- Kategori
- Kültür - Sanat
Onların hikayesi -30-

Savaşın sınırlarımıza sarkma ihtimali, pek çok eski askeri de eğitime almak durumu yaratmıştı.
Zor ve sıkıntılı geçmekte olan harp yıllarının getirdiği mecburiyetler, insanların bireysel veya aile yaşamlarında da –geçici- olabileceği düşünülse de, düzenlemeler yaratıyordu.
Nedim Amcam yedek üsteğmen olarak, ailesi ile birlikte gidip Gelibolu’da görev aldı.. 1943, savaşın bütün cephelerdeki en ağır yılı oldu.
Biz iki kardeş büyüyorduk..Dünyadan pek haberimiz yoktu..Ama, bu felâketin son yıllarına doğru, evde geçen konuşmalar ve iyice zorlaşan darlıklardan Annemle babamın sıyrılma çabaları, arada bir ele geçen “Son Posta“ veya “Cumhuriyet” ten elde edinilen bilgi ve haberlerin tartışılması kulaklarımda yer etti. O günlerde öğrendim “ Dünya Haritası” nı..Beş yaşımda bile Zanzibar’ın, Belçika Kongo’sunun nerede olduğunu parmağımla gösterebiliyordum..( Şimdi bunların, ismen, yerlerinde yeller esiyor. )
Kömürle zor zahmet çalıştırılabilen tek jeneratörün kasabaya verebildiği elektrik, akşamdan sonra saat 10 da kesilir oldu. Mum veya gaz lâmbası yakar oluşumuz beni çok şaşırtmış olmalı ki, o saate yaklaştıkça huzursuzluğumun arttığını gören Annem; pek moda olmaya başlayan ve elektrik gibi ışık veriyor zannedilen lüks lâmbasını devreye soktu. Ama hemen ortalıktan kaldırıverdi. Çünkü, kullanmasını bilmeyen birilerinin evlerinde çıkan yangın ve acı sonuç, benzinle çalışan bu âletin evimize girmesini başladığı gibi bitiriverdi..
Hükümet emriyle başlayan karartma; aydınlatabildiğimiz ve oturup kalktığımız tek odanın bütün pencerelerine halı – kilim çakıp; dışarıya ışık sızmasını önlemek içindi. Ben nedenini anlayabilmiş olmadığım için, gidip gidip onları aralayarak dışarıya bakmaya çalışmama hep engel olmaya çalışıyorlardı. Çünkü , duyduğuma göre bu iş , tayyarelerin ışık görüp bomba atmalarını önlemek içinmiş. Bomba çok patlarmış.. Işığı da görürlerse atarlarmış … Aman ne merak … Işığı gösterivereyim bari de, şu bombanın nasıl patladığını bir anlayıversek…. Ne merak .. Ne çocukluk…
Bahçede bulunan fosseptikli helâya gidilirken bile , eldeki idare lâmbasının ölesiye kısıldığını hatırlıyorum.
O günlerin içinde; kardeşime mama yapmak için nişasta üretmek isteyen Annemin, pazar yerinde bir köylüden aldığı beş kile (kilo değil, kile …) buğdayın yarıdan çoğunun içinin boşaltılıp sadece kabuk olduğunu görmesi ile nasıl ağladığını hatırlıyorum.( Kile ölçümü, ağırlıkla yapılmayıp , belli büyüklükte bir bakır kabın doldurulup alıcının kabına aktarılması ile yapılan bir alış veriş..) Eve gelinip de buğday su dolu kocaman bir kazana aktarılınca boşalmış, kabuklar suyun üstüne çıkıvermişti.Dipte, ödenen paranın çok altında bir buğdayın kaldığını görünce kendini tutamayan Annem hırsından ağlama krizine girmişti. Akşam durumu öğrenen babam, iki gün içinde yakaladığı ahlâksızı karakolda iyice benzetmiş, yaptığına yapacağına pişman etmişti.
Aradan üç-beş gün geçmedi , bir merkep yükü iki çuval dolusu has buğday , utanç içinde eve kadar getirilip bırakıldı. Yükü kapı önüne indirip, arkalarına bile bakmadan kaçıp gittiler.
Bu buğdayla yapılan nişasta ; bu buğdayla yapılan aş ; bu buğdayla yapılan aşureler ; bize de konu komşuya da aylarca yetti de arttı..
Oturduğum yerde okuma-yazma öğrendim.. Karakolda arkadaşlarının okuyup bitirdikleri, eskimiş de olsa eve benim için alıp getirdiği gazetelerden başımı kaldıramaz olmuştum.. Okuyamamak isyanımı gören Annem , işin kolayının bana bunu öğretmek olduğunu anlayınca konu birden çözülüverdi.Alfabe ile başlayan macera ve seslilerle sessizlerin birleşerek ortaya koyduğu hecelemelerle gelen ilerleme iyiydi de; mânâsını anlamayan ben ne yapacaktım !.. Bilmem gereken, öğrenmem gereken ne çok kelime vardı Ya Rabbim..Beş-altı yaşta ; Hüseyin Cahit’lerin, Refii Cevat’ların , daha ne bileyim kimlerin sayfalar dolusu yazılarını okuyup, ne dediklerini bulup çıkarmak ….. Hükümet ne demiş… Hükümet ne demek ? Reisicumhur İnönü ne yaptı ? O da kim yaaa?..Ne dedi, kime dedi ?
Ama, 10 Kasım 1938’de, gazeteden alınıp, çerçeveliterek saklanmış, odamızın en görünen yerinde asılı O’nun resmini ve adını çok iyi biliyordum…
Kardeşim için ve günün gereken işleri için uzaklaşan Annemi; daldığım koyu akademik(!) çalışmalarım nedeniyle rahat bırakmıyor; bacağına, eteğine sülük gibi yapışıp sorularıma cevap vermesini bekliyordum. Yazıp karalamalarım için Babam karakoldan kâğıt yetiştiremez oldu. Okumam önde gidiyordu ama yazma arkadan gelmekteydi. Çok zaman tutmadı, biri diğerinin önüne geçiverdi.. Ata’nın Ülkü ‘ye ders verirken görünen kapaktaki ALFABE benim için artık çok basit bir kıraat kitabıydı. Konu komşunun çocukları okula gidiyorlardı da ben böyle ne yapıyordum ? …Her sabah evin önünden geçenleri gördükçe evde tutulamayan bir kıyameti başlatıyor, yerlerde yuvarlanıp ağlarken; “ ben de mektebe gidicemmm yaaa..! diye ağlama krizlerine giriyordum..( Hâla hatırlıyorum..) Annem :” <ı>A oğlum çok erken başladın ..Bu ihtirasını ben nasıl karşılayacağım ? ı>“ diyerek çaresizce susturmaya , bana oyunlar icat etmeye çalışıyordu. İmdadıma, komşumuz olan Ülfet Hanım teyze yetişti. Bize yakın sayılacak bir yerde, üç yol ağzında bulunan Maliye vergi dairesinin bitişiğinde oturuyorlardı. Izdırabımı Annemden duyup anlayınca : “ <ı>Benimle gidip gelsin. Ben de bu sene (bir)
lere gidiyorum. Sıralardan birinde oturur durur ..ı>” demiş..(Nur içinde yatsın ..)
İçi kalem –kağıt , defter , alfabe vs. ile doldurulmuş tahta çanta, hemen alınan siyah bir önlük ve beyaz yaka ile görünüm tamamlandı. Fiyakamdan geçilmiyordu. Sabahı zor ettim. Erken saatte kapıya gelen Ülfet Hocanın elinden tutup yola koyulduğumuzda geriye baktığımda, Annemin ; başörtüsünün ucu ile gözlerini siler gibi olduğunu gördüm. Yine niye ağlasındı ki.. Sevinmeliydi ..
Artık, kayıtsız falan, gayri resmi okul öğrencisiydim..
Muradiye’de 1938 de başlayan yeni bir yaşamın beraberinde getirdiği komşuluk ve dostluk ilişkileri ile başlayan güzel temas ve birliktelikler; kırklı yılların ortalarına doğru mutlu güzellikleri de içine almaya başlamıştı. Genç zâbitler; üsteğmenliklerinin ikinci yılında nikâh yapmaya kanûnen hak kazanınca , eşlerini alıp alıp gittiler, yurdun dört bir tarafına dağıldılar. Çok istemesine rağmen Annem Bursa’daki nikâhlarının hiç birinde bulunamadı. Zaten düğün gibi bir gecenin arkasından bekleyip duran Süha ve İsmet; sade ve sessiz birer nikâhla özlemlerini kucaklayıp birliklerine döndüler. Gülten, kerpiç duvarlı, küçücük, bitişik iki evi akrabalarından birilerine oturmaları için bıraktı, Erzincan’a Süha’nın yanına gitti. İsmet te Konya’daydı.. İki arkadaş ve onların birbirlerine çok seven eşleri, artık ancak yazdıkları mektuplarla hasret gidermeye çalıştılar. Özlemleri, birbirlerine olan düşkünlükleri bir gün elbet sona erer, kucaklaşırlardı.
Kırkdört yılı ortalarında Cırcır Ablamın bir oğlu olduğu haberi Annemi ve babamı sevindirdi.
Nedim amcam, Reyhan ilkokulundan Emir Sultan’da aynı adı taşıyan okula başöğretmen olarak tayin olduğu sıralarda, Umurbey mahallesinde yeni satın aldığı köşe başı evine yerleşmişti bile. (Şaban Bahçe sok. 29 ) ( Bu mahalle ve bu ev civarında kaldığımız kiralık evler, o sokaklar ve yaşantımın farklı boyutlarda renk almaya başlayacağı yıllar artık pek uzak değildi. )
Mahvedici savaş arkasında milyonlarca ölü ve yaralı; yıkılmış –yanmış ülkeler bırakarak 8 Mayıs l945 te resmen sona erdi.. Yirmibeş yıl aralıklarla dünyayı yakıp kavuran iki dünya savaşı sonrası, ikincisinden bu defa bulaşmadan kurtulabilen genç T.C., yeni atılımların başlayacağı görülen uluslar arası kurum ve kuruluşların ortaklarından olmaya hazır gibiydi. Birleşmiş Milletler programında en başlarda yer aldık.
Çok şükür, erimenin ve yok olmanın eşiğinden dönmüştük. Alevin içine çekmeye çok uğraşmışlardı ama becerememişlerdi.Cumhurbaşkanı İnönü’nün basireti, diplomatik başarı ve Lozan tecrübesi, bazı kurtlara kar yedirmişti.
1945 yılı Mayısının sonlarına doğru, babam o akşam eve biraz erkence döndü. Islıkla tutturduğu bir memleket türküsü dudaklarında; hoplatıp durduğu küçük kızı da kollarının arasındaydı. Mutfaktan onları izleyen Annem, babamda bir değişikliğin olduğunu fark etmekte gecikmedi. Bu neşe , bu her zaman pek görülmeyen coşkunun nedeni ne olabilirdi ? . Nasıl olsa anlayacaktı . Akşam yemeğinin uğraşı içinde bunu bir kenara bıraktı.
Bahçe kenarında bulunan taş duvarın dibine yerleşik küçük ev yapımı masa üzerine getirdiği örtüyü örttü. Birkaç tahta kaşık ve yanında yer alan çatal grubunu da ortaya koyarken : “<ı> Ne o Mehmet .. Pek neşeli geldin. Bakıyorum da.. Arkadaşlarınla biraz yuvarladın da mı geldin ? Hohh de bakayım ..Her günden farklısın..Gümüşlerini mi parlattılar acep..? ı>“ gibi konuşarak bu neşenin sebebini öğrenmeye çalıştı..
Yemek başlamadan gelen meslektaş Osman amcalardan haber ortaya dökülüverdi..
Yine tâyin olmuştuk..
Babamın sevinci bu defa Anneme geçmişti.. Bu olabilecek en güzel şeydi.. Zâhire teyze ile Annem sevinçten ortalıkta tepinip, zıplayıp durmaktaydılar. Onlarda aynı emirle, bizimle beraber dönüyorlardı.
ONLARIN HİKÂYESİ -30-
Devam ediyor......
yucelakt@gmail.com