​ Öğretilen çaresizlik / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ağustos '16

 
Kategori
Güncel
 

Öğretilen çaresizlik

“Türk reform çabalarının her adımda içine düştüğü gericilik, emperyalizm ve yoksullaşma çukurlarında debelenmesinin hikâyesi Tazimatın istikrazlı ve bol enflasyonlu refah devri ile kapanmaz; bundan sonrakilerin yanında Tanzimat devri mis gibi kalır.”[1]
 
Türkiye Cumhuriyeti’nin ne yazık ki kuruluşundan günümüze kadar mücadele etmek zorunda kaldığı ve her dönem çok ağır bedeller ödediği yegâne sorundur. Bu sorun karşısında ne yazık ki, dişe dokunur ne bir politika ne de toplumsal bir duruş gösterilmemiş olduğunu, ülkenin içinde bulunduğu durum bizlere gösteriyor. Ne zaman ülkenin gelişmesi adına bir adım atılmaya kalkışılsa, bu adımın önü gerek iç gerekse dış destekli türlü oyunlarla engellenmiş ve bir adım geri gitmeye zorlanmıştır. Bu engellemelerin toplum olarak kabul edilmesi ise “öğretilmiş çaresizlik” ile gerçekleştirilmiştir. Topluma her alanda, sürekli olarak dayatılan, bir “ kurtarıcı “ fikri; yıllardan beri öğretilmiş ve halen öğretilen çaresizlik için ideal bir kılıf olmuş, toplumun kendini ifade etmesi ve gerçek anlamda güçlenmesi dolaysı ile güçlü bir devlet yapısına kavuşmasına engel olmuştur.
 
“Bireysel benliğin yok edilmesi ve böylece dayanılmaz yalnızlık ve güçsüzlük duygularının yenilmesi çabası, mazoşist çabaların yalnızca bir yönüdür. Öteki yönü, kişinin kendisi dışında daha büyük ve güçlü bir bütünün parçası olma, bunun içinde erime ve buna katılma çabasıdır. Bu bütün bir kişi, bir kurum, tanrı, ulus ya da ruhsal bir zorlanım olabilir. Sarsılmaz derecede güçlü, yıkılmaz ve görkemli olduğu düşünülen bir bütünün parçası olarak kişi bunun gücüne ve görkemine katılmış olur. Kendi benliğini bütüne adar ve benliğine ilişkin bütün güç ve gururdan vazgeçer, birey olarak bütünlüğünü yitirir ve özgürlüğünden de vazgeçer.”[2]
 
Peki, bu halk nasıl oldu da bir İstiklal Savaşını başlatıp, bu savaşı zaferle taçlandırdı sorusu akıllara gelmez mi?
 
Elbet gelecektir…
 
Sorun şudur ki, yukarıda ki sorunun cevabı olarak, ortaya salt bir Atatürk cevabı veren zihniyetlerin, halen bir kurtarıcı bekleyen fikri benimsemeleridir.
 
Oysa Atatürk, mecliste okumuş olduğu Nutuk’un bittiği tarihte, mecliste yapmış olduğu konuşmasında bu sorunun cevabını veriyor:
 
“Efendiler, bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım. Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.”[3]
 
Tüm imkânsızlıklara rağmen, ulusal bir savaş verilmiş ve bu savaş sonucunda ülke emperyal güçlerden kısa bir süre olsa da temizlenmiştir. Bu güç “milli ruh”, dayanışma ve bu vatanın gerekliliği düşüncesiyle oluşmuştur.
 
Kuva-yi Milliye düşüncesi etrafında toplanan gerek halk gerekse askerler, vatanın emperyal güçlerden temizlenmesi için mücadele etmişler, bu mücadele safhasında omuz omuza savaşmışlardır.
 
Atatürk Kuva-yi Milliye'nin kuruluşunu şöyle açıklar:
 
“Hükümet merkezi, düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askerî bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak kuvvetlere emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ve ulusun araçları temel görevlerini yapaamıyorlardı. Yapamazlardı da. Bu araçları savunmanın birincisi olan ordu da, 'ordu' adını korumakla birlikte, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun içindir ki yurdu savunmak ve korumak olan temel görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya, ulusun kendisine kalıyor. Buna Kuva-yi Milliye diyoruz...”
 
Bugün, ülke gerçek anlamda ciddi badireler atlatmakta, güvenlik, ekonomik ve ülkenin ilerlemesi anlamında ciddi sorunlar ortaya çıkarılmaktadır. Şartlar belli ve durum açık bir şekilde ortadadır, tüm bu olumsuzluklara rağmen, yine, yeniden ulusal anlamda bir araya gelip, “milli” bir bilinçle hareket etme vaktidir.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
[1] 200 yıldır neden bocalıyoruz,Niyazi Berkes,1965, s.30
 
[2] Kendini Savunan İnsan, Erich Fromm, s.84
 
[3] TBMM, Atatürk,20 ekim 1927
 
Toplam blog
: 6
: 238
Kayıt tarihi
: 07.09.15
 
 

Kendi halinde bir kitapçı... ..