- Kategori
- Kitap
Mürekkep Denizinde Bitmeyen Yolculuk 3

Bitmeyen Yolculuk 3
Bitmeyen Yolculuk 3 (Devamı)
…
Salih Öğretmen’in de çileler ve zorluklarla geçen bir hayatı vardı. Henüz iki yaşındayken kaybettiği annesini hiç hatırlamıyordu. Çok sevdiği biricik babasını ise daha ilkokulda okurken kaybetmişti. Babasının ölümü ile dünyası başına yıkılmış, yapayalnız kalmıştı. Koskoca dünya küçülmüş küçülmüş, âdeta dar ve karanlık bir zindana dönmüştü. Siyahtan başka bir renk göremez olmuştu. O’nun için her yer, herkes, her şey karanlık, kapkaranlıktı o günlerde. Hayat yolunun zifiri karanlığında nereye gittiğini bilmeden zar zor yürümeye çalışıyordu. Böyle yürürken belki de bir bilinmez karanlık sokakta kaybolup gidecekti. Ta ki, ortaokul son sınıfta samimi olduğu bir el onu bu karanlıktan çekip aydınlığa çıkarıncaya kadar…
Mutsuzluk ve yalnızlığın acısını zamanında doya doya yaşamış olan Salih Öğretmen, delikanlının yüreğinde kopan fırtınaları gayet iyi hissedebiliyordu. Hele delikanlının içten ve tüm samimiyetiyle söylediği her kelime, O’nu alıp taa gençlik yıllarına götürüyordu. Yüzüne baktıkça gençliğini hatırlatan yeni tanıştığı bu gence belki de bu yüzden çok çabuk içi ısınmış, ona yardım etmeyi arzu etmişti.
…
— Bakmasını ve düşünmesini bilirsen her şeyden ve herkesten bir şeyler öğrenebileceğini söylemiştim.
— Evet öğretmenim.
— Binlerce ton ağırlığında koskoca gemileri üzerinde taşıyabilen denizler, okyanuslar küçücük bir çakıl taşını niçin taşıyamıyor, hiç düşündün mü?
Salih Öğretmen’de tanıdığım herkesten farklı bir bakış açısı olduğunu anlamıştım. Merakla:
— Niçin taşımıyor öğretmenim? diye sordum.
— Çakıl taşı, bir kaba girmeden, kendini olduğu gibi suya bıraktığı için dibe batıyor. Su gibi olan insan da gerçekleri olduğu kabul etmek istemez. İşte bu yüzden söz ve davranışlarına güzel bir kap bulmalısın ki insanlar sana güvenip seninle dost olabilsinler.
Salih Öğretmen, çok haklıydı. Duygularımla hareket etmeye, canımın istediği gibi yaşamaya alışmıştım. Başkalarının düşünceleri önemli değildi benim için. Her istediğim olsun, dünya benim etrafımda dönsün istiyordum. Böyle olmayınca da kimseyi kendime dost olarak görmüyor, onlarla arama ciddi mesafeler koyuyordum. Zaman zaman yaptığımın yanlış olduğunu düşünsem de arzularıma yenik düşüp yine böyle davranmaya devam ediyordum. Kendime dost aramak yerine gerçek bir dost olmayı öğrenmeliydim artık.
Bu sırada derenin üzerindeki taş köprüden geçip ormanlık yola girmiştik. Patika yol, tepeyi aşıp kıvrıla kıvrıla kasabaya kadar iniyordu. Bir hayli yokuş olduğu için adımlarımız giderek yavaşlamıştı. Ormanlık yolu yarıladığımızda ikimiz de çok yorulmuştuk. Dere epeyce aşağıda kalmıştı ama suyun sesi hâlâ duyulabiliyordu.
— İsterseniz biraz dinlenelim öğretmenim, dedim. Salih Öğretmen:
— İyi olur, diye cevap verince, koca bir çam ağacının gölgesine oturduk.
Salih Öğretmen, çam ağacına sırtını yasladı. Ben de heybemdeki yolluğumu çıkarıp çimenlerin üzerine sermeye başladım. Bir somun ekmek, iki yumurta, yarım poşet zeytin, üç domates ve tuzdan oluşan soframızı hazırladım.
— Yol hem yoruyor hem de acıktırıyor öğretmenim. Allah ne verdiyse karnımızı doyuralım. Haydi buyurun.
Salih Öğretmen gülümseyerek:
— O yumurtalar pişik mi? diye sorunca şaşırmıştım.
— Pişik öğretmenim pişik. Niçin sormuştunuz?
— Yumurtaları görünce, çok sevdiğim bir arkadaşımı hatırladım da…
Gözleri dolmuştu Salih Öğretmenin. Bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra birden vazgeçti. Konuyu değiştirmek istercesine:
— Madem yumurtaların pişikmiş, haydi yiyelim o zaman diyerek sofraya yanaştı.
Serin ve kekik kokulu dağ havasını içimize çeke çeke katığımızı yemeye başlamıştık. O sırada Salih Öğretmen’in yüzündeki hüznü rahatlıkla görebiliyordum. Gözlerini bir noktaya sabitlemiş, ağır ağır yumurtasını soyuyordu.
— Hayırdır öğretmenim? Durgunlaştınız.
— Yok bir şey delikanlı. Ne zaman bir yumurta görsem, gençliğim aklıma geliyor, ondandır.
— Mahsuru yoksa anlatabilir misiniz? Siz de benim gibi mutsuz muydunuz yoksa?
Salih Öğretmen, yaşadıklarını o güne kadar hiç kimse ile paylaşmamıştı. Belki de ona göre sıradan hayat öyküsünü anlatmaya değer birini bulamamıştı. Ama yeni tanıştığı bu genci sevmiş, onda gençliğinde yaşadığı acıları görür gibi olmuştu. Yaşadıklarını anlatırsa, mutsuzluk ve yalnızlıkla geçen sıkıntılı günlerinin nasıl değiştiğini öğrenir diye düşünüp anlatmaya karar verdi.
— Evet, senin yaşlarındayken çok mutsuzdum. Sıkılmazsan anlatayım.
— O nasıl söz öğretmenim. Lütfen, anlatın…
— Peki o zaman, diyerek anlatmaya başladı Salih Öğretmen…
…
Soruları aynı, cevabı bilenmeyen bir bilmeceydi bu dünya. Herkes beni sevsin istiyordum. Sevgimi kucak kucak sunacağım birilerini bulma ümidi taşıdım hep. Bir ümitti işte ama olmadı. Belki ben farklıydım ötekilerden, belki de ötekiler benden. Değişmeyen sonuç hep aynıydı… Hayal kırıklığı, başarısızlık ve bastırılmaya çalışılan bir öfke. Evet, herkes haklıydı, yine hata yapmıştım. Bunda şaşılacak bir hal yoktu ki; zaten baştan sona hataydı tüm yaşadıklarım…
Anneciğim, ben doğduktan iki yıl sonra kanserden vefat etmiş. Beni, altı yaşıma kadar babacığım büyütmüştü. Çakır gözleri ile güleç yüzünü hiç unutamadığım zavallı babacığımı ise trafik kazasında kaybetmiştim. Altı yaşıma girdiğim temmuz akşamında babamın ölüm haberini almıştım. O temmuz akşamı beni bir değil, yüz yıl ihtiyarlatmıştı. Yüreğinin sevgisini cömertçe sunan, dertlerimi unutturan, mutluluk ve neşe kaynağım sevgili babacığım yanımda yoktu artık. Yaşadığım şehirde yalnızdım. Yapayalnız…
İlkokul birinci sınıfa başladığım o yıldan itibaren dedemlerin evinde yaşamaya başlamıştım. Mizacı sert de olsa dedemin beni sevdiğini biliyordum ama birbirinden huysuz iki halam için aynı şeyi söyleyemem maalesef. Kendimi fazlalık gibi gördüğüm bu evde, babacığımın sevgisini özlüyor, gizli gizli gözyaşı döküyordum. Küçücük dünyamda kapana kısılmış fare gibiydim. Özgürlüğüme kavuşmak için çaresizce bir o yana bir bu yana koşuşturuyordum; ama ne mümkün! Güçsüz ellerim, kapanın demirden tellerini eğmekten acizdi. Bir an önce büyümek, yaşadığım kasabadan ayrılıp uzak diyarlara çekip gitmek hayaliyle uyudum her gece.
Biraz olsun rahatladığım tek yer, kendimi özgür hissettiğim sokaklardı. Evde ve okulda olduğu gibi uymam gereken kurallar yoktu sokaklarda. Daha doğrusu o günlerde ben öyle düşünüyordum. Masum yaramazlıklarım nedeni ile zaman zaman bazı insanların azarını işitsem de umurumda bile değildi. Kimsenin babasının malı değildi bu sokaklar. Benim gibi serseri birkaç arkadaşımın da pekâla özgürce yaşama hakkı vardı.
İstemeye istemeye gittiğim ilkokul son sınıfa kadar bir sokak çocuğu olarak büyümüştüm. Akşam eve döndüğümde dedemin azarından, bazen de bastonunun hışmından korkmasam, doğru dürüst okula da gitmezdim.
Nihayet beklediğim gün gelmiş, ilkokuldan zor da olsa mezun olabilmiştim. Ders çalışmama, ödev yapmama gerek yoktu. Öğretmenimden azar yemekten, arkadaşlarımın alaycı bakışlarından kurtulmuştum. Şimdi sıra, kendimi ait hissetmediğim dedemin evinden, her sokağını her köşesini karış karış bildiğim kasabadan ayrılmaya gelmişti. Bilmediğim uzak diyarlar beni bekliyordu. Evet, büyümüştüm ama yıllarca tutsak kaldığım kapanımın demir tellerini eğecek kadar değil. Korkularımı yenebilsem, hiç kimseye haber vermeden çoktan çekip gitmiş olurdum. Bunun için biraz daha büyümem gerektiğini biliyordum.
Başıboş gezdiğim günlerden biriydi. Dedem beni yanına çağırdı. O güne kadar hiç duymadığım arkadaş canlısı bir ses tonuyla:
— Evladım, amcan seni İzmir’de bir ortaokula yazdırdı. Orada yatılı okuyacaksın.
“Olmaz dede! Ne okuması! Okula falan gitmem ben!” diye karşı çıkmak, haykırmak geçti içimden. Çünkü hayalini kurduğum düşler ülkesinin çok çok uzağında kalıyordu okumak. Rahmetli babacığım öğretmen olacağım günün düşlerini kurardı hep. Oysa şimdi ne babam vardı yanımda ne de düşleri. Dedem, belki oğlunun arzusunu yerine getirmek belki de halalarımın benden bıktıklarını bildiğinden yatılı okulda okumamı istiyordu. Çok düşünmeden:
— Siz nasıl uygun görürseniz, diye cevap verdim.
Beklenmedik cevabım, dedemi çok şaşırtmıştı. O da biliyordu okumayı hiç istemediğimi. İlkokuldayken az mı uğraşmıştı benimle.
Mutsuz yaşadığım bu kasabadan çekip gitmemin haklı bir sebebi olacaktı yatılı ortaokul. Bu yüzden “evet” demiştim zaten. Demirden kapanımın kapısını dedem bu şekilde aralamış oluyordu. Evden ayrılırken yine de içim buruktu. Ne de olsa hayatımın beş yılını burada geçirmiştim.
On iki yaşında bir serseri olarak başladığım yatılı ortaokul, benim için yeni bir hapishane olmuştu. Okuluma, arkadaşlarıma uyum sağlayamamıştım. Buna çok da kafamı taktığımı söyleyemem. Beni asıl bilinmez boşluğa düşüren, başıboş gezmekten, serserilik yapmaktan büyük keyif aldığım sokakların eski tadıtuzunun olmayışıydı. Neler oluyordu bana? Kimdim ben? Nereye gidiyordum?
İki yıldır aynı sırayı paylaştığım arkadaşım Hasan’la aynı apartmanda oturup birbirini tanımayan daire sahipleri gibiydik. Hasan, benimle birçok kez samimi olmak istemiş, ancak kaba tavırlarım yüzünden bu isteği gerçekleşmemişti. Çok zeki ve sabırlı bir çocuktu Hasan. Kendisine ne kadar kötü davranmış olsam da güler yüzünün asıldığını hiç görmemiştim. Kendinden emin, dünya yıkılsa umurunda değil gibi bir hali vardı. Dertsiz, tasasız, hep mutluydu.
O güne kadar devamsızlığını hiç görmediğim Hasan, Pazartesi günü okula gelmemişti. Salı, çarşamba, perşembe, cuma… Yine gelmemişti. Sonraki pazartesi günü öğretmenimiz Hasan’ın hasta olduğu için gelemediğini söyleyince, en ön sırada oturan Mustafa:
— Öğretmenim, Hasan’ın neyi varmış? diye sordu.
Matematik öğretmenimiz Recai Bey biraz duraksadı, yutkundu…
— Beyin kanserine yakalanmış. İnşallah kötü huylu değildir.
Sınıfı derin bir sessizlik kaplamıştı. Herkes gibi ben de üzülmüştüm. Babamın vefat ettiği günden bu yana ilk defa bir başkası için üzülüyordum. Oysa çok samimi değildim Hasan’la.
“Zavallı Hasan, kanser olduğunu duyunca herhalde yıkılmıştır. İnsanca davranmadım garibime. Hele okula bir başlasın, kendimi affettirmeye çalışayım.” diye düşünüyor, için için ona acıyordum.
Hasan, tam yirmi üç gün sonra tekrar okula başlamıştı. Başta ben olmak üzere tüm sınıf kendisine ayrı ayrı geçmiş olsun dileklerimizi iletmiştik. Bir hayli zayıf görünüyordu, ama solgun yüzündeki gülümsemesi önceki gibi yerindeydi. Yanıma otururken, sanki hasta olan benmişim gibi: “Görüşmeyeli nasılsın?” diye sorunca hayretler içinde kalmıştım.
Üzgün, mutsuz, canlı bir cenaze ile konuşacağımı düşünürken, yanılmıştım hem de çok. Nasıl böyle mutlu olabildiğine şaşırmamak elde değildi. Bir an onunla konuşmak, derdine ortak olmak geldi içimden.
— Hasan, öğle arası ne yapıyorsun?
— Yemekten sonra biraz dinlenirim herhalde.
— Yemeği beraber yiyelim mi? Hem biraz konuşuruz.
Beklemediği bu teklif, Hasan’ın hoşuna gitmişti.
— Neden olmasın. Yemekhaneye çıkmadan önce beş dakikalığına okul bahçesine inebilir miyiz?
— Olur olur.
Öğle arası zili çalınca birlikte okul bahçesine çıkmıştık. Hasan, başı önde yerde kaybettiği bir şeyi arıyor gibiydi. Ben ise hiçbir şey söylemeden Hasan’ın arkasında yürüyordum. Onon beş metre yürümüştük ki Hasan:
“İşte bu, aradığım taş!” diyerek yerden bir taş aldı. Hızlı adımlarla çeşmeye doğru yürüdü. Elindeki taşı sanki bir elmaymış gibi güzelce yıkayıp cebine koydu.
“Allah Allah! Ne yapmaya çalışıyor bu çocuk?” Hasta olmasa çoktan kızardım, ama sabrettim.
— Dostum, karşı bakkaldan bir yumurta alıp geleyim. Sen bekle istersen.
— Yok yok, ben de geliyorum. Şimdi yemekhaneye çıkacağız ya! Yumurtayı ne yapacaksın? diye sordum.
“Ne lüzumsuz bir insansın! Belki doktoru yumurta yemesini tavsiye etmiştir.” diye bu soruyu sorduğuma pişman olmuştum.
— Arkadaşım, yumurtanın yeri başka, diye cevap verdi Hasan.
Hasan önde, ben arkada bakkala girdik. Hasan:
— Hayırlı işler, diyerek bakkala selam verdi.
— Sağ olun gençler. Buyurun ne istemiştiniz?
— Bir tane yumurta, elli gram da zeytin.
— Tabii. Yumurta pişik mi olsun?
Tabldot usulü çıkan yemeği beğenmeyen paralı öğrencilerin uğrak yeriydi bu bakkal. Öğle arası menemen, tost, katık arası yapıp satardı. Ayrı bir lezzeti vardı yaptığı katıkların.
— Yok amca, çiğ olsun.
Bakkal, zeytini tartarken başıyla işaret ederek:
— Evladım, sana zahmet yumurtayı buzdolabının yanından alıver.
— Buyur amca. Ne kadar tuttu?
— Bir lira versen yeter.
Hemen elimi cebime attım. Hasan’ın sağ kolundan tutup:
— Sen dur Hasan, bende bozuk var, diyerek hesabı ödemek istedim.
— Olmaz dostum. Ben ödeyeceğim. Ayrıca insanlara bozuk şeyler yerine sağlam ve en güzel olanını vermek gerek. Öyle değil mi bakkal amca?
Yaşından beklenmeyen sözleri, bakkalı ve beni gülümsetmişti. Güya ben Hasan’a moral verecektim. Oysa o, halini umursamadan espri bile yapabiliyordu. Nasıl bir ruh hali vardı bu çocuğun? Belki de hastalığının ciddiyetinin farkında değildi.
Yemekhanede kuru fasulye, pilav ve hoşaftan oluşan öğle yemeğimizi yemeye başlamıştık. Kaşığımı ağır ağır fasulyeye daldırırken, bir yandan da söze hangi soruyla başlayacağımı düşünüyordum. Hasan ise benden önce yemeğini bitirmiş, tabldotunda hiçbir şey bırakmamıştı. Bir şey söylemeden tabldotunu alıp mutfağa doğru yöneldi. İlave yemek almaya gittiğini zannetmiştim ama elinde temiz bir tabldotla gelip masaya oturmuştu. Tuhaf bir çocuktu Hasan. Yumurta ve zeytini temiz tabldotta yiyecekti anlaşılan.
Sağ cebindeki ceviz büyüklüğündeki taşı çıkarıp masanın üzerine koydu. Sonra yumurta ve zeytinleri... Merakla ne yaptığına bakıyordum. Başını kaldırdı, gözlerini gözlerime dikti ve:
— Sen sormadan ben anlatmaya başlayayım, diyerek konuşmaya başladı. Çok ciddi bir hastalıkla pençeleştiğimi biliyorum. Buna rağmen nasıl neşeli olabildiğimi merak ediyorsun öyle değil mi?
— Evet.
— Beni dikkatle izle o zaman.
Karşımda, gençliğe yeni adım atmış bir çocuk değil, bilge bir insan konuşuyordu sanki. Masadan bir kaşık alıp tabldotun içine koydu. Sonra sağ kolunu otuz santim kadar yukarı kaldırdı ve avucunda tuttuğu ceviz büyüklüğündeki taşı kaşığın üzerine bırakıverdi. Kaşığın tam üzerine isabet eden taş, küçük bir şangırtı sesi çıkarmıştı.
— Gördün mü?
— Gördüm. Eeee, ne oldu şimdi?
Hiçbir şey söylemeden kaşığı tabldottan aldı, kaşığın yerine poşetten çıkardığı siyah bir zeytin tanesi koydu. Yine kolunu kaldırdı ve taşı zeytinin üzerine bırakıverdi. Taş, zeytinin tam üzerine düşmüştü. Tabii yine tabldottan çıkan küçük bir şangırtı sesi.
— Bunu da gördün mü?
— Gördüm Hasan gördüm! Herkes çıkardığın gürültüye bakıyor. Aşçıdan azar işitmeden ne yapmaya çalıştığını anlatacak mısın?
Hasan, bu sefer de yumurtayı koymuştu tabldota. Sonra sözlerimi duymamış gibi elindeki taşı yumurtanın üzerine bıraktı. Tam isabet. Çiğ yumurta kırılmış, tabldottan şangırtı sesi yükselmişti.
— Gördüklerinden bir şey anlayabildin mi?
— Hiçbir şey anlamadım Hasan?
— Ne yani, ben şimdi bu kadar gürültüyü boşuna mı çıkardım? Bir şey söylemeyecek misin?
Bunu her zaman ki gibi gülümseyerek söylemişti. Sırf kırılmasın diye biraz düşünür gibi yaptım.
— Tabldota çarpan taş, ses çıkardı. Bir de yumurta kırıldı.
— Bu kadar mı?
— Başka ne olacaktı ki?
— Mutluluğumun sebebi, işte bu taş!
— Hasan, deli etme adamı! Anlat ne anlatacaksan!
— Tamam, tamam, kızma hemen. Elimdeki taşın dayanılması çok zor bir sıkıntı olduğunu farz et. Gördüğün gibi bu taş, üzerine düştüğü kaşığa hiç etki etmedi, zeytini ezdi, yumurtayı ise paramparça etti. Benim kafama ise kanser olarak düştü. Ben ise taşın altında kalan kaşık gibi sapasağlam duruyorum.
— Hastalığın önemsiz mi yani?
— Onu demek istemedim. Kötü huyluymuş. Hatta doktorlara göre beşaltı ay kadar ömrüm kalmış.
Son sözleri, başımdan aşağı kaynar su dökülmüş gibi hissetmeme neden olmuştu. Hasan, karşımda sapasağlam duruyor, hiçbir şeyi yokmuş gibi konuşuyor, gülümseyebiliyordu.
— Merak ettiğim de bu ya zaten. Azrail ensende dolaşırken, nasıl bu kadar mutlu olabiliyorsun?
— Sebebi çok basit dostum. Hiçbir hasta ölmez; sadece ve sadece eceli gelenler ölür de ondan. Ecelim bu hastalık sebebiyle olacaksa, ben de öleceğim; yok değilse onu bilemem. Ayrıca Azrail kimin ensesinde dolaşmıyor ki? Sağlığın yerinde diye Azrail’den uzak mı zannediyorsun kendini? Doğduğumuz andan itibaren her nefes alış verişimizde ölüme koşuyoruz. Bundan kaçış yok dostum.
— Do, doğru da yine de hastalığının adı kötü be Hasan diye kekeleyerek cevap verdim.
Küçük adamın büyük sözleriyle derinden sarsılmış; bir yandan da ona saygı duymaya başlamıştım.
— Allah korusun, başıma böyle bir şey gelmiş olsa, dünyam yıkılırdı. Öyle senin gibi kendimi güçlü hissetmiyorum. Bu yükü kaldıramazdım. Hastalıktan değil, sıkıntıdan ölüp giderdim herhalde. Böylesine büyük bir dertten nasıl olur da etkilenmiyorsun şaşıyorum doğrusu?
— Etkilenmediğimi söylemedim ki. Elbette etkilendim ama şu gördüğün kaşık gibi. Henüz şu yumurta gibi param parça olmadım. Hastalığımı öğrendiğimde çok üzülmüştüm; üzüntüm çok şükür kısa sürdü.
— Üzüntünün kısa sürmesinin sebebi ne? Küçük de olsa bir tedavi umudunun olması mı?
— Yok maalesef. Hastalığım bir hayli ilerlemiş. Doktorlar yapılacak bir şey kalmadığını söylüyorlar.
Diyecek bir şey bulamamıştım. Başım öne eğik, boş gözlerle yerdeki fayanslara bakıyordum. Hasan’ın yerinde olmayı hiç ama hiç istemezdim. O an hayatımda ilk kez kendi halime içtenlikle şükrettiğimi hatırlıyorum.
Ben, böyle düşünürken Hasan:
— Benim için üzülmeyi bırak dostum! diyerek konuşmasını sürdürdü… Gerçek dert nedir bilir misin? Çok üzüldüğün, içini yiyip kemiren, hayatı sana zindan eden bir derdin olduğunu düşün. Bu dert altında inim inim inliyor, kurtulmak için çareler arıyor ama bir türlü bulamıyorsun. O sırada işittiğin kötü bir haberle yıkılıp önceki derdini unutuverdiysen, o gerçekten bir dert değildir. Daha doğrusu dert olmasına derttir de, seni yumurta gibi paramparça yapmaz. Ben de derdimi düşünmek yerine, kendime daha büyük bir dert edindim.
Kafamı hafifçe kaldırıp:
— Nasıl yani? diye sordum.
— Bu aralar canını sıkan bir şey var mı?
— Ne bir şeyi, birçok şey var.
— Birini söyler misin?
Biraz düşündüm. Matematik dersinin ilk yazılı sınavından çok düşük bir not almıştım. Sözlüm de zayıftı. Matematik dersinden geçebilmem için son sınavdan en az 80 puan almam gerekiyordu. Sınava iki gün kalmıştı. Kendimce çalışmaya gayret etmiş olsam da bir türlü başaramıyordum. En kötüsü, bir üst sınıfa yükselmem bu dersten geçmeme bağlıydı.
— İki gün sonra matematik sınavımız var. Ama bir türlü konuları anlayamıyorum. Bir mucize olmazsa, sınıfta kalacağım kesin.
— Buna üzülüyorsun yani.
— Evet.
— Diyelim ki sınava iki saat kaldı. Tam bu sırada çok sevdiğin bir yakınının ölüm haberini aldın. Hâlâ aynı şekilde sınavını dert etmeye devam mı ederdin, yoksa derdini unutuverip duyduğun ölüm haberi ile yıkılır mıydın?
O an, babamın ölüm haberini aldığım temmuz akşamı aklıma geliverdi.
— Bu durumda sınavın ne önemi var Hasan, dünyam başıma yıkılırdı.
— Demek istediğim de bu zaten. Çok büyük zannettiğin bir dert, başka bir derdin ortaya çıkması ile ortadan kayboluveriyorsa, o gerçek bir dert değildir. Mutlu olmak istiyorsan dertlerini değil, yüksek ideallerini düşünmelisin. Ancak bu şekilde karşılaştığın güçlüklere rahatlıkla göğüs gerebilirsin.
— Benim bir idealim yok ki.
— Biliyorum. Hani sormuştun ya “senin daha büyük derdin ne?” diye.
— Evet.
— İdealist ve erdemli bir insan olman, hastalığımdan çok çok daha önemli. O nedenle benim gerçek derdim sensin ve ölünceye kadar senin için elimden gelen her şeyi yapmaya hazırım.
Donakalmıştım. Hasan, beni önemsiyor; önemsemenin de ötesinde iyi bir insan olmamı, hastalığından çok daha önemli görüyordu. Nasıl yüce bir anlayıştı bu? O günlerde bunu anlamam çok zordu. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Sadece:
— Beni düşündüğün için teşekkür ederim Hasan, diyebildim.
Demek, her şeye rağmen mutlu olunabiliyordu. Arkadaşım Hasan’dan ilk dersimi almıştım. Oysa iki yıldır aynı sırayı paylaşıyorduk Hasan’la. Daha önce ona yakınlık göstermiş olsaydım, kim bilir daha neler öğrenebilecektim. Pişmanlıkla karışık garip bir hüzün kaplamıştı içimi.
Ayağa kalkıp:
— Hasan, ben çay alıp geleyim, yemekten sonra iyi gider.
— Sen otur Salih, ben alırım.
“Olmaz Hasan!” diyerek teklifini reddettim. Hızlı adımlarla çay ocağına doğru yürüdüm. İki bardak çay doldurup masaya doğru yöneldim. Bardağın birini Hasan’ın önüne bıraktım, kendi bardağımı masaya koyacaktım ki, kolum sandalyeye çarpınca birden bardak yere düştü. Cam bardak tuz buz olmuştu. “Hay aksi!” diye söylendim. Bereket, üzerime çay dökülmemişti. Hasan, hemen yerinden kalktı. Bir tarafımın yanmadığını görünce rahatlamıştı.
Cam kırıklarını yerden toplarken, her zamanki tebessümüyle:
— Çayını baya hızlı içiyorsun Salih. Şu cam kırıklarını toplayayım, sen git bir çay daha al.
Kendime bir çay alıp gelinceye kadar Hasan, yerdeki cam kırıklarını toplayıp masanın üzerine koymuştu.
Çayından bir yudum aldıktan sonra:
— Salih, şu cam parçalarını birleştirip yeniden bardak yapabilir misin? diye sordu. Gayet basit cevabı kendisi de biliyordu aslında.
— Tamir olmaz artık, dedim.
— Şimdi bu cam parçalarını ne yapmak lâzım?
— Tabii ki çöpe atmak lâzım.
Bu sırada yemekhane görevlisi oturduğumuz masanın yanına gelmişti. “Bir saniye” gençler diyerek masadaki cam kırıklarını aldı ve yanında getirdiği plastik çöp kutusuna attı. Sonra da paspasla yerleri temizlemeye koyuldu.
— Hayat böyledir işte Salihciğim. Gayesine hizmet etmeyen şeyler gördüğün gibi çöpe atılıyor.
Hasanla aynı yaştaydık; ama o benden çok farklıydı. Bilgi dolu, erdemli, mütevazi… Cevabını bulamadığım o kadar çok soru vardı ki aklımda. Nasıl böyle biri olduğunu merak ediyordum. Benim için sadece cam bardak kırılmıştı oysa Hasan, kırık cam parçalarından bile ders alabilecek geniş bir düşünce yapısına sahipti.
— Yaratılış amacının dışına çıkmış her şey değerini yitirip pula döner. Gayenden uzaklaştığın sürece değerini yitirirsin. İşte bu yüzden yaratılış gayene göre yaşamalısın dostum.
— Asıl sorunum da bu ya Hasan! Niçin yaşadığımı bilmediğim gibi gayemi nasıl öğreneceğimi de bilemiyorum.
— Şöyle anlatayım istersen. Biri büyük, diğeri küçük iki kapının önünde durduğunu farz et. Büyük kapı, nadide bulunan dayanıklı bir ağaçtan yapılmış. Üzeri, çok ince ustalıkla işlenmiş fil dişi ve sedef kakmalı süslemelerle bezenmiş. Çam ağacından yapılı küçük kapı ise gösteriş ve süsten çok uzak. Bu ağaçlardan hangisi değerlidir sence?
— Elbette süslemeli olan.
— Şimdi de bir kış gecesi kuş uçmaz kervan geçmez bir dağda mahsur kaldığını düşün. Her yer diz boyu kar ve soğuktan donmak üzeresin. Isınmak için kendine bir yer ararken terk edilmiş bir kulübeye rastladın. Küçük çam kapı tam kulübeye göre yapılmış, takılı vaziyette duruyor. Sedef ve fildişi işlemeli kapı ise kulübenin boyundan bile büyük. Sadece kulübenin dış duvarına yaslanmış vaziyette duruyor. Böyle bir durumda yine sedef kapıya mı sahip olmayı isterdin?
— Sedef kapı bir yere takılı değil yani.
— Değil.
— O zaman, gireceğim kulübenin çam kapısını seçerdim.
— Her iki seçimin de doğru Salihciğim. Bir kapıyı değerli yapan, ağacının cinsi ve işçiliğidir. Ancak kapının esas değeri menteşesinin takılı olduğu yer ile ölçülür. Menteşesinden ayrılan kapı, şeklen kapı olsa da artık bir tahta parçasıdır. Kimse ona el sürmez, olsa olsa bir fakir alır sobasında yakar ısınır. Anlıyor musun?
— Anlamaya çalışıyorum Hasan.
— İyi düşün ve aklını kullan Salih. Şöyle bir bak etrafına; toprağa, ağaçlara, semaya, kuşlara... Amaçsız yapılmış bir şey görebiliyor musun? Göremezsin elbet. Göreceğin tek şey, insan dışındaki canlıcansız tüm varlıkların kendine biçilen rolleri eksiksiz bir şekilde harfiyen yerine getirdiğidir. Tavuk, tavuktur; horoz da horoz. Çiçek çiçektir, ağaç da ağaç. Masa masadır, kalem de bir kalem... Oysa insan öyle mi? Gariptir insanoğlu. Kulağını aç iyi dinle. Duyabiliyorsun, ama duydukların sana yetmez. Görebiliyorsun ama gördüklerin sana yetmez. Gördüğün ve göremediğin her şey bir ölçü ile var edilmiştir. Ölçüsüz ve sınırsız hiçbir şey yoktur ki; sana verilen aklın da bir sınırı olmasın. Ancak aklınla gördüklerinden görünmeyenin varlığını, birliğini rahatlıkla anlayabilirsin. Şimdi bana söyler misin kolundaki o saat kimin?
— Benim. Rahmetli babam almıştı.
— Ya üzerindeki beyaz gömlek?
— O da benim.
— Peki sen kimsin Salihciğim?
Ne demek istediğini anlamaya çalışıyorken, Hasan sözlerine devam etti:
(Ali ÜNLÜ, Mürekkep Denizinde Bitmeyen Yolculuk) www.artibiryayinlari.com