- Kategori
- Sivil Toplum
Olası CHP iktidarı
Dün akşam CNN Türk kanalında Sn. Baykal ile tanınmış üstat yazarlarımızdan bir bölümünün tartışmalarını izledim. Siyasetçi olabilmek işte bu dedim. Eğer izleme şansım olsaydı eminim ki diğer liderler için de aynı şeyleri söylerdim. Ben TV ve özellikle bu tür yayınları da izlemediğimden diğer liderler ne dediler bir fikrim yok. Zaten Sn Baykal' ı da tesadüfen bant yayının yarısından itibaren bir süre izledim. Aşağıda yazacaklarım bu ara bölüme ilişkin.
Milliyet gazetesinden Sn. Sedat Ergin, Sn. Baykal' a seçim bildirgelerinde AB' ne 3 paragraf yer verdiklerini ve bu bağlamda acaba AB tam üyeliği konusunda bir tereddüt mü var şeklinde özetleyebileceğim bir soru sordu. Sn. Baykal kesin olarak tam üyelikten yana olduklarını, bu hedefe odaklandıklarını ama özellikle son zamanlarda hükümetin de iyi bir politika izleyememesi nedeni ile AB' den aynı hedefe yönelik tepkiler gelmediğini, bu bakımdan çok detaya girerek aslında karşılarmış gibi bir izlenim vermeden olumlu kalabilmek için bildirgenin bu bölümünün kısa olduğunu belirtti.
Burada benim hayatımın hiçbir döneminde anlayamadığım (zaten siz de benim bu ülkede neyi anladığımı da sorgulayabilirsiniz) ve anlayamayacağım nokta AB üyeliği sorununun AB nezdinde çözülmeye çalışılmasıdır. Bu anlayamadığım nokta özellikle ulusalcı-milliyetçi-bağımsızlık yanlısı vb tanımlamaları kendilerine daha uygun gören kesimde iyice doruk noktalarda.
Sayın okurlar kendimi çok analitik düşünür sanırım ya bu nedenle kendimce bazı noktaları aşağıya sıralayayım sonra yanılıp yanılmadığıma artık siz karar verin.
* AB artık AET (Avrupa ekonomik topluluğu) değildir. O yıllardaki hedefi olan siyasi birlikteliğe sancılı veya sancısız bir şekilde ulaşmıştır. (Hala da kendi içinde bizden bağımsız sorunları da vardır.)
* İşin içine siyasi birliktelik girdiği andan itibaren karar süreçleri artık (hele de açıkçası bizden daha demokrat olduklarını bildiğimiz ülkelerde) yönetim kademelerinden topluma doğru iner. Toplumun da eğilimleri dikkate alınır. Alınmaz ise siyasinin siyasiliği orada biter.
* Bu durumda kabul etmeliyizki AB ülkelerindeki siyasi iktidarların Türkiye' nin öneminin farkında olmalarının nihayette kendi içi dinamikleri açısından aşırı önemi kalmamaktadır.
* İşin ekonomik yönü açısından Türkiye AB ülkelerinden önemli yatırımlar almakta ve dahasınıda beklemektedir. Özellikle de bu yatırımların sıcak para diye adlandırılan şekilde değil, kalıcı yatırım olarak gelmesini istemektedir. AB ülkelerinde bu yatırımları yapacak olanlarda adları gibi bilmektedirlerki Türkiye AB üyesi olsa da olmasa da kendilerinden bu beklenti vardır ve Türkiye her koşulda bu yatırımları kabul edecektir. Daha açık bir deyişle Türkiye AB' ne tam üye olamazsa ama Ör: Mercedes yeni bir fabrika kurmak isterse hayır cevabı mı verilecek? Tabi ki kur cevabını alacak. Üstelik insanlarımızda bu yabancı yatırımda çalışmak için can atacaklar.
* Bir başka konu insanlarımızın AB ülkelerine bireysel kabulu ile ilgilidir. Bizzat tanıdıklarımdan biliyorum ki AB ülkelerinde ve birçok gelişmiş ülkede bir başka ülkenin yöneticisi ile çalışmak veya çok hoşa giden tanımı ile o yöneticinin altında çalışmak gibi bir kompleks yoktur. Önemli olan bir işin istenilen kriterde yapılmasıdır. Bugün ABD' de ve yazı konusu AB ülkelerinde birçok üst düzey yöneticimiz ve / veya bulundukları üniversitelerde çok önemli konumlarda bilim adamlarımız vardır. Özellikle basketbolda da son zamanlarda oyuncu ihraç eder konuma geldik diyebiliriz. Kısaca AB ülkeleri istedikleri insanı istedikleri alanda zaten alabiliyorlar ve bizde zaten isteselerde gitsek diye can atıyoruz.
Siyasette ve özellikle dış politikada "diplomatik bir dille" kavramı vardır. Bir çok şey açıkça söylenmez. Bir başka deyişle çok açıkça " aslında biz sizinle toplumsal değer yargılarında uyuşamıyoruz, bu nedenle hangi kriteri yasalarınıza yazsanız sonuç değişmez, sizi AB' ne tam üye yapmayacağız" denmez. Onu da yapın, bunu da yapın, şimdilik ucu açık olsun, şimdilik imtiyazlı üyelik olsun der durulur. Oysa bunun altında anlamamız gereken, açıkça ve üstelikte AB siyasileri nezdinde değil AB ülkeleri toplumları nezdinde kitlesel olarak istenmediğimizdir.
Şimdi sayın okurlar;
* İstedikleri zaman bireysel ve kurumsal olarak gelebiliyor, her alanda her şekilde yatırım yapabiliyorlarsa,
* İstedikleri zaman istediklerini bireysel olarak transfer edebiliyorlarsa,
o zaman neden bu kadar farklı değer yargılarımızla toplumsal olarak kabulumuzu bekliyoruz.
Bu durumda Allah aşkına siz AB ülkelerinin insanlarının yerinde olsanız, genel değer yargılarını, genel davranış biçimlerini, yaşam tarzlarını toplumsal olarak paylaşmadığınız 70 milyonun üstündeki bir nüfusu tam entegre içinize almak istermiydiniz, siz o ülkelerin siyasilerinin yerinde olsanız toplumunuzun bu tepkisine duyarsız kalırmıydınız?
İşte anlamamız gereken budur. Sorunun kaynağı açıkça Türk toplumunun davranış biçimiyken, bu sorunun çözümünü AB ülkelerinde aramak olağanüstü bir çelişkidir. Lütfen Norveç' e bakın. AB üyesi mi? Peki bugün katılmak istese engel olacak mı var?
Anlamadığım bir diğer nokta da kararlı, kişilikli, güçlü, dengeli, ulusalcı ve dahi her ne derseniz deyin öyle bir politika izleyip AB ile köprüler atılırsa aklınıza gelebilecek her konuda kaybeden tarafın kim olacağı düşünülüyor. Değişmesi gerekenler bizler mi, onlar mı? Eğer değişmezsek kaybeden kim olacak? Boş verin AB üyeliğini Allahaşkına kendimiz için değişelim.
Milliyet gazetesinden Sn. Sedat Ergin, Sn. Baykal' a seçim bildirgelerinde AB' ne 3 paragraf yer verdiklerini ve bu bağlamda acaba AB tam üyeliği konusunda bir tereddüt mü var şeklinde özetleyebileceğim bir soru sordu. Sn. Baykal kesin olarak tam üyelikten yana olduklarını, bu hedefe odaklandıklarını ama özellikle son zamanlarda hükümetin de iyi bir politika izleyememesi nedeni ile AB' den aynı hedefe yönelik tepkiler gelmediğini, bu bakımdan çok detaya girerek aslında karşılarmış gibi bir izlenim vermeden olumlu kalabilmek için bildirgenin bu bölümünün kısa olduğunu belirtti.
Burada benim hayatımın hiçbir döneminde anlayamadığım (zaten siz de benim bu ülkede neyi anladığımı da sorgulayabilirsiniz) ve anlayamayacağım nokta AB üyeliği sorununun AB nezdinde çözülmeye çalışılmasıdır. Bu anlayamadığım nokta özellikle ulusalcı-milliyetçi-bağımsızlık yanlısı vb tanımlamaları kendilerine daha uygun gören kesimde iyice doruk noktalarda.
Sayın okurlar kendimi çok analitik düşünür sanırım ya bu nedenle kendimce bazı noktaları aşağıya sıralayayım sonra yanılıp yanılmadığıma artık siz karar verin.
* AB artık AET (Avrupa ekonomik topluluğu) değildir. O yıllardaki hedefi olan siyasi birlikteliğe sancılı veya sancısız bir şekilde ulaşmıştır. (Hala da kendi içinde bizden bağımsız sorunları da vardır.)
* İşin içine siyasi birliktelik girdiği andan itibaren karar süreçleri artık (hele de açıkçası bizden daha demokrat olduklarını bildiğimiz ülkelerde) yönetim kademelerinden topluma doğru iner. Toplumun da eğilimleri dikkate alınır. Alınmaz ise siyasinin siyasiliği orada biter.
* Bu durumda kabul etmeliyizki AB ülkelerindeki siyasi iktidarların Türkiye' nin öneminin farkında olmalarının nihayette kendi içi dinamikleri açısından aşırı önemi kalmamaktadır.
* İşin ekonomik yönü açısından Türkiye AB ülkelerinden önemli yatırımlar almakta ve dahasınıda beklemektedir. Özellikle de bu yatırımların sıcak para diye adlandırılan şekilde değil, kalıcı yatırım olarak gelmesini istemektedir. AB ülkelerinde bu yatırımları yapacak olanlarda adları gibi bilmektedirlerki Türkiye AB üyesi olsa da olmasa da kendilerinden bu beklenti vardır ve Türkiye her koşulda bu yatırımları kabul edecektir. Daha açık bir deyişle Türkiye AB' ne tam üye olamazsa ama Ör: Mercedes yeni bir fabrika kurmak isterse hayır cevabı mı verilecek? Tabi ki kur cevabını alacak. Üstelik insanlarımızda bu yabancı yatırımda çalışmak için can atacaklar.
* Bir başka konu insanlarımızın AB ülkelerine bireysel kabulu ile ilgilidir. Bizzat tanıdıklarımdan biliyorum ki AB ülkelerinde ve birçok gelişmiş ülkede bir başka ülkenin yöneticisi ile çalışmak veya çok hoşa giden tanımı ile o yöneticinin altında çalışmak gibi bir kompleks yoktur. Önemli olan bir işin istenilen kriterde yapılmasıdır. Bugün ABD' de ve yazı konusu AB ülkelerinde birçok üst düzey yöneticimiz ve / veya bulundukları üniversitelerde çok önemli konumlarda bilim adamlarımız vardır. Özellikle basketbolda da son zamanlarda oyuncu ihraç eder konuma geldik diyebiliriz. Kısaca AB ülkeleri istedikleri insanı istedikleri alanda zaten alabiliyorlar ve bizde zaten isteselerde gitsek diye can atıyoruz.
Siyasette ve özellikle dış politikada "diplomatik bir dille" kavramı vardır. Bir çok şey açıkça söylenmez. Bir başka deyişle çok açıkça " aslında biz sizinle toplumsal değer yargılarında uyuşamıyoruz, bu nedenle hangi kriteri yasalarınıza yazsanız sonuç değişmez, sizi AB' ne tam üye yapmayacağız" denmez. Onu da yapın, bunu da yapın, şimdilik ucu açık olsun, şimdilik imtiyazlı üyelik olsun der durulur. Oysa bunun altında anlamamız gereken, açıkça ve üstelikte AB siyasileri nezdinde değil AB ülkeleri toplumları nezdinde kitlesel olarak istenmediğimizdir.
Şimdi sayın okurlar;
* İstedikleri zaman bireysel ve kurumsal olarak gelebiliyor, her alanda her şekilde yatırım yapabiliyorlarsa,
* İstedikleri zaman istediklerini bireysel olarak transfer edebiliyorlarsa,
o zaman neden bu kadar farklı değer yargılarımızla toplumsal olarak kabulumuzu bekliyoruz.
Bu durumda Allah aşkına siz AB ülkelerinin insanlarının yerinde olsanız, genel değer yargılarını, genel davranış biçimlerini, yaşam tarzlarını toplumsal olarak paylaşmadığınız 70 milyonun üstündeki bir nüfusu tam entegre içinize almak istermiydiniz, siz o ülkelerin siyasilerinin yerinde olsanız toplumunuzun bu tepkisine duyarsız kalırmıydınız?
İşte anlamamız gereken budur. Sorunun kaynağı açıkça Türk toplumunun davranış biçimiyken, bu sorunun çözümünü AB ülkelerinde aramak olağanüstü bir çelişkidir. Lütfen Norveç' e bakın. AB üyesi mi? Peki bugün katılmak istese engel olacak mı var?
Anlamadığım bir diğer nokta da kararlı, kişilikli, güçlü, dengeli, ulusalcı ve dahi her ne derseniz deyin öyle bir politika izleyip AB ile köprüler atılırsa aklınıza gelebilecek her konuda kaybeden tarafın kim olacağı düşünülüyor. Değişmesi gerekenler bizler mi, onlar mı? Eğer değişmezsek kaybeden kim olacak? Boş verin AB üyeliğini Allahaşkına kendimiz için değişelim.