- Kategori
- Öykü
Nifak...15

Provokatörler işbaşında!
Para ödendikten sonra morg yetkilisi cenazeyi getirmeleri için içerideki görevlilere emir verdi. Biraz sonra iki görevli cenazeyi getirdi. Orada bulunan üç tane genç ellerindeki Türk bayrağını tabutun üzerine örtmek için öne atıldılar. Hatça ana:
-Dur oğlum! dedi. Sesi kısık çıkıyordu ama devam etti.
-Son bir kez Murat’ımı görmek isterim…
Hüseyin de aynı şeyleri söyledi ama morg yetkilisi bu isteğe itiraz etti:
-Hayır, görmeniz iyi olmaz. Yüreğiniz buna dayanamaz. Hem tabut kapatılıp mühürlendi. O yüzden bizim açma yetkimiz yok.
Hayatları boyunca devlete, devlet adamlarına korku ile karışık saygı beslemiş olan bu insanlar üstelemediler. Hatça ana tabuta sarıldı ve gözlerindeki son damla gözyaşlarını akıtmaya başladı:
-Ahh oğul, yüreğimi dağlayan oğul! derken, gözleri kan çanağı haline gelen Hüseyin artık ağlayamıyordu. Bunun da verdiği sıkıntıyla tabutun diğer tarafına sarılmış, adeta tir tir titriyordu. Ağzından:
-Aslanım, aslanım benim!.. sözleri çıktı.
Bu cümleler hem Hatça Ana’nın hem de Hüseyin’in son sözleri oldu. Ömürlerinin sonuna kadar artık hiç kimseyle konuşmayacaklardı. İki dilsiz insan olarak yaşamları sona erecekti. Çünkü küsmüşlerdi. Onlar devlete küstüler, millete küstüler, polise küstüler, devrimcilere küstüler hatta Muratlarını koruyamadıkları için ülkücülere küstüler…
Morgun dışında bazı gençler toplum polisi şefiyle tartışıyorlardı.
-Biz, şehidimizi Topkapı Otogarı’na kadar ellerimiz üzerinde taşımak istiyoruz.
-Buna izin veremeyiz, trafik arapsaçına döner. Kilometrelerce yol var, sizin cenazeyi oraya yürüyerek götürmeniz ise saatlerce sürer.
-Başkalarınınkine izin veriyorsunuz! Zaten verseniz de vermeseniz de biz götüreceğiz!
-Sizi kanunlara karşı saygılı davranmaya davet ediyorum.
-Biz kanunlara saygılıyız, uygulayıcılardan yana şikayetçiyiz.
-Bizi zor kullanmak zorunda bırakmayın!
-Bu acılı günümüzde bunu da yapar mısınız?
-Gerekirse hiç çekinmeyiz!..
Tartışma, ses tonlarının yükselmesine yol açtığı için birçok genç bu konuşmaları duyuyordu. Grubun içinden, birkaç yerden, aynı anda:
-Yuhhh, frukolara yuhhh! sesleri yükseldi. Birkaç da slogan söylendi.
“Fruko” ifadesi devrimcilerin Toplum Polisine bir yakıştırmasıydı. O nedenle belli ki bir provokasyon planlanıyordu. Zeytinburnu Ülkü Ocakları Başkanı Ahmet, durumu hemen anladı. Ellerini havaya kaldırdı. Herkes onu görebiliyordu. Çünkü Ahmet’in iki metreye ulaşan bir boyu ve iri bir cüssesi vardı. Görüntüsü uzaktan gören bir kişiyi bile ürkütmeye yeterdi. Zaten yüzüne karşı olmasa bile gıyabında ülkücüler ondan “Uzun Ahmet” diye söz ederlerdi. Ahmet:
-Arkadaşlar, sloganları kesin! Herkes kendine hakim olsun! Böyle bir günde olay çıksın istemiyorum. Polisle çatışmak bize bir şey kazandırmaz, dedi.
Bu çıkıştan sonra grubun çeşitli yerlerine dağılmış sekiz kişilik bir topluluk teker teker oradan ayrıldılar ve Ayasofya ‘ya doğru yürümeye başladılar. Giderken birbirlerini tanımıyormuş gibi davranmaya özen gösteriyorlardı.
***
Osman’la Murat Çınaraltı Kahvehanesi’nde sık sık görüşmeye başlamışlardı. Yine oradaydılar. Osman:
-Okudun mu gazeteleri dün yedi kişi öldürülmüş? Beşi sizden, ikisi bizden… Murat:
-Böyle konuşma Allah aşkına! Sizdeni bizdeni olur mu bu işin? Onların hepsi bu ülkenin insanı. Senin de benim de kardeşlerimiz. Sağdan da olsa, soldan da olsa giden her can bu ülkenin yitirilen bir değeri.
-Bu işi sizinkiler başlattı. İlk öldürülen solcuydu.
-Kim kimi öldürdü önce bilemem, ama şunu biliyorum ki ben seni öldüremem, sen de beni… Gerçek ülkücü devrimciyi, gerçek devrimci de ülkücüyü öldüremez!.. Doğru mu?
-Galiba doğru!
-Galibalı konuşma! Haksız mıyım söyle!
-Tamam, tamam haklısın..
Onlar tartışırken Sahaflar Çarşısı’ndan kendi bölümüyle ilgili eski kitaplar almış olan Songül’ün kendilerine yaklaştığını fark etmemişlerdi. Songül, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü ikini sınıfta okuyordu. Belli bir ideoloji grubuna bağlı değildi. Her iki tarafta da arkadaşları vardı.
Murat Songül’ü çok güzel bulurdu. Ona baktıkça içinde tuhaf bir heyecan hisseder, ama sonradan da bu duygularından dolayı utanır, pişmanlık duyardı. Hissettiklerini birisi fark edecek diye ödü kopardı. Ülkücü gençler arasında kız çok azdı. Olan kızlara da ülkücüler “Bacı” derlerdi. O yüzden bu gençlerle kızlar arasında duygusal bir ilişkiye rastlanmazdı. “Bacıya karşı böyle duygular beslenmez!” prensibi geçerliydi.
Songül’de Murat’a karşı kayıtsız değildi. Zaman zaman ona karşı hayranlık duyardı. Bazen ondan gelebilecek bir adımı beklerdi ama o adım hiç gelmeyecekti. Songül:
-Merhaba, gene kapışmışsınız! Benim geldiğimi görmediniz bile, dedi. Osman:
-Yok canım, ufak bir tartışma. O da bitti. Gel otur, nereden böyle?
-Birkaç eski kitap aldım. Neredeyse yenilerinin dörtte bir fiyatına. Şu tatilde onları okurum bari. Murat:
-Ne tatili bu? Yoksa sizin bölüm kafasına göre tatil mi ilan ediyor?
-Olur mu öyle şey! Sahi, olanlardan sizin haberiniz yok mu? İkisi birden:
-Yook! dediler .
-Bakın anlatayım: Bu sabah girişteki amfide on buçuk dersini yapıyorduk. Ders başlayalı on dakika ya oldu ya olmadı! Asistan tahtada dersi anlatıyor, profesör de kürsüde oturuyordu. O sırada amfinin kapısı şiddetli bir tekmeyle açıldı ve içeriye dört tane parkalı genç girdi. Asistanın korkudan yüzü bembeyaz oldu, hatta elindeki tebeşiri bile düşürdü. Profesör, bu olaya karşı bir hamle yapar gibi oldu, ama sonra nedense vazgeçti. Düşünün, amfide en az iki yüz öğrenci varız ve hiç kimseden bir çıt bile çıkmıyor. Parkalı gençlerden birisi “Utanmıyor musunuz burada ders yapmaya? Bugün merkez binada önemli bir Form var. Hepiniz oraya gitmeliydiniz. Bir de Sosyoloji öğrencisi olacaksınız! Sizlerin hepinizin devrimci düşünceye sahip olması, ya da en azından devrimci düşünceyi desteklemesi gerekir. Şimdi defolun buradan, yoksa olacaklardan biz sorumlu değiliz!” dedi ve diğer gencin elinde bulunan sarılı bir paketi alarak üzerindeki kağıdı yırtmaya başladı. Meğerse o paketin içinde dinamit lokumları varmış. Herkes kapıya doğru koşutu. Koşan ilk kalabalık grubun içinde bizim profesörle asistanı da vardı. Ben, en son sıralarda yani en yukarıdaydım. O yüzden basamakları inmem biraz zaman aldı. Hatta parkalı gençlerden birisi beni ve geride kalan birkaç arkadaşı acele etmemiz için uyardı. Bu uyarı korkumuzu biraz daha artırdı. Bahçeye çıktığımızda bir iki dakika sonra bir patlama duyduk, kapıdaki polisler patlamayla birlikte içeriye doğru koşmaya başladılar. Sonradan öğrendiğime göre amfide bir hayli tahribat oluşmuş ve rektörlük edebiyat fakültesindeki derslere on beş gün ara verildiğini ilan etmiş. Yani sadece bizim bölüm değil; tarih, arkeoloji, felsefe, edebiyat bölümleri de tatil oldu.
Murat:
-Desene olan gene derslere oldu, eğitime oldu! Yarın bir başka olay yaşanır, gene okullar tatil edilir, sonra bir başka olay bunu izler… Birileri bu ülkenin gençlerinin yetişmesini nedense hiç istemiyor. Bu davranışların gerisinde yatan temel amaç bu olsa gerek. Songül:
-Bence de öyle…
***
Ayasofya’nın Sultanahmet’e bakan duvarının yanında toplanan sekiz kişilik genç grubu liderlerinin hızlı hızlı anlattığı direktifleri dikkatli bir şekilde dinliyorlardı. Arada bazıları da söz alıp konuşuyordu ama bu konuşmalar fazla uzun değildi. Herkes istenilenleri anlamış ve yeni bir planı devreye sokmaya karar vermişlerdi.
Uzaktan siyah gri karışımı sakalıyla oynayan meşin ceketli ve şapkalı adam, onları izliyordu. Liderleri bu izlenmenin farkında olmasına rağmen hiç de rahatsız değildi.
Gençler konuşma bittikten sonra, geldikleri yere dönmeye başladılar. Gene teker teker ve birbirlerini tanımıyormuş gibi görünerek… Hepsi kalabalığa ayrı ayrı noktalardan katıldılar ama birkaç dakika sonra Morg’un kapısının önünde bir araya geldiler.
***
Sarı saçlı, iri gövdeli adam Kadıköy Vapur İskelesi’nin hemen yanında bulunan üç boyacıdan on üç- on dört yaşlarında bir çocuğa ayakkabılarını boyatıyordu. Soğukkanlı ve sakin görünüşü yine devam ediyordu. Arada bir boyacı çocuğa sorular soruyor, elini oturduğu sandalyenin arkasına astığı ceketinin cebine sokuyor, ağzındaki sakızı zevkle çiğniyordu. Ayakkabılarının boyanması bittikten sonra cebinden boyacıya parasını verdi, ceketini sandalyenin arkasından almak için elini uzattı, ceketi çekti ama ceketin omzundan bir tanesi arkalığa takıldı. Ceketi kurtarabilmek için daha hızlı çekti. Bu sırada ceketin cebinden bir şey yere düştü. Boyacı çocuk hızla yere eğilip düşen şeyi aldı ve:
-Abi, cüzdanın düştü. Buyur! dedi.
Çocuğun elindeki şeyin üzerinde kırmızı üzerine altın renkli yaldızla Kril harfleriyle yazılmış bir yazı vardı. Yani bu bir cüzdan değil, pasaport idi, fakat boyacı çocuk bunu ayırt edebilecek bir bilgiye sahip değildi. Adam, kendisinden beklenmeyen bir hız ve çeviklikle çocuğun elindekini aldı ve sırtına giydiği ceketin cebine koydu. Boyacı çocuğa:
-Teşekkür ederim. dedi.
Adamın az önceki sakinliğinden eser kalmamıştı. Bu olay canını sıkmıştı. Biraz ilerideki çöp bidonuna yaklaştı, öfkeyle ağzındaki sakızı tükürdü. Sonra eski soğukkanlı haline döndü, biraz ilerideki simitçiden bir simit aldı ve deniz kenarına doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Deniz, biraz dalgalı olduğu için kıyıya su damlaları sıçrıyordu. O, bunu önemsemeden denize iyice yaklaştı, elindeki simitten bir parça koparıp kendi ağzına atarken bir parça da kıyıya yakın uçan martılara fırlatıyordu. Acelesi olmayan bir insan görüntüsü veriyordu. Simit bitince sahildeki çay bahçesine doğru yürümeye başladı. Çay bahçesinin gözden uzak bir köşesinde oturan siyah gri karışımlı sakalı ve meşin ceketi olan adamla konuşan Vedat’ın yanına geldi:
-Her şeyi Vedat Bey’e anlattın mı?
-Evet, en ince ayrıntısına kadar anlattım. Konuşacak başka bir şey kalmadı.
Vedat, anlatılanları pek anlamışa benzemiyordu. Yüzündeki şaşkın ifade bu izlenimi veriyordu. “Hayır” anlamında başını salladı ve:
-Ama ben, işin buraya varacağını düşünmemiştim; bunun başka bir yolu yok mu? dedi.
Sakallı adam:
-Hayır yok! Bu konuda tartışamayız. En ufak bir yanlışlık hepimizin sonu olur. Üstelik işin sonunda hayal bile edemeyeceğin imkanlara kavuşacaksın.
-Ben, bu yolla bazı şeyler kazanmak istemiyorum. Bu işi yapamam… Burada bir yanlışlık var. Vazgeçtim.
Bu direniş sakallı adamı kızdırmıştı. Etrafa şöyle bir baktı, çayhane insan doluydu. O yüzden sesini fazla yükseltmeden:
-Bu işin dönüşü yok, girdin mi çıkamazsın. Unutma yarın gece tam saat 01:30’da seni Kızılay Kan Merkezi’nin öndeki otobüs durağında bekleyeceğiz. Mutlaka gelmek zorundasın! Şimdilik hoşça kal.
(Devam edecek)