​ Öldüren eğlenceler, kanlı düğünler / Sosyoloji / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Temmuz '06

 
Kategori
Sosyoloji
 

Öldüren eğlenceler, kanlı düğünler

Sezin Akoy ve Şerife Şenel için...

Yanlış kurulmuş, kötü genişlemiş aileler vardır. Al Bundy’nin, Homer Simpson’un aileleri gibi… Birbirleriyle ilişkileri berbat, işleri berbat, eğitimleri berbat, gelecekleri berbat... Ulusça onlara benzemiyor muyuz biraz?

Trafiğimize, eğitim sistemimize, hukuk düzenimize bakın, siyaset yapma biçimimize, televizyon yayıncılığı anlayışımıza, sanatımıza bakın; nereye bakarsanız bakın, bir tuhaflık, anormallik yok mu?

Eğlence anlayışımıza bakın örneğin... Eğlence anlayışımız üç temele dayanıyor: olabildiğince çok gürültü çıkarmak; başkalarını rahatsız etmek; gösteriş yapmak... “Kıskananlar çatlasın” diye klişe bile üretmişiz bu konuda.

İnsan eğlenirken ölebilir. Düşersiniz, alkol komasına girersiniz, gülmekten çatlarsınız, kalbiniz durur vs. Ama eğlenirken başkalarını öldürmek dünya toplumları içinde sanırım sadece bize özgü bir şey... Bir hafta geçmiyor ki, birkaç insanımız düğünlerde, şenliklerde, kutlamalarda atılan kurşunlarla ölmemiş olsun. Yüzlerce insanın içinde havaya ateş ediyorsunuz, bunun adı da “eğlence” oluyor. Tabii amaç sadece eğlence değil, zayıf benlikler ellerine geçirdikleri silahı kalabalık içinde ateşleyerek bir nevi güç gösterisi yapıyor. Beyninin, kaslarının, yüreğinin cılızlığını silahın ürkütücü gücüyle kapatmaya çalışıyor. Ama o açık hiç kapanmıyor.

Malum, milletçe silahı seviyoruz. Çocuklarımızın eline oyuncak diye veriyoruz. Devlet büyüklerimiz silaha, birisine verilecek en değerli “hediye” gözüyle bakıyor. Herkesin evinde, elinde, belinde kırmalısından pompalısına, otomatiğinden kurusıkısına bir silah. Ne oluyor? Savaşta mıyız? İşgal altında mıyız?

Sadece geçen hafta sonu üç insanımızı bu lanet olası “sevgi”ye, haber diliyle “maganda kurşunu”na kurban verdik. Biri on dokuz, öteki yirmi iki yaşında iki gencecik kız, birisi yetmişinde bir yaşlı. Yirmiden fazla yaralı. Bu ölümler, yaralanmalar bir çatışmada değil düğünlerde meydana geliyor.

Düğün yapmayı da seviyoruz. Nişanlanırken, evlenirken, oğlumuzu sünnet ettirirken şöyle anlı şanlı, herkesi kıskandıracak, yıllarca konuşulacak bir düğün olması için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Ne kadar çok masraf yapılırsa, ne kadar fazla takı takılırsa, ne kadar çok silah sıkılırsa o kadar iyi bir düğün yapmış sayıyoruz kendimizi.

"Sünnet Düğünü!"

“Sünnet düğünü” diye tuhaf bir gelenek var mesela. Bir erkek çocuğun cinsel organının ucundaki deri kesilecek. Bunun için düğün yapılıyor! Hernangi bir hafta sonu, yurdumuzun herhangi bir köşesinde, herhangi bir boş alan. Oturmak için plastik masa ve sandalyeler, birkaç kalas dizilmiş. Bir yerel orkestra ya da davul zurna davetlileri eğlendirmeye çalışıyor. İnsanlar eğleniyor. Sünnet çocuğu şaşkınlıkla olan biteni izliyor. Çektiği acıya mı yansın, kendisi için düzenlenen şenliğe mi sevinsin bilemiyor.

Müziğin, alkolün etkisiyle rahatlayanlar iyice dağıtıyorlar kendilerini. Gömlekleri terden vücutlarına yapışıyor. Halay çekmeyi, kasap havasını, çiftetelliyi beceremeyenler kenarda seyrediyor. Oynayamadıkları için bir parça mahçup. Dans edenlere gıptayla bakıyorlar.

Çocuğun anne - babası gururlu. Bir yandan bir erkek yetiştirmenin gururuyla göneniyor, bir yandan da acaba ne kadar takı takılacak, düğün masraflarını kurtaracak mı diye meraklanıyorlar.

Düğünün zirve noktasında silahlar ortaya çıkıyor aniden. Tabancalar, av tüfekleri, pompalılar, kırmalı çifteler ateşleniyor korkunç bir gürültüyle. Çocuklar yere saçılan kovanları toplamak için yarışıyorlar birbirleriyle. Silahlılar da yarışıyor. Kimi yere düşen bir boksörün başında sayan bir hakem gibi tek tek boşaltıyor şarjörünü, bir yandan da kalan mermisini hesaplıyor. Kimi iki tek bir çift atmaya çalışıyor şaşırmadan. Kimi can düşmanını öldürür gibi bir kinle üst üste basıyor tetiğe. Kafalar dumanlı, gözlere pusula fayda etmiyor.

Serçelerin Ölümü

Sonra bir genç kız yığılıyor yere. Anlayamıyor kendisine ne olduğunu. Dünya hiç olmadığı kadar korkunç bir hızla dönüyor etrafında… Göğsünden sıcak bir şeylerin boşaldığını hissediyor. Süt mü acaba? Olamaz. Doğurmadı ki daha. Evlenmedi ki. Bir erkeğin elini bile tutmadı ki henüz… Süt nasıl gelsin göğsünden? Eline bakıyor korkuyla. Düğün alanını aydınlatmak için tellere eğreti biçimde asılmış cılız lambaların çiğ ışığında seçiyor sıcak sıvının rengini: kan... Bir gece önce gördüğü rüya gerçekleşiyor. Kanlı bir gelinlik görmüştü düşünde... Annesini, babasını seçmeye çalışıyor onca insan arasında. Görüp yardım ederler belki. Düşmesin bu kalabalıkta ayıp olur. Sonra herşey süt rengi bir karanlıkta kayboluyor. Yazacağı kitabı, diploması, iki yıl sonra mezuniyet töreninde havaya fırlatacağı kepi, okulda kendisine ilgisini belli etmeye çalışan ama bir türlü açılamayan oğlan, oyuncak ayısı, makyaj çantası, telefonuna kaydettiği melodiler, yatağı, annesinin gülüşü, babasının gururu…

Düğün alanı şimdi bir mahşer yeri. Çığlıklar birbirine karışıyor. Panikten kaçışanlar, yardım etmeye çalışanlar, vurulanı tanımak için kafalarını uzatanlar, meraklılar. Bir genç kız kanlar içinde yere düşüyor. Kalabalıkta bir isim, bir fiil yayılıyor sudaki halkalar gibi, “kız vuruldu”, “kız vuruldu”… Baba kızını görmeye çalışıyor kalabalıkta. Göremeyince telaşlanıyor ama, olmaz. Vurulan kendi yavrusu olamaz. Ama nerede bu kız? Yoksa, yoksa o mu? Önüne gelenleri itip yaralıyı görmeye çalışıyor. Ama hiç görmeseydi keşke...

Bir genç elindeki tüfeğe bakıyor şaşkınlıkla. Namludaki iki fişeği sıkmış ama bir tüfeği ateşlemenin, bir mermiyi patlatmanın zevkine doyamamıştı daha. Üçüncüyü dördüncüyü ateşlemeliydi. Ama fişeği yerleştirip tüfeği atış için hazırlarken patlamıştı nasıl olduysa. Karşısındaki beş kişi düşmüştü yere. Tırpanı vurunca başaklar düşerdi böyle. İnanamıyor. Kafasında bir cümle dönüp duruyor, “ben mi yaptım?”…

Evet sen yaptın! Ama o tüfeği biz verdik eline. Milleti silahtan soğutmayalım diyen temsilcilerimiz verdi. Dizilerinin her saniyesinde bir silah patlayan televizyonlarımız verdi. Zayıf benliklerinin açığını kapatmak için silahı pantalonlarında yedek bir cinsel organ gibi taşıyan büyüklerin verdi.

Tetiği sen çektin ama parmağını biz yönlendirdik. İnsan hayatının hiçbir değer taşımadığı bu kan kültürü yönlendirdi.

 
Toplam blog
: 431
: 3853
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..