Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Nisan '08

 
Kategori
Edebiyat
 

Öykü, "möykü" mü?

Öykü, "möykü" mü?
 

Açıkçası; öykücülerimiz “möykü değil”, öykü yazmalı.


Hangi noktada öyküyü, nasıl tartışacaksın? Neresinden tutup, neler söyleyeceksin? Ve bütün bunları da, sütre gerisinde gizlenmiş “fincancı katırları”nı ürkütmeden, hangi doğrultuda, nasıl çözeceksin? Aslında zor bir konu “öykü”müzü tartışmak. Ama işin içine dalmayanlar için, hiç de öyle değil! Alt tarafı; üç beş satırlık ya da beş altı sayfalık yazı değil mi? Çekiverirsin kuyruğunu, olur biter…
Ancak, kazın ayağı böyle değil.
Ben, öykücülüğümüzün tarihçesini yapmayacağım gibi, tanımı üzerinde de durmayacağım. Bu hassas noktalar, uzmanlarının işi. Size; yok “durum”du, “kesit”ti, “olay”dı da demeyeceğim. Bütün bunlar, öykü yazarlarımızı o kadar da büyük ölçüde bağlamazlar. Bunlar, işin “teferruat” kısmı. Çünkü ben, Ömer Seyfeddin ya da Sait Faik’i, Şennur Çoban Parıldar’ı, sadece ve sadece, yazdıkları öykülerde “başarı”yı yakaladıkları için seviyor, okuyorum. Ve bunlardan hiçbirisine de, “Niçin roman yazmadıkları?” için kızmıyorum.
Bakın; öykü derken, birdenbire romana çıktık. İşte eli kalem tutanlarımızın, aydınlarımızın, okuyanlarımızın ve yayıncılarımızın hataya düştükleri ilk nokta, bu. Roman yazmak! İyi de, öykü ne olacak? Edebiyatımızın çok sesli ve oldukça soluklu bu dalı, “çıktığı burçlar”dan sökülüp atılacak mı? Buna ne ömür, ne de güç yeter. Siz de benim gibi, olanca genişliğiyle gönlünüzü ferah tutun. Zaman, devrinin ustalarını çıkardığı gibi, öyküde de “çağının sözcüleri”ni, öyle ya da böyle de olsa, yakalamakta gecikmez.
Her öykücü, yazdığı bütün öykülerinin tamamında, “yenilik yapma, yeniyi bulma” arayışındadır. Bütün denemelerinde bu arayışların izleri, siz isteseniz de, istemeseniz de kendini gösterir. Yalnız hemen eklemekte fayda var. Bu tutum, “devrimci bir tavır” demek de değildir. Yola çıkan hiçbir öykücü, “möykü” yazma telâşına kaptırmaz kendini. Bu ikincisi, olsa olsa başka bir tür olarak karşımıza çıkar. Sözün özü, “öykü möykü” derken ben, bir ikileme de yapmıyorum. Öykücülerimizden beklentilerimizi sıralarken, dikkatli olmamız gerektiğini açığa çıkarmak istiyorum. Nasıl türkücüye şair diyemezseniz, öykücüyü de möykücü yapamazsınız. Ancak kendi sevdiğiniz öykücülerin kitaplarını “başucu”nuza koyarsanız, günümüz öykücülüğünün de yabana atılacak kadar ucuz olmadığını, hatta bütün zamanlarda dünyanın en iyi öykü ustalarının bile, Türk öykücüleri arasından çıktığını görürsünüz.
Açıkçası; öykücülerimiz “möykü değil”, öykü yazmalı. Roman da kendi vadisinin yolcularına bırakılmalı. Yayıncılarımız da, en çok sattıkları eserlerinin arasında, hatta en başında öykü kitaplarının geldiğini asla unutmamalı, öykü dalındaki yazar ve kitap sayısını süratle çoğaltmanın yollarını bulmaya çalışmalıdırlar. Bu işi yapmaya soyunduklarında da, “ahbap-çavuş” ilişkilerini mutlaka bir yana bırakmalıdırlar. Aslında hepimiz, ille de roman diye diretmenin neye mal olduğunu, çok iyi biliyoruz. “Kırk küsuruncu baskısını yaptığını” iftiharla belirttiğimiz birçok kitabın, kitapçı vitrinlerinde uzun yıllar boyu, aynı köşede, aynı camın önünde sırıttığını görmekten bıkıp usanmadık mı?
Öykücülerimize destek verelim. Ayaza çıkıp, naz yapıp; “Aman canım, sen de öykü yazacağına roman yazsaydın ya!” ucuzluğundan da uzaklaşalım. Unutmayalım ki her ağacın gölgesi, kendi dalı ve yaprağı sayısıncadır, değil mi? Zaten bunu görebildiğimiz gün, bütün öykücülerimizin inanılmaz gücüyle sarsılacak, bize sundukları muhteşem dünyanın kollarına bırakacağız kendimizi. Ben, bütün gönlümle buna inanıyorum.
Sizler de öyle değil mi?

Oyhan Hasan BILDIRKİ

 
Toplam blog
: 51
: 1343
Kayıt tarihi
: 31.08.06
 
 

1947 Haziranı'nda Bağarası'nda doğdu. İlkokulu doğduğu yerde, ortaokul ve liseyi Aydın'da okudu. ..