hâkim despotların kimi görevini orduya devrederek istifa etti, kimi direndi sonunda idam edildi ya da hunharca linç edilerek öldürüldü, kimi ise ülke dışına kaçtı. Velhasıl Arap baharı olarak bizim iktidarımız tarafından da alkışlanan bu kargaşalar sonucu Ortadoğu’daki hâkim idare şekilleri kısa sayılabilecek bir zaman içerisinde diktatörlüklerden seçimler yoluyla iktidara gelen yöneticilere sahip oldular. Yani içselleştirilmiş bir kültüre ve bilgi setlerine dayanmayan içi doldurulmamış biçimsel bir demokrasi bu ülkelere gelmiş oldu. Ama hiç kimse, bizim anlı şanlı politik analistlerimizde onlarla diyalog içerisinde bulunan yöneticilerimiz de dâhil hemen hiç kimse ABD ve müttefikleri ile uzun yıllardır iyi ilişkiler içerisinde bulunan bu ülke yönetimlerinin neden birden bire meydanlar üzerinden değiştirilmesine karar verildiğini, sorgulamadı. Başka bir deyişle bunun Batı ittifakına dâhil güçler açısından, bu bölgenin eski haliyle devam etmesinin artık kendileri için sakıncalı hale gelmesinin başta siyasal sistemin kurgulanış biçimi olmak üzere, daha sonra politik, ekonomik, askeri ve dini acıdan değişime neden olan sebepleri kimse ciddi olarak analiz etmedi. Devletler yıkılırken yerine geçecek ulus altı aktörlerin bizi nasıl bir Ortadoğu’ya çağırdığı hesaba katılmadı.

Hâlbuki bu yapılabilseydi. Türkiye’nin bu olaylar karşısında alacağı tavır daha net belli olacağı gibi uluslararası güçler açısından bu bölgenin eski şekliyle devam etmesinin neden istenmediğinin derin nedenleri de ortaya konmuş olacaktı. O zaman Arap kargaşasına destek veren uluslararası güçlerde özellikle ABD ve müttefiklerinde ne gibi jeopolitik ve stratejik değişimler olduğu da ortaya çıkmış olacaktı.. Ya da başka bir ifadeyle söyleyecek olursak ABD ve müttefiklerinin bizatihi kendi içlerinde ne gibi problemler ortaya çıktı ki bu olaylar projelendirilip organize edilerek pratiğe aktarıldı ve meydanlar üzerinden despotların ortadan kaldırılmasına yardımcı olundu. Ortadoğu ülkelerinde meydana gelen bu halk hareketlerine destek veren ülkelerin Arap coğrafyasına kolay kolay demokrasinin gelmeyeceğini, bu ülkelerin hala kabile yapısı üzerine kurulu sosyal sistemlerinin buna müsaade etmeyeceğini, başta İngiltere olmak üzere diğer ülkeler bilmiş olmalarına rağmen neden böyle bir operasyona müsaade ettiler bunu kimse ciddi olarak ne dillendirdi ne de sorguladı.

Uluslararası arenada politik zamanı bizim lehimize yönetmek istiyorsak önce bizi rahatsız eden problemleri jeopolitik gerçekleri göz önünde bulundurarakyeniden tanımlamalıyız. Sonra bu tanıma uygun araçları tasarlayarak organizasyona dönüştürüp uygulamaya koymalıyız. Bütün bu süreçler de yapılanın uluslar arası arenada meşru olması için yerel ve uluslararası hukuka uygunluğu da göz önünde bulundurmak zarureti vardır. Eğer yapılanı meşru gösterecek bir hukuk sistemi, ya da müeyyideler takımı yoksa o zaman uluslararası hukuku gücümüz oranında kendi istediğimiz biçimde dönüştürmeye ve tanımlamaya çalışırız. Bütün büyük güçlerin aşağı yukarı yaptığı bundan ibarettir. Örnek olarak; on altıncı yüzyılda İspanya adalet ve evrensellik gibi temel kavramları Amerika kıtasının fethini meşrulaştıracak şekilde yeniden tanımlamıştır. On sekizinci yüzyılda, Fransa kıtasal gücünü sağlamlaştırmak amacıyla modern sınır kavramını ve güç dengesi anlayışını geliştirmiştir. On dokuzuncu yüzyılda, Britanya, yine zamanının hegemonik bir gücü olarak kendi çıkarlarını güçlendirmek için, korsanlık, tarafsızlık ve sömürgecilik konusunda piyasaya yeni kurallar sürmüştür.

Bunları anlatmaktan kastımız Ortadoğu coğrafyası üzerinde oldukça derin etkilere ve yaptırım gücüne sahip bulunan uluslararası güç merkezlerinin özellikle batı kanadının böyle bir vaziyet alış biçimine neden gerek duyduğunu anlamaya çalışmaktır. Yani bütün bu olayların arka planında komplo teorisi kolaycılığına başvurmadan bu değişim ve dönüşümün sebepleri nedir bilmemiz gerekmez mi? Gerekir. Peki, biliyor muyuz? Hayır. Neden? Çünkü Türkiye son on yıldır kendi kişisel tecrübelerini ve ilişkiler ağını devlet tecrübesi zanneden bir siyasal ekip tarafından yönetiliyor. Sadece kendi kişisel tecrübelerine güvenen, egosu tavan yapmış, devlet aklına ihtiyaç duymayan, bunu işaret edenlere de Türkiye’nin geçmiş başarısızlıklarını örnek gösteren tipik postmodern politikacılar tarafından yönetiliyor olmasıdır. Örnek verecek olursak kendisinin Ortadoğu politikasını tenkit eden muhalefet partisi liderine Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu; bu konuda yazdığım kitabımı okundun mu? Diye bir soruyu yöneltebilmiştir. İşte postmodern politik anlayış ve kendi kişisel deneyimlerini devlet politikası zannetme tavrı budur. Yıllar önce genç bir akademisyen iken yazmış olduğu “Stratejik Derinlik” kitabı üzerine kurulmaya çalışılan Türk dış politikası doğrusunu söylemek gerekirse güney sınırlarımızı aşılmaz kale haline getirmekte el hak başarılı olmuştur. Bunu Sayın Davutoğlu gönül rahatlığıyla söyleyebilir. Bugün olaylar karşısında şaşırmakta ve ne yapacağını bilmeyen hükümet profilinin ortaya çıkmasına da bu kişisel tecrübelere güvenen, devlet aklını yok sayan postmodern politik tavır sebep olmuştur.

Nitekim mısırda devlet başkanı M.Mursi’yi iktidardan eden ihtilal konusunda yapılan açıklamalara bakılırsa Türk hükümeti ihtilal konusunda herkesin bildiğinden farklı bir şey bilmediğini, yapılan beyanatlarla ortaya koymuştur. Bildik tedbirlerin – yani şiddetle kınama retoriğinin ve birde küçük topluluklara ihtilalcileri protesto ettirmenin - dışında dost ve müttefik bir ülke için uygulamaya koyabileceği bir projesinin olmadığı da yapılan açıklamalardan anlaşılmaktadır. Bu ifadeleri tersinden okumaya çalışırsak ihtilalin yapılacağı konusunda Dışişleri Bakanlığımız herhangi bir öngörüde bulunamamıştır. Kısacası haberi yoktur, onun içinde görünüşe göre olaya müdahil olamamıştır. Bu bile Türk dış politikasının organizasyon bakımından hangi zaaflarla malul olduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir. Bizim dış politika ölçülerimiz de özellikle Ortadoğu için söyleyecek olursak, iktidarları değil halkları hatta bazen daha alt grupları muhatap almaya yönelik bir diplomasi diline dönüşmeye başlamıştır. Başka bir deyişle bir ülkenin yönetiminin halkına, bir gruba ya da bir mezhebe davranış tarzı bizim o ülkeye dost veya düşman olmamız için yeterli sebep haline gelmiştir. Dış politikamızın devletleri dışarıda bırakarak devlet dışı aktörleri hatta bazen ulus altı grupları muhatap alması Ortadoğu’da düzeni ikame etmek yerine kaosu derinleştirmektedir.  

Hâlbuki bir ülkeye karşı geliştirilecek stratejiler yönetimin topluma karşı duruşuna göre değil, bize karşı girişeceği saldırganlık kapasitesine ve birde bu saldırganlığı organizasyona dönüştürebilme kabiliyetine göre kurulup yönetilmelidir. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak halkları, grupları hatta bazen mezhepleri muhatap olarak almak, uluslararası ilişkiler dilini halklar üzerinden yapılan diplomasiye dönüştürmek aslında muhatap toplumları, “parçalamak, istikrarsızlaştırmak” anlamına gelir ki, bu tavır komşularımız da dâhil olmak üzere uzak dostlarımızı da bize düşman haline getirir. Böylece düşmandan arındırılmış bir komşuluk ilişkisi yerine düşmanlarla dolu bir coğrafyaya kendimizi hapsetmiş oluruz. Bu nedenle Türk Dış politikası tarihin bilinen uluslararası aktörleri olan devletleri devlet dışılaştırarak, bölgede çok ciddi risklerin doğmasına ivme kazandırmıştır. Birileri bunu devlet dışı sivil aktörlerin muhatap alınması ve demokrasinin sosyal tabana yayılması olarak kutsasa da, Ortadoğu’nun mevcut hali bunun tersini söylemektedir. Dün Ortadoğu’nun varolan üç güçlü ülkesi, Irak, Suriye ve Mısır bugün bu politikalarla türdeş hale getirilmiştir. Buradaki en temel soru Türk Dış politikasının bunda hiç mi rolü yoktur sorusudur. Nitekim Türk dış politikasının bu yanlış tavrından dolayı retorik olarak komşularla sıfır problem diplomasisini sürekli dillendirmemize rağmen düşman yönetimlerle çevrili bir ülke haline gelmiş bulunuyoruz.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Postmodern politik tavır ve stratejiler, dipnotu olmayan hakikatlere dolayısıyla pratiklere dayandıklarından ancak gücünün doruğunda olan bir siyasal sistem için uluslararası ilişkilerde politik/stratejik bir enstrüman olarak kullanılabilirlik değerine sahiptirler. Bunun dışında böyle bir diplomasi dili ancak düşmanlar üreteceğinden uluslararası ilişkilerde politik/stratejik zamanı yönetmede kullanıma elverişli bir dil olarak değerlendirilemez. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak Postmodern politikalar gücü kutsayan, gücün tembihlerinden başka hakikat tanımayan yönetim anlayışlarının idare tarzıdır. Onun içindir ki Türk Dış politikası postmodern politika ve stratejilerden bir an önce kurtularak kendisini daha güvenilir kılacak, politik/stratejik zamanı yönetmeyi kolaylaştıracak organizasyonlar geliştirmek zorundadır. Bu organizasyonlar postmodern parçalanmışlıkları ötelerken, bütüncül politikaların yanında olacağından çevremizde daha güvenilir ve sözü dinlenen bir Türkiye profili çizecektir. Çünkü Dış politikada idealizm, realizme tarihten ahlaki dipnotlar sunarken, realizmde idealizme gerçekçi politikalar üretmeyi tembihleyeceğinden iki birliktelik bize dengeli bir zaman yönetiminin araçlarını sunacaktır. Türkiye sadece idealist politikaları mı, ya da dipnotu olmayan realist stratejileri mi benimseyecek, yoksa birbirini dengeleyen “ide-realist” politikaları savunan, parçalanmışlıklara meydan okuyan bir Türkiye mi olacak bunu hep birlikte göreceğiz… Mısırda ihtilalin olma sebebine gelince aslında görünen odur ki Türkiye’nin dışında Müslüman kardeşleri iktidara taşıyan yerel ve uluslararası ittifaklar, uluslararası olaya müdahil güçlerin de onayını alarak  askerinde içinde  bulunduğu yeni ittifaklar üzerinden askeri bir darbe ile iktidardan uzaklaştırılmıştır. Konuyla ilgili söyleyeceğimiz şimdilik bu kadar. İleride daha kapsamlı analizler yapmayı umuyorum…

----------------------------------------

 

(1) Bu konuda yapılan tartışmalar için bkz: Michael Byers, Köklü Değişikliğin Güçlükleri, (Ed. Michael Byers, Georg Nolte, ABD hegemonyası ve Uluslararası Hukukun Temelleri kitabı içinde),Phoenix Yayınları, Ankara -2007,s.1, Ayrıca İngiliz kraliçesinin, İspanyol gemilerini vurmak için ruhsatlı korsanlık sistemini ulusla arası sularda devreye sokmasıyla ilgili olarak bkz. Nıall Ferguson, İmparatorluk/Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, Çev. Nurettin Elhüseyni, YKY, İstanbul–2011,s.28–36

 

 

 
Toplam blog
: 30
: 3349
Kayıt tarihi
: 09.08.08
 
 

Çorum doğumluyum, üniversite mezunuyum... tarih, felsefe, sosyal psikoloji, soyoloji,  din. ve si..