- Kategori
- Ben Bildiriyorum
Onların hikayesi -31-

O günlerin içinden çıkıp gelen unutulmayacak anı ve duyguların beşiğinde uzayıp giden yıllar....
ONLARIN HİKÂYESİ-31-
Devam ediyor.....
Kırklı yılların son senesi, yurdun siyasi yaşamında giderek artan tansiyon ve heyecan; yepyeni bir hükümet düzeninin ve ekibinin iktidar olacağını açıkça belli ediyordu. Bu tempo ile, yüzyılın girilen ikinci yarısının ilk yılı başındaki genel seçimlerde Demokrat Parti olağanüstü başarı kazandı. CHP’nin tarihsel misyonuna son verilmiş, bir yıldan beri her yerde kendini gösteren o meşhur !.." Yeter , Söz milletindir .” afişi hükmünü yerine getirmişti. 14 Mayıs 1950, Türk siyasi tarihinde bir milâd olacak; vatanın Atatürk’le başlatılan ilerleme ve devrim atılımlarının sulandırılıp cıvıklaştırılması süreci başlatılacaktı. Geçen elli sekiz yıldan beri bir türlü yerine oturmayan, oturtulamayan taşların ağırlığını kucağında taşıyan milletimiz, çirkin politikacının hata ve günahlarını yine kendi boynunda taşımaya devam ediyor.
Aynı yıl 10 Nisan’da, büyük asker Mareşal Fevzi Çakmak hayata veda etti. Bu ölüm, büyük ATA dan sonra yurtta yaşanılan ikinci genel acıydı. Kurşun kalemle yapmaya çalıştığım portresine Annem değiş tokuş yaparak, meşhur düdüğünü bana vererek sahip oldu, duvara iğneledi. Resime ilgim her gün artarak sürüyordu. Ortaokul 1. sınıf talebesiydim artık. Verilen ev ödevlerini süratle yapıp kaldırdıktan sonra, hemen her şeyi çizip boyamak, sonra bir yenisine başlamak istiyordum. Bu işte yaşıma göre oldukça iyi olabileceğimi fark eden Nedim amcam, desen ve çizim tekniklerini yaşıma uygun üslûpla bana gösteriyordu.
Hevesle başladığım ortaokulda (Çelebi Mehmet-veya – 1. Orta Okul.. İpekçilik caddesinin yukarılarında, ta ucunda ..) başarılı sayılabilirdim. Ama aram İngilizce ile limoniydi. Öğretmenlerime saygılı, kız arkadaşlarımın koruyucu prensi, farklılıklarım olan bir çocuktum. Müzik öğretmenimiz, İstiklâl marşını söylemedeki becerim üzerine, hafta sonu okul ayrılışındaki bayrak çekim merasimlerinde; okul talebesinin önündeki kürsüden bu büyük koroyu benim yönetmemi istemesi, halen de yaşadığım gururlarımdandır. Sekiz-on sınıfın tüm öğrencisinin ve öğretmenlerimin bakışlarının üzerimde toplandığını hissetmek çok heyecan vericiydi. O anlar ağlamamaya çok gayret ettiğimi biliyorum..
Yurtta ve dünyada görülen büyük değişiklik ve uygulamaların 20. yy. ın ikinci yarısı ile başlaması, beklenilenden çok hızlıydı. DP nin şaşırtıcı kanun taslakları peşpeşe ortaya konuyor, konuşulmayan ve düşünülmeyen hususlar birer birer toplumun önüne çıkartılıveriyordu. Türk halkının verilen vaatler ve sözler karşılığında , iyi niyet ve beklentilerine cevap olarak destek verdiği bu iktidar; on sene sürecek yönetim macerasını hüsran ve acı içinde sona erdirecekti.
Son dünya savaşının üzerinden geçen beş yıl içinde, artık durulması ve uygarlık atılımları ile güzelleşmesi umulan dünya, daha; çok yeni olan Birleşmiş Milletler’in idealleri ve beklentilerinin hiçbir etki ve mânâsı yokmuşçasına tekrar kriz ve bunalımların içine düştü . Çok uzaklarda bir yerlerde, Kore denen bir Asya toprağında ortalık karışıverdi. Komünizm ile kapitalizmin kapışacakları gün çok hızlı bir yaklaşımla bütün dünya ülkelerini, bağlandıkları tarafın hesabına çalışmaları için zorlamaya başladı. Batı, önünde devleşmeye başlayan komünist tehlikesi karşısında NATO ismini verdiği uluslar arası bir gücü ortaya çıkardı.Böylelikle, kendini yok edeceği varsayımından hareket ederek onu önleyecek çareler içine girdi. Bu çarelerin en başında da tabii ki askerî caydırıcılık gelmekteydi.
Bu tezgâhın ne kadar çalışacağını görmek, anlamak için bir yerden başlamak gerekiyordu. Kore’de, kuzey-güney diye yapılan( 38. paralel ) anlaşması ufak bir bahaneyle bozuldu ve kuzey, güneye askeri gücüyle sarkmaya girişince kıyamet kopuverdi. Buna asla müsaade edilemezdi. Savaş ilâhları, kısa bir moladan sonra tekrar mı ayağa kalkacaklardı?
Öyle de oldu..
İki farklı ideoloji, iki farklı evrensel dünya görüşü; kendilerini ispatlayabilmek için kılıçlarını çektiler, birbirlerinin boğazına sarılıp alt alta, üst üste kavgaya tutuştular. Her iki tarafın da o büyük acıları dinmemiş, yaraları henüz kabuk bağlamışken bu paralama duygusuyla boğuşmaya geçmeleri, başkalarını da bu didişmenin içine çekecekti ..
NATO nun üyelerine çağrısı ile başlayan hareket karşısında, henüz girmemiş olsak ta bize göz kırpan bu kuruluşun tatlı vaatlerine kapılan DP iktidarı; ülkeyi ve insanını, onun emellerine hizmet edecek anlaşmalara imza atarak kucağına bırakıverdi..
Tam zamanında …
Meclisin onayı bile olmadan geçirilen kararnamelerle, Kore’de başlayan ateşi söndürmek için oluşturulan NATO müşterek gücüne hemen katılma kararı alınıverdi. Bir “ aferin delisi “ gibi, kaynamaya başlayan kazanın içine balıklama mükemmel bir dalış yaptık..
Dünya hakimiyetine gözünü dikmiş iki büyük güç; kendi yanlarında yer alan çelik-çomak arkadaşlarının onlara verdiği destekle , rüyalarını dolduran planlarını ortaya çıkararak gerçekleştirme yoluna girdiler. İki kabadayıdan birinin balonu 1990 larda sönüverecek, bu; öbürkünü daha da pervasız ve küstah yapacaktı. 1950 başlarından beri sürüp giden tepişme ve itişmeleri yüzünden, dünyanın pek çok yerinde ne kadar çok insan hayatını kaybedecekti!!! . SSCB nin bölünüp parçalanarak ortadan kalkması ile meydanı boş bulan ABD nin , “ demokrasi-özgürlük- yutturmacasına inanıp, eskisi kadar peşinden gidenin kaldığı pek söylenemez..Bununla beraber, 21.yy.la emellerini ve hedeflerini ortaya daha açıkça ve pervasızca koyarak giriştiği haince saldırı ve işgallerinin altında kalan ülkelerin yok edilişlerinin suç ve vebalini kabullenmemede ısrar ediyor.
Dost düşman pek çok ülkeyi bile şaşırtan bir hızla atladığımız NATO macerasının başlangıcı ile, silâhlı kuvvetlerimizin “sefer “ hazırlığı müthiş bir ivme kazandı. O günleri yaşayanların, şimdilerde oldukça ilerlemiş olan yaşlarına rağmen , yurdu saran heyecan ve savaş endişesini nasıl içlerinde duyduklarını çok iyi hatırlıyor olmaları lâzım..Marshall yardımı hikâyesini Türk insanına ilâhi bir nimetmiş gibi sunarak, NATO dan sonra daha ne imkânlara kavuşacağımız masalını anlatıp durdular. Ama, ne hikmetse; o kapılar bizim için her gün biraz daha darlaştırıldı, geçemeyeceğimiz ölçülere getirildi veya suratımıza gümbürtü ile kapatıldı. Her geçen zamanla, başımıza taşıdığımız yöneticilerin basiretsiz ve şerefsiz uygulamalarıyla; Atatürk’ün Cumhuriyeti amacından ve hedeflerinden saptırılarak, yön değiştirip yok edici tuzaklara düşürülmeye çalışıldı. Halen de bunun için uğraşılıyor.
Bir kaç ay içinde yola çıkacak olan ordu birimleri, çok sıkı bir eğitim ve harbe hazırlık sürecine girdiler. Zamanla, bir tugaya eşitlenecek olan Kore kuvvetinin kadroları, Genel Kurmayın titiz çalışmaları ile meydana geliyordu. Branşında üstünlüğü görülmüş subay ve astsubaylar, aldıkları emirle derhal bu kuvvete katılım yaptılar.
Topçu kurmay yüzbaşı Süha ile, piyade kurmay yüzbaşı İsmet te …
Haberi Muradiye’ye, oradan da bizim evlere pek çabuk geldi..
Her ikisi de eşlerini ve eşyalarını Bursa’ya taşıdı. Halime İsmet’in baba evinde yer buldu. Gülten, Yıldız, ve oğlu Ziya; bitmiş olan yeni evlerine yerleşmeye başladılar. Kendilerine oldukça büyük gelen bu yeni evin içinde Yıldız da Gülten de bir garip gibiydi. Yılların geçirildiği o küçük, kulübemsi evlerinin ılıklığından çok uzaktı. Yapamadılar; Halime’yi de yanlarına gelmesi için ikna ettiler. Yıllar önce yaşanılan Gülten-Zehra ikilisinin beraberliğini, şimdi bu iki genç kadının yaşantısında görmek mümkündü. Zaten çocukluklarından beri de öyle değil miydi?
Yurt içinde değişmiş olan bu gündemle günler geçmeye başlamıştı. Annem , bu genç hanımların yine eskisi gibi beraberindeydi. Daha çok bizde bir araya geliniyordu. Benim ortaokulum, kardeşim Yüksel’in yeni ilkokulu Annemi Muradiye’ye pek bırakamazdı. Günü birlik gidişlerimiz hafta sonları oluyor; çoğu zaman da oradakileri beraberimizde alıp getiriyorduk. İşte, en güzel zamanlarım; kucağından inmediğim yıllardaki Yıldız’la olan yakınlaşmamın kazandığı yeni boyuttaydı. Bu defa ben, Onun beş yaşlarındaki sevgili oğlu Ziya’ya büyük ilgi gösteriyor, onunla oyunlar yaratmaya çalışıyordum.. ONUN bizi mavi gözleriyle sevgi içinde izlemesi, sarılıp öpmesi ne güzeldi…
Evet ; O çok güzeldi…
İlk birliğin İskenderun’dan yolcu edilmesine büyük insan kalabalıkları, aileler, eşler, anne-babalar katıldı. Rıhtımda çalan askerî bandonun marşları ve uğurlayan askerî birliklerle birlikte, dalgalanan binlerce insanın içinde; Halime’nin ailesi ile giden Yıldız ve Ziya da vardı..Gülten; hayatının ikinci erkeğini; oğlunu, babası gibi yine bir “ bilinmez” e göndermenin bitkinliğini yaşadığından, Annem onun bizimle kalmasının iyi olacağını bilerek Bursa’da, bizde tuttu.
Şimdi artık daha çok beraberdik. Başlayan endişeli bekleyiş ve gelecek haberlerin taşıyacağı ümit veya hüsranlara hazır olunmalıydı.Annem ve eş dost, bu çaresizliğe girmiş olanlara itidal ve sükûn aşılamaya hep gayret ettiler..
Ama, sebepsiz bir titreyişle; içinde o günlerde uçuşan tedirginliğini bir türlü azaltamayan Annemi kim, nasıl rahatlatabilirdi !!..
1950 nin Ekim 19 unda ; bir aylık bir yolculuktan sonra Pusan’a ulaşan Türk birlikleri, kullanacakları yeni Amerikan silâh ve teçhizatı ile donatıldı. Geçen on gün onlara neyin ne olduğunu daha gösterememişken, NATO nun üst komuta(!) kademesinin (yani, orada kendilerini herkesten üstün gören Amerikalı general tayfası) planı ile kendini birdenbire ateşin içine atılmış buldu. Hem toprak, hem insanlar, hem hava, hem iklim , hem yiyecek hem içecek ; her şey her şey ona tersti.. Buna rağmen, kendini izleyen, gözleyen ve özleyenlere vereceği haberler, dersler ve öğütler; bir efsane gibi yıllardan sonra bile anlatılıyor olacaktı..
Savaş; vatan savunması için kaçınılmaz olduğunda haklılık kazanıp, bu uğurda yitirilen her şey o taktirde “kutsallık” edinir. İnsan oğlu; yaşam savaşı için, yiyeceği-giyeceği, yaşayacağı ortam için başlattığı kavgaların sonunda, eksilen sayısını ve kaybolan değerlerini pek umursamadı. Onun için, vardığı ve kazandığını gördüğü sonuç önemli oldu. Ne yazıktır ki; bu görünüm bütün kahredici acılığına ve yıpratıp bitirmişliğine rağmen, kendinin içinde büyütüp durmakta olduğu ego’sunun en büyük besleyici atar damarıydı.
Bu “ EGO “ ; insanoğlu var olduğu müddetçe Onun vazgeçemeyeceği tutkusu olacaktı..
Her neyse...!! Şimdi biraz geriye dönelim.. Türkçe hocamız ve müdür beyin onayıyla başlattığımız -Birinci sınıflar – duvar gazetesinin yazar ve editörü olarak Ertuğrul (Erkeskin) ve ben, üst sınıfların ayni konumdaki gazetelerine büyük fark atmaya başlamıştık. Ertuğrul'un Cemal Nâdir’den aldığı –Amcabey – kopyalamaları ve günü gününe gazetelerden kesip koyduğumuz fotoğraf ve haberlerle, kendimizin yarattığı gazetecilik buluşları, okulun talebeleri arasında okuyucu tirajı(!) rekoru kırıyordu. Büyük bir heyecan dalgasıyla takip edilen Kore savaşı, Hürriyet’in karı koca muhabiri Hikmet Feridun ES’lerin gönderdikleri resim ve haberlerle çabuk duyulur oluyordu. Ertesi gün de bizim duvar gazetesinde bulabilirdiniz..
Bizim için hiçbir mânâ ve çıkar getirmeyeceğini, getirmediğini anlayıp yorumlayabildiğim yaş ve eğitim düzeyine geldiğim yıllarda – ki çok fazla uzak değildi-, Türkün oralarda yarattığı kahramanlık destanlarının hikâyeleri ile ne kadar coşup taşmış olduğumu hatırlıyorum. Ama, kendi emperyalist çıkar oluşumlarının gerçekleşmesi çabasında; boş vaatlerle kandırarak yanına çektiği, ONLAR'ın canı ve kanı pahasına emellerine ulaşmayı kendinin devlet politikası haline getirmiş bir gücün o tarihlerde bize de attığı kazığın, bu denli yerleşip kalacağını tahmin edemezdim. Fakat ; içimize giren bu yağlı kazığın, bizi öldürmesine olanak verilmese de, onun zehirine yavaş yavaş alıştırıldığımızı fark etmem geç olmayacaktı. Bunu göre göre, elimden ve elimizden bir şey gelemeden, kahrolurcasına; yılları aşarak bu zamanlara kadar ulaştık..
Evet.. işte o zamandan başlayan aldatmaca-yutturmaca; dil üstünde kaydırmaca ile, birkaç gram şeker tadı için bir çuval keçi boynuzu, boğazımızdan aşağıya tıkalanmıştı.
Kore insanının birbirine girdiği yetmezmiş gibi; arkalarından itelenen Çin de devredeydi. Bitmez tükenmez insan kaynağı ve eline verilen harp araçlarıyla, kendi inançlarının peşinden giderek, ölüm makinası gibiydiler. Girişilen her savaşta yer almaya başlayan tugayımız, dara girdiğini gördüğü her taraftarının yanına gelip : Sen arkamda saklan bakalım .. Ben onların kulağını çekerim .. diyerek onları rahatlatır olmuştu. Mehmetçiğin inanılmaz savaş yeteneği ile birleşen hırs ve öfkesi; kavga etmenin nasıl olacağını hepsine öğretmeye başlayacaktı. Zaten, bunu her zaman yapmamış mıydı ??
Ankara’da; yıllar sonra, Güney Kore devletinin de katkısı ile yapılmış bir çirkin anıt vardır. Aslında, bana göre, anıtların güzelliği veya güzel olmayışları, toplumun verdiği kendi karar ve onayıyla meydana gelip gelmedikleriyle bağlantılıdır. Bir taş yığıntısı halinde, Kore mimarisinin benzeriymiş gibi dikilmiş bu görüntünün yanından her geçişimde küfür ederek başımı çeviririm. Oralarda geçen savaşların anısına yapılan yıldönümü ve anma merasimlerinde, askerî araçlara bindirilmiş, başları kalpaklı, göğüslerinde ABD nin kendilerine verdiği gümüş-bronz yıldız madalyalı, yaşlanmış Kore savaşçılarını gördükçe ( Onlar gâzi falan değil bence.) öfkem tepeme çıkar.. Korunmaya çalışılan o eski ve alçak düzenin oyuncuları olduklarının farkında olamayışları Onların suçu değil, biliyorum.Ama, çok gerilerde kaldığını sandığım bir hatırlamam var. : O savaşanlardan biri veya ikisi, kendilerine ters gelen bir tutum ve oluşumun arkasından , yakalarındaki madalyaları götürüp ABD büyükelçiliğine geri vermek istediler.
Gâzi ; kendi öz vatanının savunmasında, düşünmeden kendini fedâ etmeye gidip, sağlam – yaralı dönüp gelen “ASKER “ e denir..
Kore; 1. Dünya savaşında , akıl almaz saçmalık ve nedenlerle dört bir cephede yok edilen Anadolu evlâdının süre gelen alın yazısı mıydı. ? O zaman, işlediği sayısız günahlarının vebâlini aşağılayıcı bir sonla bitiren Enver Paşa ve arkadaşlarından sonra; Kore’nin de yer aldığı günah terazisinde tartılanlar arasında ürkütücü bir benzerlik görülemez mi ?
Ne idüğü belirsiz bir iklim ve coğrafyada ; kim ve ne için çarpıştığını bilemeden, binden fazla vatan evlâdının toza-toprağa kana karışmasına neden olanların bir çoğu, onların ve arkasında dul ve yetim bıraktırdıkları insanların (Ah) larıyla, yurdu ve insanını getirdikleri uçurumun korkutucu derinliğinde kendilerini bulacaklardı.
ONLARIN HİKÂYESİ -31-
Devam edecek....