Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Şubat '13

 
Kategori
Kişisel Gelişim
 

Ölüm ve “Ölüm Bilinci” Üzerine

Ölüm ve “Ölüm Bilinci” Üzerine
 

"Ölüm Bilinci"; insanın kendi ölümüne ilişkin gerçeği görmesi ve içselleştirmesidir.


Ölüm, elbette ki her yönüyle üzücü, elem verici bir olaydır. Düşünmek dahi acı verir insana. Ancak bugün ben size, ölüme başka bir açıdan bakmayı, bir başka deyişle “ölüm düşüncesinin” o kadar da kötü olmadığını, hatta aksine çok güzel amaçlara hizmet edebileceğini anlatmaya çalışacağım.

Bu yazıyı okuyacak olan okurlardan ricam, yazıya konuyla ilgili tüm önyargılarını bir süreliğine bir kenara bırakarak yaklaşmaları ve samimiyetle yazılan aşağıdaki satırları gerçekçi, açık fikirli ve içten bir yaklaşımla okumalarıdır. Aksi halde yazının size sağlayacağına inandığım katkı azalacaktır

...

“Doğarak var olan her canlı bir gün ölecektir.''

Bu gerçeği hepimiz çok iyi bilmekle beraber, Dünya üzerinde yaşayan biz âdemoğulları ve âdemkızları, bir gün öleceğimiz gerçeğini bırakın kabullenmeyi, düşünmek ve hatta konuşmak dahi istemeyiz, herkesin malumu olduğu üzere.

Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarız hayatımızı, günleri har vurup harman savurarak… Hâlbuki hepimiz de ucundan kıyısından ölüme tanıklık etmişizdir bir şekilde. Bir yakınımız ölür, bir trafik kazası görürüz, televizyon ekranlarında dahi intiharları, cinayetleri, ölümleri seyrederiz. Mezarlıkların yakınından geçer, kendi yakınlarımızın kabristanlarını ziyaret eder ölenlere cenaze törenlerinde tabutlara bir omuz da biz veririz. Bu anlarda, kısa bir süre de olsa yüzleşiriz ölüm gerçeğiyle. Sonra, hiçbir şeyden kopmayı başaramadığımız kadar hızlı bir biçimde koparız “ölüm” düşüncesinden. Ağzımıza o kelimeyi dahi almak istemeyiz pek. Çünkü bize “bir şeyi kırk kez fikreder (düşünür) ya da zikredersen (dile getirirsen) olurmuş” fikri benimsetilmiştir yaşantımızın satır aralarında. Bu yüzden, “ölüm bizden uzak dursun” deriz. Birkaç istisnai kişi ve durum haricinde böyle değil midir insanların bakış açısı? Size tüm inancımla söylüyorum ki, şu anda dahi birçok kişi bu yazıyı başlığında “ölüm” geçtiği için okumaya dahi cesaret edemeyecek ve es geçecektir.     

Bense size, yukarıda da bahsettiğim gibi, “ölüm bilinci” adını verdiğim düşüncenin insanlara sağlayabileceği katkıyı anlatmaya ve sizi ölümün ağırlığından kurtarmaya çalışacağım.

Bütün inanışların, dinlerin ulaştığı ortak diyebileceğimiz bir sonuç şudur ki; her canlı doğanın ve daha geniş anlamda evrenin, ya da en geniş anlamıyla Allah’ın bir parçasıdır. Evrenden doğar ve vakti dolduğunda yine evrene karışır insan. Hem sadece toprağa gömülmekle veya yakılıp külleri atılmakla değil, ayrıca bedende taşıdığımız “can” denilen şeyin, yani ruhun, evrene karışmasıyla da olur bu.

 Size kısa bir hikâye anlatacağım. Uzak bir ülkede, koskocaman bir denizin içinde, küçücük bir dalga varmış. Özgürce denizin ortasında oradan oraya savrulur ve rüzgârın tadını çıkarırmış. Böyle gün be gün savrula savrula, bir gün bir sahil kıyısına yaklaşmış küçük dalga. Ve o an uzağa baktığında, kendisinden çok daha büyük dalgaların bile, kıyıya vurduklarında kaybolup gittiklerini görmüş, tarifsiz bir korku içinde. Sonra kendi kendine yüksek sesle haykırmış: “Aman tanrım! Koca dalgalar bile yok olup giderken, ne yapacağım şimdi ben!” Oradan, onu gören ve söylendiğini duyan başka bir dalga yanına yaklaşıp küçük dalgaya sorunun ne olduğunu sormuş ve küçük dalganın anlatısını dinlemiş, gülümseyerek. Demiş ki, “Ey küçük dalga, ne diye kaygılanıyorsun! Sen, sadece bir dalga değilsin ki! SEN, BU DENİZİN BİR PARÇASISIN!”

Bu öyküdeki küçük dalga gibi sahile vurmaktan korkmak yerine, bu muazzam büyüklükteki DENİZİN BİR PARÇASI OLDUĞUMUZU DÜŞÜNMEK, biz insanlara ölümü daha doğal karşılamak ve ölüme değişik bir açıdan bakmak olanağını sağlayacaktır.         

Mahatma Gandhi, her gece uykuya yatarken öldüğünü, her sabah uyandığında ise yeniden doğduğunu söyler bizlere. Bu söylem sadece geceleri yatılan uykunun bir “yarı-ölüm” hali olduğunu işaret etmek için söylenmiş bir söz değildir. Aynı zamanda, güneşle gelen her yeni günün bizler için yeni bir sayfa ve kendimizi yenilemek için yeni bir şans olduğunu, hazırlıklı olanlarımız için yeni fırsat kapıları açtığını dile getirir. Hayatta hiçbir şey için “çok geç” diye bir kavramın olmadığını, bununla birlikte ölümün ise bize uyku kadar yakın ve aynı zamanda kesin olarak çizilmiş bir kader olduğunu ifade eder. Bütün bunların nihayetinde Gandhi’nin bu sözü, hayatımıza anlam renk, ahenk veya amaç getirebilecek en önemli sebebin “ölüm bilinci” olması gerektiğini söyler bizlere.

 Tüm insanlar, kendilerine ait bir “Yaşam Bilinci” ile yaşarlar. Amaçları, yolları, koşulları farklılaşsa da, her insanın, içinde gizli olan “Yaşam Bilinci”ni yani yaşama-hayatta kalma dürtüsünü keşfedebildiğini ve hatta bunu geliştirebildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak ve bununla beraber birçokları, içlerinde gizli olan “Ölüm Bilinci”ni keşfedemeden ya da ömürlerinin son dönemlerinde keşfederek yaşarlar. Kendilerine empoze edilen güdülerle, kaygılarla sürdürdükleri ve bir dalga gibi akıntının, rüzgârın götürdüğü yere gittikleri birer yaşam sürerler, ta ki ölüm kapılarına varana dek. Geride ise, tam ve nitelikli olarak yaşanamamış binlerce gün, yapılmamış olan şeylerden dolayı duyulan pişmanlıklar kalır.

Ölüm Bilinci”; insanın kendi ölümüne ilişkin gerçeği görmesi ve içselleştirmesidir. Bu gerçek ise şu iki cümleden ibarettir: Birincisi, hepimiz öleceğiz. (En kutsal olanlarımız dahi öldüler.) İkincisi, hiçbirimiz öleceğimiz tarihi bilmiyoruz, yani bugün ya da bu satırların okunduğu gün dahi, sizin son gününüz olabilir. Sakın bunun aksini düşünmeye ve “daha yaşarım” demeye kalkışmayınız. Bunun yerine, bu iki gerçeği defalarca kez okuyup, her zaman görebileceğiniz bir yere yazıp, hiç aklınızdan çıkarmamaya çalışınız.

 Ünlü yazar Mark Twain, insan yaşamı üzerine harika bir benzetmede bulunur. Üstada göre, “yaşam her birimizin önüne koyulan bir tuvalden başkası değildir. Tuvale yaptığımız her fırça darbesi, bir güne tekabül eder; her bir fırça darbesi için tek bir gün…” Bu benzetmeyi biraz yorumla ve katkıyla açacak olursak; hangi renkleri seçeceğimiz, hangi resmi yapacağımız ya da bir resim yapıp yapmayacağımız tamamen bizim elimizdedir. Rastgele renkler ve amaçsız darbeler de tuvali boyayacaktır, ancak bütünlük ve güzellikler içinde bir resim ortaya çıkmaz. Ancak bir resim hayal edersek, hatta onun bir taslağını alıp yanı başımıza koyar ve onu model olarak alıp çizmeye-boyamaya başlarsak, bize verileceğini ve neyle boyarsak boyayalım bir gün tamamen dolacağını bildiğimiz o tek tuvalde muazzam bir tablo yaratma imkânımız olur. 

Bu tasvirde, “bir gün dolacağını bildiğimiz tek bir tuvale sahip olmak” ölüm bilincine, model olarak aldığımız ve her bir fırça darbemizle oluşturduğumuz resim “yaşam amacımıza”, şövale(resim sehpası) “değerlerimize”, boyalar “yeteneklerimize” fırça darbelerimiz “yaptıklarımıza” benzetilirse, herhalde doğru bir benzetme yapılmış olur.  

Ey bu yazıyı buraya kadar sabırla okumuş olan okurlar, lütfen, ölümden korkmayın, korkmayalım. Bunun yerine, onu kabullenmeye ve hatta onun her an gelebileceğini bilerek içimizden yapmayı hayal ettiğimiz her şeyi yapmaya, kalan ve belirsiz vaktimizde yaşamımızın renklerini, kalitesini genişletmeye çalışalım.

Yeryüzündeki tüm korkular, insanlar tarafından yaratılmış şeylerdir, tanrı yaratısı değildir. Bu nedenle bir tanrı yaratısı olan ölüm de, diğer tanrı yaratısı olan şeyler gibi, korkulması değil öğrenilmesi ve her daim bilinmesi gereken bir olgudur sadece. Bu anda bizlere, içimizde gizli olan “ölüm bilincini” keşfetmek ve gün yüzüne çıkarmak, bunu yapabilenlerimize ise, “vakit varken tomurcukları toplamak” kalır.

Saygıyla, Dostlukla.

 Ölümlü İnsan, Arda İNAL

 
Toplam blog
: 19
: 3431
Kayıt tarihi
: 30.08.09
 
 

"Baba, koca, yazar, hukukçu, piposever, felsefî bir şövalye ama en çok... alelade bir adam." "Fat..