​ Mona bölüm - 12 / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

mustafa kemal büyükmıhcı

http://blog.milliyet.com.tr/mihci47

11 Haziran '15

 
Kategori
Öykü
 

Mona bölüm - 12

Mona bölüm - 12
 

Binlerce yıl ötelerdeki bir gelecek...


Odo güneyindeki tapınak araştırılıyor.

Umut ilgi çekiyor.

“Yalnız olmadığımızı düşünüyorum”

Umut, iki ağaç arasına kurduğu salıncakta sallanıyor, bir taraftan da iplerinde hokkabazlık yapan maymunu Çıta ile sohbet ediyordu. Dün babası ile çıktığı avda çok yorulduğunu ve akşam yemeğine yetecek kadar avı nasıl zorlukla bulduklarını anlatıyor; Çıta ise habire “hızlandın, dikkat et düşeceksin” diyordu. Bir süre sonra dediği oldu; anlam veremediği bir gürültü eşliğinde kendini yerde buldu, canının yandığını hissederek uyandı, gürültü yerini hayvan çığlıklarına bırakmıştı. Annesi ve babası da uyanmış, dışarıda bir şeye bakıyorlardı. Uykusunu tam açamadan hızla kalkarak yanlarına gitti; dengesini bir an kaybetti, babası tutmasa daldan aşağı düşecekti. Güneş henüz doğmamıştı; iki günden beri güneşe benzeyen bir cisim geceleri etrafı bir miktar aydınlatıyordu. Uzaklardan yoğun bir duman,  ardından da alevler görünmeye başlamıştı. Altlarından geçen hayvan sürülerinin koşuşturması dev ağacı sallıyordu.

Babası bıkkınlığını ifade ediyordu:  “Son günlerde gökten düşen taşlardan biri her halde, bunlar yüzünden üzerinde barınacağımız ağaçlar azalıyor, ekinlerimizi de kaybediyoruz.”

Annesi de öyleydi: “Bak, alevler yaklaşıyor, yine mi taşınacağız bıktım artık…”

Babası annesinin sözünü kesti, gecikmemeliydiler: “Haydi tapınağa, hemen toparlan! Birazdan hayvanlar çekilecek.”

Bu gibi olaylardan korunmak için yaptıkları gibi bu sefer de tapınak dedikleri mağaraya doğru koştular. Umut, evde unuttuğu çantasını almak içi geri döndü. Yoğun duman ve aniden başlayan sağanak yağmurdan yolunu şaşırdı ve bir ağacın kovuğuna sığındı.  Alevler yaklaşmaktaydı. Korku içinde ne yapacağını düşünürken, yere inen ışıklı bir cisimden çıkan garip giysili insanlar onu cismin içine götürdüler.

Ziza[1], ARCAD ekibiyle Odo güneyindeki bu tropik ormanda araştırma halindeydi. Ziza, ağabeyi Reyna’nın yerine ekip liderliğine getirilmiş ve ARCAD başkanı Muur’un direktifi ile de buraya gönderilmişti. Kristal piramitten bulunan bir bilgi kütüğünde, bu bölgede gizemli özellikleri olan ve kimler tarafından yapıldığı bilinmeyen antik piramitlerin bulunduğu yer almaktaydı. Kuzey Amur’un felaketine yol açtığı tahmin edilen Orion iletişiminde bölgeden anlamsız sinyaller alınmıştı. Görevin amacı, bu piramitleri bulmak, incelemek ve sinyal ile ilişkisini araştırmaktı.

Ziza araçlarındaki imkânlarla Umut’a bilgi, iletişim ve kavrama yeteneği kazandırmak için NAROB-PX taktırdı. Operasyon koltuğunda baş ağrısı ile uyanan Umut etrafı meraklı bakışlarla süzüyordu. İçinde bulunduğu ortamı yadırgamıyor, karşısındaki Ziza’nın sözlerini anlayabiliyordu:

“Merhaba Umut! Aramıza hoş geldin. Endişelenme! Baş ağrın bir süre sonra kaybolacak. Yağmurun etkisiyle yangın söndü, diğerleri neredeler? Etrafta başka insanlar algılayamadık.”

“Herkes tapınağa sığındı, annem ve babam da orada olmalı, sizi götürebilirim. Çantamı almak için eve döndüğümde yolumu kaybettim. Çıtamı da bulmam lazım kim bilir ne yaptı.”

“Tamam, önce evine bakalım sonra tapınağınıza gideriz. Çıtanı anlayamadım.”

“Benim maymunum, can yoldaşım, yanımdan ayrılmaz, çok severim.”

Dumanların dağılmış olması ve Umut’un tarifi ile evi kolaylıkla bulmuşlardı. Evde önemli bir hasar olmamıştı. Çıta, Umut’un çantasının üzerine oturmuş beklemekteydi. Hep birlikte tapınağa gittiler. Mağara girişine yaklaşırken, ellerindeki algılayıcıların hala bir insan varlığını göstermeyişine bir anlam veremediler. Girişe geldiklerinde kimseler yok gibiydi. Mağara ilerledikçe genişlemekte ve çeşitli yollara ayrılmaktaydı. Duvarlardaki yağlı meşalelerin aydınlığında uzun bir yürüyüşten sonra büyük bir salondaki kalabalığa ulaştılar. Umut, annesini ve babasını bulmuştu. Ziza ve ekibi ile onları tanıştırdı ve başından geçenleri anlattı. Kalabalık etraflarına toplanmış, onları merak ve çekingenlikle izliyordu.

Babası sevinçli olduğu kadar meraklıydı: “Evin yerinde durduğuna çok sevindim Umut, bunlarla nasıl konuşabiliyorsun? Nereden gelmişler? Burada ne arıyorlar?”

“Kafama bir alet taktılar. Daha önce görmediklerim bile bana yabancı gelmiyor. Burada araştırma yapmaya gelmişler, bizden başka milyonlarca insan varmış, dünyamız tehlikede olabilirmiş. Birçok şey öğrendim, sonra anlatırım.” 

Annesi misafirperverliğini göstermek istemişti: “Uzun yoldan geldiklerine göre yorulmuş ve acıkmışlardır. Amcanların evi daha büyük, dünkü avları da çok verimli geçti, onlara götürelim.”

Ziza, gülümseyerek Umut’un annesine teşekkür etti. Yardımcısı yanına yaklaşarak; duvarlarda antik yazı ve resimlerin olduğunu ve burada biraz daha çalışmak istediklerini söyledi. Bunun üzerine Umut etrafı tanıtmak istedi:

“Sizi o zaman tapınağa götüreyim, orasını daha ilginç bulacaksınız. Biz, ses çıkaran kuyuya her hafta yiyecek atarız, susar ve tapınak gün boyunca kendiliğinden aydınlanır. Tehlikelerden uzak tutulacağımıza ve avlarımızın verimli geçeceğine inanırız.”

Ziza heyecanlanmıştı: “Çok ilginç, nerede bu tapınak?”

“Bu salondan döne döne yukarı çıkan bir koridorun sonunda. Geçen yıl orada üzerinde işaretler olan yuvarlak bir disk buldum. Neye yaradığını bilmiyorum; ama elime alınca kısa bir süre parlıyor.  Çantamda saklıyorum, bir dakika, göstereyim.”

Çıta’dan taşıdığı çantayı aldı, diski çıkardı, bir yemek tabağını andırmaktaydı ve metalik bir görünümü vardı, her iki tarafı da işaretlerle doluydu. İki elinin avuçları ile tuttu, yeşil bir parlaklık yaklaşık yarım dakika diski aydınlattı. Ziza, heyecanla diski aldı, aynı şekilde tuttu, bir şey olmamıştı. Ekiptekiler de denedi ama sonuç aynıydı.

Bu Umut için oğlan dışıyıdı: “Nedense, bu sefer daha uzun süre parladı.” 

“Diski bir süreliğine verebilir misin? Mina-8’de incelemek istiyorum. İstersen seni de götüreyim, orada iyi bir eğitim alırsın.” 

“Olur, bir süre sizde kalsın, önemli olan bir işe yaraması… (İstekli bir ifade ile babasına bakarak) Babam razı olursa Çıtayla birlikte gelebilirim.”

Babasının olumlu yanıtı biraz gecikmişti: “Git oğlum, bak annen de onaylıyor, güvenilir insanlara benziyorlar. Bizleri de unutma!”

Mağaranın tapınak bölümüne geçmişlerdi. Tavanı kubbe biçimli çok daha büyük bir salondu. Etraf, yazı ve resimlerle bezenmiş duvarlardaki meşaleler ile aydınlanmaktaydı. Salonun ortasında, sanki altıgen köşelerine yerleştirilmiş yaklaşık iki insan boyunda üstü işaretlerle dolu mermer sütunlar, merkezde de yiyecek attıkları kuyu bulunmaktaydı. Yaklaşık bir metre çapındaki dibi görünmeyen kuyu, kubbenin tepesindeki sarkıtın tam hizasındaydı. Tapınağa geldiklerinden beri algılayıcıları çalışıyordu:  şu anda mağarada 2450 insan ve 700 çıta benzeri evcil hayvan vardı. 

Tapınağı dolaşırlarken, ekipten göktaşını incelemeye giden iki kişi dönmüş Ziza’ya rapor veriyordu: Atmosfere girmeden önce yaklaşık yüz ton ağırlığında olabileceği tahmin edilen taşın düştüğü yerde büyük bir krater açılmıştı. Mina-8’den aktarılan bilgilere göre; aynı saatlerde bu bölgeye büyük bir göktaşı yaklaşmış bir süre sonra da bilinmeyen bir nedenle parçalanmıştı. Büyük parçaların bölgeye serpildiği tahmin ediliyordu.  

Ziza kafasında kurguladığı kararı ekibi ile paylaştı: “Anlaşılan, burada bir üs kurmamız lazım,   Başkan’dan onay isteyeceğim.” 

Ziza ve ekibi Umut’un amcasının evine gittiler. Ev, birbirine yakın üç dev ağacın üzerine kuruluydu. Buranın insanları ipten merdivenleri rahatlıkla çıkmaktaydı, Ziza ve ekibine yaklaşık yirmi metrelik tırmanış çok ağır gelmişti.   Salonda, çok çeşitli av etleri ile meyve ve yeşilliklerle donatılmış yer sofrasının etrafına yerleştiler. Umut’un amcasının eşinin ve iki kızının farklı ten rengi ve davranışları dikkatlerini çekiyordu, daha uygar bir yerden gelmişler gibiydi. Ziza Umut’a sordu, o da gülerek amcası Safa’ya ve eşi Merve’ye aktardı. Merve, Ziza’nın lisanı ile söze girdi:

“Ben batı Zenalıyım, yaklaşık iki yüz yıl önce buraya geldim. Safa ile Zena’da tanışıp evlendik. Başkanımız Muur, Safa’yı eğitime getirtmişti, bana da hocalık görevini vermişti. Şimdi o, benim hem eşim hem de hocam. Burada doğayı bozmadan onunla iç içe yaşamayı seçtik. Ayrıca, buradakileri aşırı bilgi yüklemeden eğitiyoruz.”

“İltifatından dolayı teşekkür ederim Merve. Merve’nin üzerimde çok emeği var, şu anki halimi ona borçluyum. Kabilemdeki insanlara sevgiyi, dürüstlüğü, dayanışmayı, çalışkanlığı, kararlılığı ve umudu aşılamaya çalışıyoruz.”

Umut araya girdi: “Benim ismimi amcam koymuş; anlamına yakışır işler yapmamı öğütlüyor, ben de gayret ediyorum.”

Bu açıklamalar Ziza’ya tuhaf gelmişti: “Aşılamaya çalıştığınız bu özellikler gelişiyorsa, bir kuyuya neden tapınıyorsunuz?”

Merve’nin yanıtı gecikmedi: “Ziyaretçisi giderek azalıyor ama yine de insanın üstün bir varlığa dayanma ihtiyacı olduğuna inanıyorum.”

“Tapınağın neresi üstün? Nereden biliyorsunuz?” 

Umut’un çıkışı ise daha başkaydı: “Annem ve babam da hala bırakamadılar. Ben ise, her şeyi görünmeyen bir yapanın olduğunu ve yalnız olmadığımızı düşünüyorum.”

Safa bu sözlerden oldukça etkilenmişti: “Gördünüz mü, Umut’un içinde bir cevher var, ondan çok şeyler bekliyoruz. Kızlarımla birlikte ARCAD’a yollamayı planlıyorum.”

Ziza’nın önerisi, ardından da soruları geldi: “Ben Mina-8’i önermiştim ama hangisini isterse, fark etmez. Umut, Başkan Muur’un öğretilerine benzer konuştu, belki onun yanında daha hızlı gelişebilir. Şu tapınak hakkında ne biliyorsunuz? Merve, sen her hangi bir araştırma yapabildin mi?”

“Evet, ARCAD’la iletişim kurarak biraz yaptım, etrafın görüntülerini yolladım, çalışıyorlar herhalde, bana bir dönüş olmadı. Yazı ve şekiller benim uzmanlık alanımın dışında.”

Ziza, yemek sırasında Muur’dan üs kurma onayını aldı ve ekibine bildirdi; Mina-8’den yapımcılar gelecekti. Bu arada, Merve ve Umut’dan da bahsetmişti. Muur, Merve’yi hatırladı ve iyi dileklerini yolladı, Umut ise ilgisini çekmişti, ARCAD’a gönderilmesini önerdi.

Yemekten sonra hep birlikte aşağıdaki düzlükte yapılan şenliğe katıldılar. Mona’nın henüz alışamadıkları aydınlığı altında yapılan şenlik, bu hafta en çok avlanan  Safa tarafından düzenlenmişti. Ateş etrafındaki yöresel dansta Ziza Umut’a eşlik ediyordu. Yapılı fiziği, güler yüzü ve gök mavisi gözleri ile insanın derinlerine işleyen bakışları Ziza’nın başını döndürüyordu. Aynı hisleri Ali ile tanışmasında da tatmıştı; çok benziyorlardı, sanki ikiz gibiydiler... 


[1] Ziza, Ali’nin Zena’lı kız arkadaşı.

 
Toplam blog
: 112
: 152
Kayıt tarihi
: 18.09.12
 
 

ODTÜ'lüyüm, makina yüksek mühendisiyim, vicdanı rahat bir memur emeklisiyim, iki çucuk babasıyım,..