- Kategori
- ÖSYS
ÖSS ve hayat

Yaklaşık 1, 5 milyon genç insan bu hafta sonu yükseköğrenim görmek amacı ile ÖSS sınavına girecekler. Yaklaşık 12 sene önce ben de bu zamanlarda o bir buçuk milyon genç gibi ortalıkta bembeyaz bir suratla geziyordum. Bundan birkaç hafta sonra ise dünya üzerindeki varlığım 30. senesini dolduracak. Geriye dönüp baktığımda bu sürenin yarısından fazlasının ödev, sınav, vize, final kaygılarıyla geçtiğini görüyorum. Hayatın bir sınav olduğu şeklindeki tasavvufi şartlanma, nüfusunun %99’u müslüman olan ülkemizde - bu %99 oranı yıllara, matematiğe ve hayatın döngüsüne meydan okuyan bir Devlet İstatistik Enstitüsü sabititidir - kaçınılmaz olarak eğitim sistemimizin yapılanmasında da etkisini gösterdi. Henüz çocuk yaşta sınanmaya başlandık... Isınma hareketlerine bile imkan tanınmadan, zorlu sahalarda çılgın rekabetlere sürüklendi beyinlerimiz. Elde edilmesi onlarca yıl süren bilgi birikimlerin iki saat içinde en kıvrak dışavurumlarını yapabilen beyinleri ödüllendirdi sistem. Emek emek sorgulanıp, yorumlanarak değil şıklardan gidilip kısa yoldan çözülen problemler başarı kriteri haline geldi. Emeğe değer vermeyen tüm sistemler gibi bizim eğitim sistemimiz de içinde barındırdığı dimağları yorumlama kabiliyetinden yoksun bırakan bir sistem haline geldi. Dershane isimleri bile bu sistemin yarattığı hırsı ele verir nitelikte; zirve, final... vb isimler altında kuruldular. Sorgulayıp, tartışıp, yorumlamayı değil kazanmayı teşvik etti sistem. Ne olursa olsun kazanmayı, en pratik ve en kısa şekilde...
O kadar kaptırdık ki kendimizi, hayatımızda bugüne kadar ortasında asılı duran bir taş olan herhangi bir su dolu kap görmememiz bile bizi fizik bölümündeki kaldırma kuvveti sorularını sorgulamaya itmedi (Yıllardır iddia ediyorum, o taş orada durmaz!). Girdiğim ikinci ÖYS sınavında biyoloji sorularının birinde içinde bir fare ve ucunda bir termometre olan bir cam fanus çizilmiş, termometrede sıcaklığın artıp artmayacağı ile şu an hatırlayamadığım bir başka parametre sorulmuştu. Ne o farenin cam fanusun içinde ne de o cam fanusun benim soru kitapçığımda olmasının bir mantıklı açıklaması yoktu ama sistem sorgulamadan, yorum yapmadan çözmemizi istiyordu. Ben de öyle yaptım ve bu soru da biyolojideki dokuz adet yanlışımın arasında en müstesna yeri almıştı haliyle... İçinde asılı duran bir taş olan su dolu kap ve içinde bir fare olan cam fanus labarotuarda pratik edilip yorumlanması gereken, doğanın kanunları hakkında temel bilgileri hazmedip üzerine kafa yormaya sevkedecek problemler idi, iki saatlik bir sınavda iki dakika içinde alalecele çözmek zorunda kalacağımız problemler olmamalıydı... Temelinde araştırma, yorumlama, sorgulama, tartışma, uygulama, hipotez ve teoriler oluşturma gibi nosyonlara sahip bir yükseköğrenim kültürüne, tamamen pratiğe dayalı test kültürü ile yetişmiş beyinlerin adapte etmeye çalışan bu sistem çökmeye mahkumdur. Modern bilimin ve güncel teknolojilerin gerisinden gelen bir toplum olmamız , yıllarca ve halen, bizi "gelişmekte olan ülkeler" sınıfından "gelişmiş bir ülke" sınıfına aktarmaya izin vermiyor. Üreten, yaratan, geliştiren beyinler yetiştirmedikçe de, “yaşlanmış” bilimi ve teknolojiyi ithal eden, benchmark yapan, taklit eden bir ülke olmaktan kurtulamayacağız...
30 yaş psikolojik sınırlarında gezen, bu günlerde neler hissettiğinizi anlayabilen, ÖSS ve ÖYS çifte mağduru olan bir abiniz olarak siz sınava girecek gençlere birkaç tecrübemi aktarmak isterim:
Bu sınav ne bir başlangıç ne de bir son arkadaşlar. Hayatın önünüze çıkardığı ve çıkaracağı binlerce sorudan biri sadece... Hayatın sorduğu sorularda dört cevap şıkkının ferahlığı yok, "Evet" veya "Hayır" diyecek ve hayatınıza devam edeceksiniz. Fakat emin olun vereceğiniz hiçbir cevap diğerinden daha iyi veya daha kötü olmayacak. Soru kitapçıklarının, testlerin, vizelerin, finallerin dışında, dışarıda bir hayat var. Ebeveynlerinizin koruması altında olmayacağınız, özgür iradeniz ile seçimler yapacağınız, bir diploma ile göğsünüze taktığınız etiketin çok fazla bir anlam ifade etmeyeceği, sosyal kabullerin ve şartlanmaların güven çemberinin dışında, sil baştan öğrenilmesi gereken koca bir hayat... Yanlış yapa yapa araştırmayı, yorumlamayı, sorgulamayı öğreneceğiniz; yalnız kala kala “insan”ı tanıyacağınız, doğduğunuz yerin bir il veya bir ülke değil, bir “gezegen” olduğunu algılayacağınız; evet diye diye “hayır” demeyi öğreneceğiniz bir hayat...
Hayattan korkmayın arkadaşlar. Hayat güzeldir...