- Kategori
- Eğitim
Okuma kültürü üzerine
Okuma etkinliği ve bilinci oldukça geniş bir perspektife ve karmaşık bir yapıya sahiptir. İnsan her yaş gurubunda farklı bir gereksinmeden dolayı okuma isteği duyar. Kimilerinde ise bu istek uyanmaz ve uyandırılmayı bekler.
0–6 yaş gurubunda okuma isteği tamamen taklit (yansılama) niteliğindedir. 6–10 yaş gurubunda resimlerin sesini duyma isteği doğrultusunda okuma gereksinimi ortaya çıkar. 10–18 yaş gurubu içinde kendi davranış ve doğrularını görebilme isteği oluşur ve okumak ister kişi. 18 yaş sonrası hayatını biçimlendirmek için bilgi edinme, düşüncelerini çevreyle paylaşma ve kendini dinletebilme kaygısı okuma gereksinimini ortaya koyar.
Okuma etkinliğinin artma ve azalmasına etki eden faktörler var elbette. Bunlar hem kişi, hem toplumsal okuma etkinliğini son derece etkileyip olumlu veya olumsuz gelişimini belirler. Bunlar; ekonomik, sosyolojik, kültürel, eğitsel, psikolojik, eğitim sisteminin getirdiği problemler ve iletişim araçlarının etkilediği faktörler… Bu faktörlerden önce okuma isteği beklenen kişide okumaya yönelik bir amaç oluşturulması gerekmektedir. Bu amaç oluşturulamazsa kişiye ne tür olanaklar sağlanırsa sağlansın okuma gerçekleşmez.
Ekonomik faktörler en geniş kitleyi en çok etkileyen faktör olarak karşımıza çıkmakta. Bir ayını 750 TL ye kapatmayı hedefleyen bir kişiye 600 TL verilirse bu kişi ve ailesinden okumasını beklemek ne derece uygun olur. Elbette kitaplar da yerlerde sürünecek, insanlarda… Yani 30 yılını okumaya ve yazmaya verip bir eser yaratan kişilerin kitapları yerlerde pazarlanıyor, merdiven altlarında basılıp çoğaltılıyor ve hatta müellifi tarafından satılmaya uğraşılıyorsa bilim de yerlerde sürünüyor demektir.
Ekonomik dengelerden söz etmişken, her nedense, ülkemizde iyi eğitim almış varlıklı bir aile yoktur. Ya limon satan sokak çocukları, pazarcılar, komisyoncular filan filan… Sermayeyi elinde bulundurmaktalar. Ekonomistler ise ya bu sonradan oluşmuş burjuva sınıfına hizmet eden kişiler ya da bir miktar paraya ilim dağıtıcıları… Bunları gören kişiler öğretim yapmak ve kitap okumak için niçin çaba sarf etsinler.
Sosyolojik faktörler iki şekilde gelişiyor. Birincisi insanların birlikte oldukları çevrelerinin okuyan çevre oluşu ve bir araya geldiklerinde bilgilerini kullanmaları… Bunlara yabancı biriyse ya okumak zorunda ya çevreyi terk etmek zorunda… Seçkin bir çevrede bulunmak isteyen kişi de kendisini okumaya zorlayıp çevreye uyum gösteriyor. İkincisi ise çok kitap okuyarak varlığının karşı çevrelerce fark edilmesini sağlayıp bir takım çıkarlarının gerçekleşmesi doğrultusunda zemin hazırlama…
Kültürel faktörler iki şekilde kendini göstermekte. Birincisi bu işi resmi kurum temsilcisi olarak yerine getirme. Burada iki önemli kurum dikkat çekiyor. Biri eğitim kurumu diğeri dini kurum. Bunlar ne denli başarılı olurlar, bu ayrı bir tartışma konusu. Birikim ve birikimini kullanabilme de ayrı bir araştırma konusu olabilir. İkincisi ise sosyal yapının insan tavır ve davranışlarını belirlerken hem kendisini hem de etkilediğini değiştirmesi… Halk yaşam biçiminin standartlarını sürekli gördüklerini bilinçsiz olarak benimser ve bir süre sonra benimsemediği davranışları göstermeye başlar. Bu gösterdiği hareketler sosyal yapıdan ne derece hızla benimsenir ve yayılırsa bu neslin takipçileri de o derece hızlı değişkenlik gösterir.
Kültür soyut ve somut davranış değişikliği olarak karşımıza çıkmakta… Somut değişim içerik ve kültür sosyal yaşamda nesne seçimi ve nesneleri kullanmak. Bunlar yeme, içme, giyim, çalışma alanlarında kullanılan unsurların seçimi, makam ve onun gereklerini yerine getirme. Soyut davranış değişikliği olarak kültür ise kadın erkek ilişkileri, iş bölümü, konuşma adabı, olaylar karşısında gösterilen tepkiler, büyük küçük ilişkileri, topluluk içinde gösterilen davranış ve kendini ifade edebilme.
Eğitsel faktörlerde aile, okul, iş adaptasyonu…
Aile, sistematik olmayan ve plansız olarak gelişen bir eğitim anlayışı içinde doğal eğitim vermektedir. Bir çocuğun konuşması için ilk olarak hangi kelimeyi öğreteceğine ne aile ne de hangi kelimeyi öğreneceğine çocuk karar verir. Aile kendi arasında konuşur çocuk gayri ihtiyari kendisine en çok gereksinme duyduğu sözcüğü öğrenir. İlerleyen zaman içinde davranışlar da buna göre gelişir.
Anaokulundan başlayan eğitim oyuncak tanıtımı, oyuncak yoluyla canlı varlıklara gösterilebilecek merhamet ve sevgi duygusunun geliştirilmesi… Resimlere dayalı dergi ve slâyt gösterileri eşliğinde çocukların yorum yapma yeteneklerinin geliştirilmesi… Sofra adabı, konuşma adabı, aile içi ilişkiler, topluluk ilişkileri, arkadaş ilişkileri, paylaşım duygusunun geliştirilmesi ve milli değerlere duyula sevgi ve saygının geliştirilmesi işlenebilir.
İlköğretim birinci kademesinde öğreneceklerinin tanıtımı, okuma yazma, sayılar ve temel işlemlerin öğretilmesi ile anaokulu bilgilerinin pekiştirilmesi… Sonra karikatüristlerin hazırladığı konuşma balonlarıyla dolu ilk kitaplar… Ama uyumaya değil uyanık olmaya, vatan hainliğine değil vatanseverliğe, bencilliğe değil paylaşımcılığa, hırsızlığa değil dürüstlüğe, kıskançlığa değil sevgiye, kötülüğe değil iyilik ve merhamete, harisliğe değil yardımseverliğe ihtiyaç duyduğumuz öğretilmeli. Yoksa bizi bunca yıldır kör topal yönetenlerden sayısız yetiştirmiş oluruz.
Bakın yapılan bir araştırmadan söz edeyim; Sivas Cumhuriyet Üniversitesi öğretim üyelerince yapılan araştırmalarda yerli telif ürünü hiçbir hikâye ve romanda atasözü ve deyimin kullanılmadığı ortaya çıkıyor. Kendi atalarının düşüncelerinden habersiz olan toplumlar başka toplumların kültür değerlerini ve atasözlerini ezberlemek zorundadırlar. Bu da hiçbir zaman kendileri olamayacakları, kendilerine yabancı olarak yetişecekleri bir topluluk olacaklardır. Demek oluyor ki, nasıl ve ne kadar okudukları kadar neyi okuyacakları da önemli geleceğimizi oluşturacak nesillerin.
Okumayı geliştirmede psikolojik etmenlere gelince ben kendi konumumdan söz etmek istiyorum. Yaşantımı etkileyen sosyal her olay bende psikolojik değişikliklere yol açmakta buda kitap okumamı ciddi bir biçimde engellemekte… Gözlerim okurken zihnim beni etkisi altına alan problemleri bir filmin kahramanı gibi onu oynamaya sürüklemekte… Üç beş sayfa sonra bir an film kopmakta ve bir bakıyorum ki hiçbir cümleyi okumamışım. Bu durumda kendimi zorlayıp okumasam günlerce kitap okuyamayacağım. Eminim benim durumumda olan bir yığın insan var ve birçoğu da okuma konusunda kendisini zorlama gereği duymuyor. Lise son sınıfa gelmiş bir çocuğun cebine günlük 10 TL harçlık koyamıyorsanız ondan okumasını ve okumaya meyil vermesini bekleyemezsiniz. Aynı ailenin ebeveynleri ekonomik çöküntü yüzünden ya her gün kavga edip ayrılma noktasına geliyorlarsa… Bu ülkede kimsenin çocuğu Mevlana ve Yunus Emre olmadığı gibi, hiçbir ailenin büyüklerinde de Hz. Eyyüb’ün sabrı yok. Herhalde okumak için kitap alamayıp okuyamayacaklar.
Eğitim sistemimizin getirdiği problemler; ders kitaplarına seçilen metinlerin gerek müelliflerin eserlerinden okuyucunun dikkatini çekecek nitelikte olmaması, gerekse eserlerin gerçekten kötü oluşu… Diğeri bu çoktan seçmeli sınav sistemi… Çocuklar yedi yıl boyunca dershane kapılarında test çözmekten başka bir kitap okumaya zamanları söz konusu bile değil. Ben bir öğretmen olarak çocuğu okumaya yönlendirirken rahat rahat okuyun diyemiyorum. Çocuk günlük çözdüğü soru sayısını kâr olarak görüyor. Gerek veli, gerek öğrenci okuduğu kitapları zaman kaybı olarak değerlendiriyor. Esas problemlerden biri bu sistemde öğrencileri kurtarmak ve zihinsel olarak okumanın gerekliliğine inanmalarını sağlayabilmek… İşte o zaman çocukların okuma engeli kısmen azaltılmış olur.
İletişim araçlarının okuma üzerine etkileri de ayrı bir çalışma konusu olacak kadar geniş bir konu.
Üç büyük problem; televizyon, bilgisayar ve cep telefonu…
Televizyon Özal döneminin bir ürünü… Ne televizyon sahipleri, ne televizyon yöneticisi ve program yapımcıları, ne senaryalistler, ne de televizyon seyircisi geniş özgürlükler ve çok kanallı özel televizyonlara hazır olmadan bir geçiş… Ve sosyal düzen çalkantısının oluşumu ile birbirimize verdiğimiz zararlar… Yalan söylemenin güzelliğini öğrendik “Yalan Rüzgârı” ve pembe dizilerden. Göğüsleri dışarıda gezen kadınlarımızın bunu bir gösteriş, bir erdem, bir çağdaşlık olarak görmeye başlamaları… Çünkü seyredilen dizi karakterleri, program sunucuları ve programa davet edilenler hep bu eğilimde... Erkeklerin ortaçağ kölelerinin kulak ve burun deldirmeleri gibi kendilerini köleleştirmeleri. Yani gönüllü köleler... Karı koca hakları adı altında yayınlanan programlarla birbirine düşürülen eşler… Kadın ve çocuklara yönelik tüketim reklamları ve bunlara ulaşamadıkları için bozulan yuvalar… Asi eş ve çocuklar… Kemal Sunal filmlerine, sigaraya sansür koyan zihniyet, her nedense vatan satanlara, bunu ifade edenlere, milli kültürü, ahlakı hiçe sayanlara, ailesine ve büyüklerine saygısızlık yapan çocuklara destek olanlara her nedense sansür uygulamak hatırlarına gelmediği gibi bunlara destek de vermeye devam edildi/edilmekte. Bir duyarlılık sosyal statüde öğretmen, ebeveynden başka kimseyi ilgilendirmiyor mu? Bunlara göz yuman sermaye kölesi bu zihniyet sahipleri hangi çıkarları için hem kendi çocuklarını, hem bizim çocuklarımızın geleceğini tehlikeye atmaktalar. Bunu göremeyecek gözün körlük derecesi yüzde kaç üzerinde olmalı. Bunlarla oyalanan çocuklar nasıl ve niçin kitap okumanın gereğine inansınlar.
Bilgisayar… Her tür sanal oyunun mevcut olduğu bir bilgisayar ve televizyon başından kalkmayan ebeveynler… Çocuklar başka havada, aile başka… Bu iki zıt varlıklar birbirini nasıl istendik bir gelişme ile birbirlerini etkileyecekler? Aileyi beklenen ve istenen hedefe ulaştıramadıktan sonra çocuğu istendik noktaya çekmek “havanda su dövmek” ya da döllenmemiş yumurtayı tavuk altında civciv çıkması için bırakmak olur.
Aileleri eğitmenin ve okumaya sevk etmenin en iyi yolu her semte açık hava tiyatroları ya da portatif tiyatro çadırları kurmak ve bunların masraflarını yerel yönetim veya devlet tarafından karşılanmasını saplamak gerekir. Oyunların ise okumaya yönelik olması. Ailelere en azından gittikleri veya gidecekleri oyunlar hakkında bilgi veren mecmualar dağıtılması gerekir.
Ve cep telefonu; operatörlerin binlerce mesajı bedava dağıtma ve müşteri tutma çabaları… Bu mesajları verilen sürede bitirmek için gece gündüz demeden uğraşan gençler… Çeşitli kısaltmalar, sesli harflerin atılması, ğ, ş, ç harflerinin kullanılmaması, ı-i uyumsuzluğu, yazı yazmayı unutan, hece bölünmesinin yanlışlığını bilmeyen, karakter değiştirme zorluğu yüzünden büyük küçük harf ayrımını unutan, noktalama işaretlerini kullanamayan veya yanlış kullanan tuhaf bir nesil… Öğretmen ne yapsın. Bakın, eski zamanlarda bir adam iki çocuğuna özel ders aldırmak için bir öğretmene götürüyor. Öğretmen çocukların herhangi bir bilgiye sahip olup olmadıklarını soruyor. Adam, çocuklardan birinin az bildiğini, diğerinin hiçbir şey bilmediğini söylüyor. Öğretmen, az bilen çocuğun aylık miktarını hiç bilmeyen çocuğunkinin iki katı olarak söylüyor. Adam, niçin az bilenden çok para istediğini soruyor öğretmene. Öğretmen de az bilenin bilgilerini silmek için bir, yeniden öğretmek için ayrı bir çaba ve zaman harcayacağını, oysa bir şey bilmeyene yalnızca bilgi vereceğini söylüyor. Bu yüzden yanlışı düzeltmek çok zordur. Bir diğer oyalama unsuru telefon fonksiyonları... Resim çekmek, video kayıt, müzik, radyo dinleme, TV seyretme, internet gibi unsurlar ise çocuklar için ayrı bir uğraş, zaman kaybı ve okuma engeli… “Buyurun cenaze namazına…”
Biz çaresiz, onlar meşgul, öbürleri kapitalist ve sömürgeci… Devleti yönetenler ise düşünen ve düşüncelerini anlatan insan korkusu yüzünden oyalama yöntemleri ile bizi, sizi, onları ve öbürlerini meşgul edip istediklerini yaptırıyorlar/yapıyorlar. Ama bu yol çetrefilli ve dikenli ve tehlikeli bir yol… Yine de yılmadan yürümek zorundayız ve yürüyeceğiz ve yürüteceğiz.
18 Aralık 10
Ankara