- Kategori
- Siyaset
Öcalan’la görüşmelerin Kürt sorununa çözüm getireceğine inanmıyorum

MİT ve BDP yetkilileri İmralı’da Öcalan’la görüşmeye başladılar. Aslında tam da görüşme sayılmaz henüz istişare ediyorlar, yoklama yapıyorlar.
Bu görüşmeler yeni değil, daha önceki yıllarda da Oslo süreci denilen görüşmeler yapılmıştı ancak aniden kesintiye uğradı daha doğrusu her iki tarafın da derin yapıları marifeti ile görüşmeler fire verdi, terör ve askeri operasyonlar kaldığı yerden devam etti.
Geçtiğimiz Kasım ayında MİT-İmralı görüşmeleri yeniden başladı. Dün yapılan görüşmeler birden bire ortaya çıkan bir durum değil. Sadece kamuoyuna yeni lanse ediliyor.
Bu yoklamaların barışa yönelik çözüm getireceğini hele ki kısa dönemde her yerin aniden güllük gülistanlık olacağını düşünmek yanıltıcı olur. Zira hem PKK hem de devleti temsilen iktidarın bugüne kadar yürüttüğü çelişkili politikalar ve söylemler barışçıl çözümü inandırıcı olmaktan çıkarıyor.
Tarafların yapısını ve geçmişteki söylemelerini incelediğinizde bu kanıya varmak hiçte zor değil.
Öncelikle PKK boyutuna bakalım;
Her şeyden önce Öcalan’ın iradesi, PKK’yı eylemsiz hale getirip, Türkiye dışına çıkarabilir mi? İmarlı görüşmelerinin ilk adımı konuşulduğu gibi PKK’nın silah bırakması değil, Türkiye’deki silahlı güçlerinin Kandile çekilmesi, sınırların dışına taşınmasıdır.
PKK’nın, Kürt toplumunun nabzını iktidardan daha iyi tuttuğu aşikar. Açılım Kürt toplumunda bir heyecan yaratmıştı ancak Habur rezaleti, KCK operasyonları, Roboski Katliamı algıda değişiklik yarattı, o heyecan kalmadığı gibi açılımın bir aldatmaca olduğunu düşünmeye başladılar. İmralı ve Kandil, yeniden şiddetini artırarak bu algıyı kullandı ve iktidarın siyasi çözüm üretemediği görüşüne tabanından destek sağladı.
Ancak dağdaki PKK yönetimi arasında da görüş ayrılığı olduğu apaçık ortada, içlerinde bölünme var, kimi savaşmaktan yana kimi siyasete daha yakın. Taşeronlaşma eğilimi de bunun göstergesidir.
Barış süreci PKK’lı şahinlerin işine gelmiyor. Demokratik alan büyümemeli ki dağdaki meşruiyetini koruyabilsin. Ayrıca işin ucunda milyonlarca dolarlık ranttan olmak da var.
Öcalan ise söylemlerinde aynen Başbakan gibi tutarsız. Genel seçimler öncesinde Abdullah Öcalan çok net olarak diyordu ki ‘barış konseyi için anlaştık, devrimci halk savaşına gerek kalmadı’. Ancak bu söylemin hemen ardından Silvan baskını, 13 şehit haberi ve tek taraflı demokratik özerklik ilanı geldi.
İşte PKK’nın kırılma noktası bu oldu. PKK, Öcalan’la devletin yapmış olduğu anlaşmayı kabul etmemiştir. Bu nokta aynı zamanda Abdullah Öcalan’ın liderliğinin sıfırlandığı noktadır. Bana göre Öcalan sadece hayatını kurtarmanın derdindedir. Öcalan kendi şahsi çıkarlarının peşinde olduğundan, PKK’lı şahinlerin dayatmaları durumunda kolaylıkla pasif duruma çekilebiliyor.
PKK kendi içinde tutarsız ve bölünmüşken silahlı güçlerinin sınır dışına çıkarılması kararını nasıl verecek, sürecin istikrarlı bir adımını nasıl atacaktır?
Gelelim işin iktidar boyutuna;
Öncelikle; Kürt sorunu ve terör sorununu birbirine karıştıran bir siyasi zihniyet, geçmiş iktidarlarda olduğu gibi bugün de sorunun çözümünde başarısızlığa mahkumdur.
Başbakan, Kürt sorunu ile ilgili siyasi çözüm önerileri sunanlara “vayy, demek teröristin ağzıyla konuşuyorsun, PKK propagandası yapıyorsun” diyebiliyor. Başbakan’ın Kürt sorunu ile PKK’yı aynı kefeye koyma eğilimi çok güçlü. PKK’nın şiddet eylemlerini tırmandırdığı günlerde, çözüm sözcüğü ile terörle mücadele sözcüğünü eşdeğer tutuyor.
Başbakan, 2005’te Diyarbakır’da Kürt meselesi ile ilgili umut vaad eden çok ciddi söylemlerde bulunmuştu. Ama aynı Başbakan, 2007’de Hakkari’de yeniden “devletperestlik” yanına yenik düşmüş, “tek millet, tek vatan, tek bayrak” gibi gayet ulusalcı ve hatta aşırı milliyetçi söylemleri yapabilmişti, rahatlıkla “ya sev ya terk et” diyebilmişti. 2011 seçimlerinin hemen öncesinde ise yine Diyarbakır’da ‘yatıp kalkıp bu mesele ile mi uğraşacağız’ diyordu! Aslında Başbakan’ın zamanın ruhuna ve partisinin oy durumuna göre, tek adamlık hevesi ile yaptığı çelişkili söylemler, iktidarın sorunu çözmek için ciddi bir stratejisinin olmadığının da açık göstergesiydi.
Bugün iktidarın geldiği nokta birbirinin içine sokulmuş bir Kürt sorunu ve terör sorunudur. Şimdi diyorlar ki önce terörle mücadele, önce operasyonlar, kara harekatı v.s. Neden daha önce hakların tanınması için cesur adımları atamadınız? Belki atılmış olsaydı terör de bu noktaya gelmeyecekti. Neden Türkiye’yi çözümsüzlüğe zorla kilitlediniz?
Kürt çocuklarının anadilde eğitimi, Kürt halkının ulusal kimliğinin anayasal statü içinde tanımlanması, seçim barajının düşürülmesi, yerel yönetimlere özerklik verilmesi, Terörle Mücadele Yasası’nda değişiklik yaparak KCK davasının yarattığı olumsuzlukların bertaraf edilmesi, Doğu bölgesinin ekonomik açıdan güçlendirilmesi, gelir adaletsizliklerinin düzeltilmesi, işsizliğin çözülmesi bu kadar zor muydu? 10 yıldır bunlar yapılamaz mıydı?
Tüm bunlar için PKK ile barış imzalamanız gerekmiyordu ki. Bunlar insanların en doğal hakları, bunlar için müzakereye gerek mi vardı? Nasıl ki başörtüsü ve inanç özgürlüğü insanların en doğal hakkıysa bunlar da aynı doğrultuda özgürlükler değil miydi? Darbe anayasası yerine demokratik ve özgürlükçü bir anayasa şimdiye kadar yapılamaz mıydı?
Sonuç olarak;
Öcalan'ı şiddetin durması adına muhatap almak zorundayız, ancak Kürt sorununun siyaseten çözümü için iktidarla birlikte sivil toplum örgütleri, aydınlar ve parti ayırmaksızın Meclis’te yer alan Kürt Milletvekillerine çok iş düşüyor.
Her iki halkın da sağduyu ile birbirine kenetlenmesi şart, ancak bu şekilde terör örgütünün elindeki sermayeyi tüketebiliriz.
Hem demokrasi hem savaş aynı anda olmaz. İktidarın günübirlik değişen politikaları ve taktikleri ile bu işler çözülmez. Hem "sorun yoktur, yok sayarsan yok olur" diyeceksin, hem de "Kürt sorununun adını koyalım, hepimizin sorunudur" diyeceksin. Bir yandan ırkçılığı körükleyeceksin, diğer yanda ileri demokrasiden bahsedeceksin.
İşte bu nedenlerle Öcalan’la görüşmelerin Kürt sorununa çözüm getireceğine inanmıyorum. Sorunun çözümü için öncelikle terör sorunu ile Kürt sorununu birbirinden ayırmak gerekiyor. Yani her iki taraf için de başlı başına bir zihniyet değişimi şart.
Bu tavırlar karşılıklı olarak bu şekilde gittiği sürece, barışçıl çözümü unutalım. Dağdaki son terörist ölene kadar 30 yılı kaybettik, bir 30 yıl daha böyle gider.