​ Mona bölüm - 23 / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

mustafa kemal büyükmıhcı

http://blog.milliyet.com.tr/mihci47

01 Kasım '15

 
Kategori
Öykü
 

Mona bölüm - 23

Mona bölüm - 23
 

Binlerce yıl ötelerdeki bir gelecek...


Mantalar, amansız virüsden kurtulmak için atladıkları evrenden, korkunç Edos’ları ile dönüyorlar.
 
“Kuasar[1] merkezinden çıkan parlak ışın huzmesi sanki evreni bir baştan diğerine deliyor gibiydi.”
 
Ana gezegenleri, Samanyolu'nunda, evrenin karanlık enerjisinin yoğun olduğu bir sektöründeydi. Gezegenin yörüngesindeki görkemli sarayının kabul salonunda Evriş Nepar (Manta kralı Nepar), karşısında diz çökmüş baş cemonunun (Başkomutan) saygılı fakat yılgınlığını örtemeyen ifadelerle sunduğu raporunu her zamanki tebessümünü koruyarak dinlemiş, hiç hoşnut kalmamıştı. Zaten, onu baş cemonluğa getirdikten bu yana elle tutulur bir başarısını görememişti. Karısının senato üzerindeki etkisi olmasaydı, başka bir cemonu atayacaktı. Olap-Dünya koalisyonu karşısında kazandığı zaferdeki baş cemonunun eşsiz yeteneklerini, daha sonra ihanet edip düşmanlarının saflarına geçmesine rağmen unutamamıştı; zor da olsa hak ettiği cezayı vermişti ama şimdi onun gibisi yoktu. Baş cemonun titrek sözlerle anlatmaya çalıştığı başarısızlığı kendine yediremiyordu; neticede düşük düzeyli üç uygarlıkla birden savaşmış, bozguna uğratmıştı. O zaman, böyle bir sonuç nasıl çıkıyordu? Her türlü yaşam formuna karşı gerekli önlemi almamışlar mıydı? Donanmadaki Manta’ları sapır sapır öldüren bu uzay-zaman virüsü de nereden gelmişti? Bunun bir düşman silahı olması olasılığı çok zayıftı. Baş cemonu sert bir el işareti ile ters yüz edip gönderdikten sonra Leoda[2] liderliğindeki bilim kurulunu çağırmıştı:
 
“Yüce Evrişim! Zaferleriniz daim olsun, saygılarımızı kabul buyurun lütfen! Varlığımızın nedeni arzularınızı yerine getirmektir.”
 
“Kalk Leoda, yaklaş!”
 
Doğrulup kalkmış, yaklaşarak sağ kolunu uzatmış; Nepar, kendi kolundan çıkardığı bileziği onunkine takmıştı: “Bu görev sembolü bize bir onurdur, yüce Evrişim. Birazdan dileyeceğinizi tahmin ettiğim şey üzerinde çalışmaya başlamış durumdayız, baş cemonunuz uyarmıştı.” 
 
Nepar, okuduğu düşüncelerinden aynı konu olduğunu anlamıştı: “ Peki… Sizden hemen bir çare istiyorum, kayıplarımız hızla artıyor.”
 
“Virüs etkinliği sırasındaki kayıtları inceliyoruz efendim.”
 
“Bir şeyler buldunuz mu?”
 
“Virüs, parmak uçlarından birkaç dakikada tüm vücuda yayılıyor; yayıldığı organ hiçbir iz bırakmadan yok oluyor. Katı cisimlere dokunanlar virüsü kapıyor; havadan yayılmadığını gözledik.”
 
“Bu nasıl olabiliyor Leoda?”
 
“Henüz bir fikrimiz yok, ayrıntılı ölçümleri sürdürüyoruz.”
 
“Bize nereden bulaşmış olabilir? Dünkü savaşta karşımızdakilerin böyle bir sorunu yoktu.”
 
Leoda’nın yardımcısı Leoda’ya dönerek araya girdi:  “Sayın Başkanım! Biraz önce haber aldım: gemilerin üzerinde kalan toz zerreciklerine yapışmışlar.”
 
Nepar kükremeye başlamıştı: “O da ne demek oluyor?”
 
“Yüce Efendim! Donanmamız hiper uzaydan çıkınca, görmediğimiz bir toz bulutundan geçmiş; sonra, bulut hızla uzaklaşmış.”
 
Karısı Reme, edalı olduğu kadar karşısındakine tepeden bakan her zamanki tavrıyla salona girmiş; Nepar, tahtından doğrularak el işareti ile yanındaki koltuğa davet etmiş, diğerleri yeniden diz çökmüştü: “Sevgili Kraliçem… Keşke haber verseydin, bunları daha sonra çağırırdım.”
 
Reme’nin yanıtı bilim kuruluna kalkmalarını işaret ettikten sonra geldi:  “Endişelenmeyin, yüce Evrişim! Konuşulanları kaçırmadım… Senato, tebamızdaki panik havasından çok huzursuz; bir an önce çözüm bekliyor.”
 
“Donanma, hiper-uzaydan çıkmadan önce bulutu görmeliydi; Bu, baş cemonun affedilemez bir yanlışı.”
 
“Ben de sorguladım; taramalarda göremedik diyor, hızla gelip geçmiş.”
 
“Ne diyorsun Reme? Tüm evreni alt eden teknolojimize rağmen mi? Hiç inandırıcı değil.”
 
“Şimdi istersen onunla uğraşmayalım; biliyorsun arkasında Senato var.”
 
Nepar sinirlenmiş ve bundan sonraki konuşmalara şahit olmamaları için Bilim Kurulunun çıkmasını istemişti: “Şu sarı cübbeli Senatonun ağız kokularını çekmek istemiyorum artık; ayak bağı oluyor… Tebadan aldıkları güç bu günlerde diplerde; istersem hepsini yenileyebilirim, bunu bana yaptırmasınlar.”
 
Reme, bu sözleri, özellikle kendisinin duyması için söylediğinin farkındaydı; oralı olmamaya çalıştı: “Yüce Efendimize hepimiz şükran borçluyuz.  Senato’nun aceleciliğini mazur görünüz lütfen! …Bildiğiniz gibi sayımız hızla azalıyor, bir şeyler yapmak zorundayız.”
 
“Sevgili Reme! Farkındayım ama henüz bir çare önüme gelmedi; bildiğin başka bilimciler varsa onları da seferber edeyim.”
 
“Üzgünüm Efendim, hepsi kuruldalar.”
 
Leoda, Reme’nin cevabı sırasında, yeni gelişmeleri duyurmak için Nepar’ın izni ile huzura yeniden kabul edilmişti. Reme’nin orada bulunuşundan huzursuzlanmaktaydı: “Yüce Evrişim; bazı sonuçlar aldık, bana göre önemli bir karar arefesindeyiz.”
 
“Anlat Leoda! Sevgili Kraliçemden saklayacak bir şeyimiz yok.”
 
“Virüs, evrenin dokusunu kontrol edebiliyor ve bulaştığı canlıyı bu evrenden siliyor… Elimizdeki imkânlar ona karşı yetersiz…  Aklımıza son bir çare geliyor ama…”
 
“Devam et Leoda, tekleme!”
 
“Komşu bir evrene atlarsak kurtulabiliriz Efendim.”
 
Salondaki suskunluğu Reme’nin endişeli sözleri bozmuştu: “Yapabilecekmiyiz? Çok eskiden gerek duymadığımız için o teknolojimizi korumamışız; şimdi zannedersem, bilenler bile kalmadı. Öyle değil mi Leoda?”
 
“Birisi olabilir efendim.”
 
Çare yerine yeni sorun işitmek Nepar’ı küplere bindiriyordu; belli etmemeye çalıştı: “Kimdir o Leoda?”
 
Leoda titrek sözlerle cevaplayabildi: “Sizsiniz yüce Evrişim.”
 
“Beni benden iyi mi bileceksin; hafızamda o konuda bir bilgi kırıntısı bile yok.”
 
“Derinlerde kalmış olabilir efendim. Evrimleşme sürecimizdeki dayanıklılığınız yıllar boyu hayretle izlenmişti… İzin verin deneyelim, başarı şansımız yüksek.”
 
Bunu Reme’nin onayı izledi: “Yüce Efendim; bu hepmizi kurtaracaksa kabul edin lütfen.”
 
“… Başla Leoda, ben hazırım.”
 
Nepar, Mars'dan göç etmelerinden önceki Azor cedisinin biricik oğlu idi. Babasının Arz’da, piramitleri korumasına verdikleri bir krallığın kraliçesi ile beraberliğinden dünyaya gelmişti. Azor’da Benil ile birlikte büyümüşler, sonra da sözleşerek evliliğe doğru ilk adımı atmışlardı. Azor’dan ayrıldıklarında, canı gibi sevdiği Benil’in yalvarmalarına rağmen, onlarla birlikte evren değiştirmek için babasını ikna edememişti. Sonrasında, babasının bir savaşta ölümü ile cedi olmuştu. Barışçı davranarak yerleşim yeri ararken kaçınamadıkları kanlı savaşlar; Boy’un tamamını gaddarlığa evrimleştirmiş, gereksiz gördükleri bilgi ve yeteneklerini unutturmuş, tarihe gömdürmüştü.
 
Bilim Kurulunun laboratuarında Nepar, çevresinde 19 psijik bilimcinin ayakta el ele tutuştuğu foto-manyetik dalgalar üreten yuvarlak bir platformun ortasına dizleri üstüne çöktürülmüştü. Hafızasının tüm katmanları taranıyor, altlarda hapsolan bilgiler yüzeye çıkarılıyor aynı zamanda da hiper-işlemciye aktarılıyordu. Nepar önce; annesinin saray entrikaları sonucunda zehirlenişini, kendisinin de benzeri bir akibete uğramaması için Azor’lu bakıcısı tarafından saraydan kaçırılarak Arz'daki en büyük piramide götürülüşünü, oradan da Azor’a ışınlanışını hatırlamıştı. Daha sonra yüzeye çıkan Benil ile ilgili anıları onu hüzünlendirmişti; hayattaysa, kim bilir ne haldeydi... İşlem tamamlanmış, aranan bulunmuştu: evren değiştirmenin tüm incelikleri artık gözünün önüne gelebiliyordu, aynı bilgiler işlemciye de aktarılmıştı. Nepar, doğrulup kalktı, düşünceli adımlarla platformdan ayrıldı; laboratuvarı terketmeden önce:
 
“Bileziğini şimdi hak ettin Leoda, artık çıkarıp kolleksiyonuna katabilirsin; teşekkür ederim.”
 
Reme’nin ağzı kulaklarına varıyordu: “Ben de tebrik ederim; kurtuluşumuzun ilk adımına vesile oldun... Yüce Efendim! Dilerseniz, sevincimizi Senato ile de paylaşalım.”
 
“Sen paylaş! Ben şimdi Leoda ile birlikte hazırlıkları denetleyeceğim... Haa, baş cemonu da değiştiriyorum haberin olsun; göçümüzde hiçbir hataya tahammülüm yok.
 
Reme, “Takdir, yüce Efendimizindir,” diyerek eğilip huzurdan ayrıldı. Ardından Leoda’nın açıklamaları geldi:
 
“Yüce Evrişim! Gerekli sistemlerin yapımı için direktifleri verdim; elimizdeki kullanabileceğimiz modüller dışında az bir eksiğimiz var, umarım yarın hazır oluruz.”
 
“O zaman, kaderimizi yönlendirecek yolculuk yarın Leoda... Uzat kolunu! Seni baş cemonum yapıyorum, hazırlıklarını tamamla...”
 
Nepar’ın amiral gemisi, görkemli donanmadan temiz kalan gemiler ve virüsün bulaşmadığı sivil Manta’lıları taşıyan nakliye gemileri planlanan zamanda yola çıkmıştı. Geçit kapısı, hiper-uzay seyahati ile yaklaşık bir saat içerisinde ulaşılabilecek dev bir kuasardı; içerisindeki kara deliklerden birinden gireceklerdi. Leoda ve ekibi, hiper-uzayda önceden gözleyemedikleri çalkantılar arasından, tüm filoyu bir iki lojistik gemi hasarı dışında salimen geçirebilmiş; Nepar’ın üstün hizmet madalyası ile onurlandırılmıştı. Hiper-uzaydan çıktıklarında, karşılarındaki akıllara durgunluk veren kuasardan dehşete kapılmışlar; bu kadar heybetlisini hiç görmemişlerdi. Merkezinden çıkan parlak ışın huzmesi sanki evreni bir baştan diğerine deliyor gibiydi. Anlatılamaz bir renk cümbüşü eşliğindeki toz ve gaz bulutlarının arasında yedi karadelik çevresini somurmakla meşguldü; asıl macera, en büyüğüne dalınca başlayacaktı. Leoda filoyu, isabetli manevralarla diğer kara deliklerden sıyırıp kapının önüne getirmiş ve ikinci madalyasını almıştı. Diğer evrenlere geçit veren karadeliklerin içine rastgele girilmesi halinde ne olacağı bilinmiyordu. Tahmin ettikleri gibi geçit zamanında açılmıştı. Nepar, biraz tereddüt ettiyse de, bunu kaçırması halinde geçitin altı saat sonraki periyodik açılışını beklemek istememiş, Leoda’ya giriş komutunu vermişti.
 
Kara deliğe spiral bir rotada, çekilen diğer varlıklarla birlikte hızlanarak yaklaşıyorlardı. Alışkın oldukları hiper-uzay girişlerinde bile böyle bir etki yaşamamışlardı: kendileri ve etraftaki tüm cisimler gittikleri yönde çoğalıyor gibiydi, konuşmalar yankılanmaya ışıklar sürüklenmeye başlamıştı, vücutları sanki benliklerinin önünde gidiyordu. Kara deliğin karanlığına yaklaştıklarında, diğer varlıkların girmediği üzerlerinde yeşil ışıklar dalgalanan daire şeklindeki geçitler belirmişti; her birinin renk tonları farklıydı, belki de bu tonlar adreslere işaret ediyordu. Şimdi hangisine gireceklerdi? Sistemlerinde böyle bir kontrol yoktu; bekleyip görmek zorundaydılar.
 
Hızları azalmış, geçitlerden birine doğru süzülmeye başlamışlardı. Yeşil havuza daldıklarında, kendilerini bir anda yeni bir evrende çakılıp kalmış buldular; şimdilik biri hariç her şey normalleşmiş görünüyordu: tüm renkler siyah, beyaz ve bunların tonlarına indirgenmişti. Bu şoku üzerlerinden attıktan sonra yakın çevreyi taramaya başladılar; görüntü geldikleri evrene hiç benzemiyordu, takımyıldızlar yoktu, çoğu yaklaşık gezegen büyüklüğündeki kütleler rastgele serpilmiş ve hareketsiz gibiydiler, içlerinden çok azı diğerlerini soğuk mavi ışıklarla aydınlatıyordu. Şimdi hangi yöne gideceklerdi? Nepar, en yakın grupta şansını denemek istemişti. Leoda’nın tüm gemilere rota direktiflerini vermesiyle beraber yeni bir şokla yüzleştiler; hareket edemiyorlardı. Bu nasıl olabilir di? Motorları çalışıyor, herhangi bir arıza kaydı görünmüyordu. Bu evrenin kurallarını hemen öğrenmeleri lazımdı. Dış ortamı incelemeye aldılar, gemilerin içinde garip renk değişiminden başka eski kurallar hala geçerliydi. Bir süre sonra şaşırtıcı gerçeği anladılar.  Geldikleri evrenin dokusunu bir şekilde gemilerin içinde taşımışlardı; gemilere giriş ve çıkışta mutlaka ışınlanmayı kullanmak zorundaydılar, şayet iki doku birleşirse sonucunun ne olacağını tahmin edemiyorlardı. Ayrıca,  bu evrende hız kavramı yoktu, hareket yönündeki evren dokusunu büzmeleri gerekiyordu; böylece, en fazla bir parsek[3] uzaklıktaki bir yere anında ulaşabilmek mümkündü.
 
Gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra Leoda, filoyu en yakındaki gruba, “Kode” adını koydukları konum değiştirme sistemi ile bir parseklik adımlarla sışraya sıçraya yaklaştırmıştı; gezegen benzeri kütleler çekimden ve atmosferden yoksundu. Bir kaç gün süren araştırmalarla ne yapmaları gerektiğine karar verebildiler. Aralarından, iki büyük kütle tarafından yeterince aydınlatılan ve yeraltında aradıkları elementler bulunan birini seçtiler; yerleşip yapılanmak için, üzerinde büyük bir enerji kubbesi ile dış ortamdan korunmuş bir vaha oluşturacaklardı. Kolları sıvayıp amaçlarına ulaşmışlardı; artık, her yanıyla yabancısı oldukları bir evrende yeni bir ana gezegenleri vardı...
 
Geldikleri evrende alışık oldukları zaman ölçümüyle 10 yıl geride bırakılmıştı. Tanıştıkları elementleri kullanarak eskisinden daha güçlü teknolojiler üretmişlerse de yeraltı kaynaklarındaki yetersizlikler hedefledikleri savaş gücünü kazanmalarını ve çoğalmalarını dizginliyordu. Bir kez daha, önemli bir kararın arefesinde olduklarını hissetmeye başladılar. Nepar, karısını öldürdükten sonra kraliçe yaptığı Leodayı, bilim kurulunu ve istemiyerek de olsa Senato üyelerini huzura çağırdı; tebasının güvenini zayıflatmamak için,  kendisinin koyduğu yasaları delmek istememişti:
 
“Bana göre artık dönme zamanı, sizler ne dersiniz?”
 
Bir senatör, “Dönebilecek miyiz? Bir diğeri, “Yapamazsanız, sizi yargılamak zorunda kalacağız, biliyorsunuz,” bir diğeri, “Kraliçemizin ölümünü de unutmuş değiliz,” bir diğeri de “Buraya bizi hapsettiniz; belki, virüsten kurtulabilirdik,” deyince gözü iyice dönmüş ama yine de onlara son bir fırsat tanımayı yeğlemişti: “Nasıl geldiysek öyle döneceğiz, kaygılanmayın… Değil mi sevgili Kraliçem?”
 
Leoda gecikmeden cevapladı: “Yüce Efendim! Girdiğimiz yeşil geçitin tonunu kaydetmiştik, bu sorun değil ama çıktığımız noktadaki geçit hangi zamanlarda açılıyor bilmiyoruz, gidip beklememiz lazım.”
 
“Bu da sorun değil, o kadar acelemiz yok.”
 
Bunu bir senatörün kötümserliği izledi: “Ya açılmaz sa?.. Ya virüs bulutu ile bir daha karşılaşırsak?”
 
Zaten, Nepar da böyle bir çıkışı bekliyordu; diğer üyeye konuşma fırsatı vermeden bir el hareketi ile Senato üyelerinin oturdukları koltuklara gönderdiği komutla hepsini kül haline getirdi ve bilim kuruluna dönerek, “Sizler şimdi benim aynı zamanda Senatomsunuz, itirazı olan var mı?” dedi.
 
Leoda’nın yanıtından önce üyeler onun gözüne bakmış, sanki ona vekâlet vermişlerdi: Dileğiniz onurumuzdır, Yüce Efendim!”
 
“Tamam! O zaman bir an önce toparlanıp çıktığımız yerde bekleyelim…”
 
Filo, çıktıkları koordinata dönmüş, biraz bekledikten sonra üzerlerinde yeşil ışıklar dalgalanan geçitler burada da belirmişti. Kaydettikleri tondaki geçite dalmışlar ve anında daha küçük bir kuasardan geldikleri evrene fırlatılmışlardı. Bu sefer, kuasardan uzaklaşmak zor olmamıştı. Nepar coşmuş ve Leoda’ya sarılmıştı: “İşte bu kadar, Sevgili Kraliçem; dile benden ne dilersen.”
 
Gözlerinde garip ışıltılar beliren Leoda’da muradına ermiş birinin tebessümü vardı:“Sağlığınız, yüce Efendim… Farklı bir sektörden girdik ama buranın zamanıyla 100 yıl sonra evimize döndük sayılır.”
 
“Şimdi hemen tüm evreni tara! Nerede ne olmuş bilmek istiyorum… Haa, ana gezegenimize geri dönelim; bu işini yolda da yapabilirsin…”
 
Eski ana gezegenlerine ve orada bıraktıkları yapılara yerleşen fırsatçı bir uygarlığı bir fiske vuruşuyla dize getirmişler, geldikleri evrende kazandıkları teknolojiler ile hızla yapılanmışlar, eskisinden çok daha güçlü bir donanma hazırlamışlardı. Evreni didik didik tarıyorlardı, bir iki küçük çarpışma dışında şaşırtıcı biçimde sakin görünüyordu ve kendilerinden başka hiçbir Manta’lı kalmamıştı. Nepar, Orion kuşağındaki zaferine kıl payı kala Dünya’lılar tarafından bozguna uğratılmalarını unutamamıştı. Bu kuşakta ve Güneş sisteminde önemli bir donanma trafiği yok gibiydi; Olap’lıların izine de rastlayamamışlardı. Dünya’nın Manta’lılardan arındırılmış ve Güneş sistemindeki gezegenlerin Dünya’lılarca iskan edilmiş olması, Mars’ta da tanımadıkları bir uygarlığın boy göstermesi dikkat çekiyordu. Nepar, yapacağı saldırıda tatsız sürprizlerle karşılaşmak istemiyordu, karşısındakilerin gücünü bir test vuruşu ile öğrenmesi lazımdı; zaten, iki evren dokusunun birleştirilmesine dayanan “Edos” adını koyduğu yeni silahını da düşman teknolojisi üzerinde denemesi gerekiyordu. Taptığı Kralicesi ile birlikte yeni Senatosunu huzura çağırdı:
 
“Mars’dakilere dair yeni bir şeyler öğrenebildiniz mi?”
 
İlk yanıt Başkandan geldi: “Azor’lularmış, nereden geldiklerini bulamadık, Dünya’lıların dostu görünüyorlar, algılayabildiğimiz yapıları ve gemileri bize göre geri.”
 
Ardından bir üyeden, “Güneş sistemini mavileştiriyorlar, Mars ve Mona mavi olmuş, yakında birkaç gezegen daha sırada duruyor,” bir diğerinden de, “Evrendeki uygarlıkların çoğu ile iyi ilişkileri var, yoğun ticaret trafiği gözlüyoruz,” şeklindeki yanıtlar Nepar’ı huzursuzlandırdı:
 
“Bunlar iyi değil, gelişmelerini çok hızlandırır.”
 
Leoda da endişeli idi: “Olap’lıları büyük savaşta bir hayli eritmiştik ama şimdi ortada olmamaları çok tuhaf.”
 
Senato başkanı bir açılım getirmeye çalıştı: “Yüce Kraliçem! Bir ipucu yakalamış olabiliriz belki: Olap’ta bildiğimiz uygarlıklardan biri oturuyor ama oradan arada bir Olap’lılarınkine benzer sinyaller almaya başladık. Gönderdiğim sonda birazdan gezegen içyapısı ile ilgili bilgileri yollayacak.”
 
Leoda’dan önce Nepar atıldı: “Orada mı saklanıyorlar acaba?”
 
Bunu Leoda’nın cevabı izledi: “Yüce Efendim! Eğer öyle ise, test vuruşumuzu orada yaparız, Edos’u da denemiş oluruz.”
 
“Edos’a tek gezegen hafif gelir. Yine de, Dünya’lılarla ortaklıkları devam ediyorsa, yapacağımız test yararlı olabilir.”
 
Başkan sevinçle araya girdi: “Bilgiler geldi, yüce Evrişim! Tahminimiz doğru çıktı, Olap’lılar orada, yeraltında yapılanmışlar, orta boy bir donanmayı barındırabilecek hangarları da var, içi dolu gibi görünüyor.
 
Bir üye Başkana verdiği bilgiyi tamamlamak istemişti: “Olap’a yerleşen uygarlıkla Güneş sistemi arasında ticaret trafiği de görüyoruz.”
 
Nepar havalara uçacak gibiydi: “İşte bu kadar… Testi hemen başlatın!”
 
Nepar’ın verdiği yetkiyle Leoda’nın atadığı baş cemon, üzerinde Edos yüklü dev amiral gemisini hangarlarındaki 100 muhriple birlikte Orion kuşağının yakınına getirdi; bildikleri düşman silahlarının menzili dışında konuşlanmıştı. Yeni kamuflaj sistemleri beklenildiği gibiydi; öyle ki, ticaret trafiğindeki sivil gemiler hiç etkilenmeden amiral gemisinin içinden geçiyordu. Bir süre sonra, Olap’ın yüzeyini yeşil ışıklar kapladı, belki de enerji kalkanıydı. Hemen arkasından yeraltı hangarlarındaki Olap muhripleri ardı ardına gezegen yakınına ışınlanmaktaydı. Fark edilmişlerdi, kamuflaj bu sefer başarılı değildi. Baş cemon, gemisinden onarlı guruplar halinde yolladığı 50 muhrip ile gezegeni ve Olap donanmasını ablukaya aldı; kalanını yedekte tutmak istemişti. Muhripler, Nepar’ın komutu ile yeni silahlarını ateşlediler; hemen ardından, karşıdan gelen spiral alan şokları savaş alanını cehenneme çevirmişti. Birkaç dakika sonra Olap donanması yok edilmişti. Baş cemon, bir kısmı hasarlı 20 muhribini amiral gemisinin hangarlarına çekti ve Edos’u kullanarak Olap gezegenini yakın çevresindekilerle birlikte evrenden sildikten sonra Nepar’ın emri ile ana gezegenlerine döndü. Nepar, karşısındaki gücün yeni yeteneklerle donatılmış olduğunu anlamıştı. Donanmasındaki kamuflaj ve kalkanlarla ilgili yeni çözümlere ihtiyacı vardı; bunlara rağmen ikinci büyük savaşı başlatmak akıllıca değildi…
 
Manta’ların bu testi, Dünya’daki ARZ-UM merkezinde de masaya yatırılmış; ürkütücü Edos dışında Manta gücünün üstesinden gelinebileceği görülmüştü. Azor’lular gittikleri evrende, Edos’u ortaya çıkaran teknolojiyi edinmişlerse de benzeri bir silah yapımını tercih etmemişlerdi. Böyle bir silahın kullanımından sonra evren dokusundaki çürütücü etkisi uzun süre devam ediyordu.  Manta mezaliminin, evrene daha fazla bir zarar vermeden bir an önce sonlandırılması artık farz olmuştu…
 
 
 
[1] Kuasar, evrenin en uzak köşelerinde akıl almaz bir enerjiyle parlayan gökadalara (galaksilere) verilen ad. Evrenin genç ve çalkantılı dönemindeyken oluştukları bilinmektedir.
 
[2] Leoda, üstün başarısı, kıvrak zekası ve çekici fiziği nedeniyle Nepar’ın bilim kurulu liderliğine getirdiği bilim kadını.
 
[3] Parsek, yaklaşık 3,26 ışık yılı.
 
Toplam blog
: 112
: 152
Kayıt tarihi
: 18.09.12
 
 

ODTÜ'lüyüm, makina yüksek mühendisiyim, vicdanı rahat bir memur emeklisiyim, iki çucuk babasıyım,..