- Kategori
- Felsefe
Ney'leyim...

hayat...
Bir ömrün içinden akıp gitmek… Kim bilir kaç ömür tadar insan yaşarken. Kendinden, kendindeki parçalardan, diğer bir hayattan, diğer hayat parçalarından…
Bir hayat, bazen sizin hayatınıza bir zıpkın gibi girer. Çıkması güçtür. Zıpkının ucundaki girmeyi kolaylaştıran konik, çıkmayı imkânsızlaştırır. O zıpkının bedeli bir ömürdür artık. Diğer hayatın bedeli, sizin hayatınızın bedeninden çıksa da, bir ömür boyu yutkunmanızı güçleştirecek boğumlar kalır elinizde. Bu boğumlar, yeni hayatlar kursanız da, gizli gizli yarenlik edip, dinlendiğiniz saklı bir bahçeye dönüşür içinizde.
Zamanla…
Aslında sizi ayakta tutanın o zıpkın yarası olduğunu anlarsınız. İddialı bir doktor o yarayı kapatmaktan söz etse de… Yanaşmazsınız…
Bir tekne Haliç’ten aşar gibi
demli bir çay süzgeçten geçer gibi,
bir zeybek Sarı sarı coşar gibi
Bir ömrün içinden akıp da geçmek…
Tanımak bir ömrün tüm şehirlerini…
İrili ufaklı bedestenlerini,
fıskiyelerinden su fışkıran bahçelerini,
limanları kuşatan ılık denizlerini.
Özlemek… Fabrika bacalarının ekmek ekmek tütüşlerini…
İki ömrü tek bir hayat yaparcasına,
bir ömrün içinden akan hayat…
İçimdeki taşları bağrına basarcasına,
yaralarımın merheminden geçen hayat…
Gülkuruları, kumruları, zilleri, iki çehreyle kalabalık evleri ve ağır anılarıyla damarlarımın çeperlerine çarpa çarpa ömrümün içinden akıp geçen hayat. İç içe griftlenen iki ömürde, hangi canı alacağını susan hayat…
Hanginiz Spartaküs?
-Benim!
-Benim!
-Benim!