- Kategori
- Anne-Babalar
Ömür kısa vakit az, anlamak için kaybetmek mi gerek?

Mevsim kış almışsınız elinize sıcak çayınızı bir gözünüz tv de diğeri ise lapa lapa yağan kar tanelerinde. Ayağa kalkıp perdeyi aralayıp sokak lambalarının loş ışıgında adeta dans eden kar tanelerinin ışıkla olan dansını izliyorsunuz. Sonra birden aklınıza yarın işe gitmek için erken kalkmanız gerektiğini hatırlayıp yatağınızın yolunu tutuyorsunuz, bir türlü uykunuz gelmiyor, içinizde bir huzursuzluk uyumanıza müsade etmiyor, sağa- sola dönüyorsunuz olmuyor ,gözünüze önce evin yaramaz kedisi, sonra salondaki kanepede uyuyan eşiniz.,.
Uzun zamandır konuşmadığınızı hatırlıyorsunuz sabahtan akşama bir merhaba. Mutsuz bir evlilik, bitmek bilmeyen sorunlar.... Geride bir çocuk....
Ne o sizi anlıyor ne de siz onu. Sonra belki de ilk defa eşinizle tanışmanız aklınıza geliyor. Size bakışı, sizi sahiplenişi hem de kendi hayatından vazgeçercesine...
Gece ilerledikçe hatıralar canlanıyor. Eşinizin sizi mutlu etmek pahasına neler yaptığı bir bir aklınıza geliyor. Hiç bir isteğinizi geri çevirmeden yapmaya çalışan, toplasanız sizden isteği üçü beşi geçmeyen eşiniz, size artık yabancı gelmeye başlıyor.
Kaç zamandır gözlerine bakmadığınızı hatırlıyor, yanına yaklaşıp gözlerine bakmak istiyorsunuz ama sım sıkı kapanan gözler adeta bakma bana der gibi...
Eşiniz eskisi gibi değil artık;
Eskisi gibi gülmüyor, hayattan zevk almıyor, evden işe, işten eve...
Oysa ne yapmıştı? basit sade bir hayatı yaşamak varken zor olanı seçmişti, seni...
Çok seviyordu, kaderi sendin, sen olmalıydın, çocuklarını sen büyütmeli, sana anne- baba demeliydiler.
Sizi de buluşturan kaderiniz değil miydi?
Sahi kader neydi? beş kelime bir anlam mı....
Gece uzun, sabah olmak bilmiyor, gece kulağına fısıldıyor, geç olmadan kendinle yüzleş....
Yatağın yolunu tutarken eşinizin sissiz nefes dahi almadığı aklınıza geliyor, nefesi kesilircesine...
Üzülüyorsunuz, yapmadıklarınıza, yapamadıklarınıza...elde var sıfır...
Aylar sonra bugün ona kahvaltı hazırlamak, onu işe uğurlamak istiyorsunuz, ve gözleriniz kapanıyor.... Telefonun alarmıyla uyanıyorsunuz..
.
Eşiniz çoktan kalkmış, traşını olmuş akşamdan ütülediği en sevdiği beyaz gömleğini giyip, evden çıktığını anlıyorsunuz, mutfakta sizin için hazırlanan kahvaltıdan habersiz...
İşe gitmek için hazırlanırken telefonun sesiyle irkiliyor, telefondaki kişi konuşamıyor, sesler kalabalık, sonra kulağınıza gelen siren sesleri.
Telefonun ucundaki kişi anlatmadan anlıyorsunuz....
Tekrarı yoktur bazı şeylerin...
Hayat gibi, ömür gibi, aşk gibi...