- Kategori
- Eğitim
Öyle bir annenin böyle bir kızı olur işte!

SUÇLU
kaçmak zorunda kalmışsa bir insan vatanından suçlu değildir o asla.
suçlu kim mi o insanı vatanından kaçmak zorunda bırakan.
( H. E.)
“Anılarımla Hasanoğlan” (*) adlı kitabın yazarı öğretmen Şehriban Tuğrul, ilkokulu bitirinceye kadar, çok istediği halde anne ve babasına sarılabilmiş midir; acaba?
Pekiyi, ya anne baba? Onlar sarılabilmiş midir dersiniz, kızlarına? İçlerinden geldiği gibi, doyuncaya kadar?
“Ne biçim soru bunlar, Hüseyin Erkan? Bir anne – baba sarılmaz mı hiç çocuğuna? Ve bir kız çocuğu, sarılmaz mı anne – babasına sevgiyle? Karşılıklı öpücüklere boğmazlar mı birbirlerini? Hem de her gün… Hem de günde birkaç defa?” diyorsunuz; öyle mi?
Haksızsınız, diyemem size. Ben ne desem, inandırıcı olmaz. Bu soruyu, Öğretmen Şehriban Hanım’a soralım en iyisi. Bakalım, ne cevap verecek O?
Şehriban, Hasanoğlan’da yapılan ikinci sınavı da kazandıktan sonra, babası onu altı yıl önce ayrıldıkları Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinin Çopraşık köyüne götürür. Oradaki hısım akrabasını ziyaret edip vedalaştıktan sonra Şefaatli’ye döner. Bundan sonrasını O’nun ağzından dinleyelim:
“Sayılı gün çabuk geçermiş. Okuluma gitme vakti geldi çattı. Annem bavulumu hazırladı, banyo yaptırdı. Dalgın dalgın saçımı tararken, bana güzel öğütler verdi. Kendimi bildim bileli ilk defa benimle yattı. Ona sarılmak istedim, utandım. Annem arkamdan sarıldı. Öğretmenim Yücel KAYA gibi öğretmen olursam, kocamdan ve kaynanamdan dayak yemeyeceğimi, herkesten saygı göreceğimi söyledi.” (Sa. 28)
Yaa!.. Gördünüz mü? Demek ki, her şey sizin düşündüğünüz gibi olmuyormuş bu ülkede. (Kocasından ve kaynanasından dayak yemeyen kaç kadın vardır ülkemizde? Araştırmaya değmez mi?)
On iki yaşında bir kız çocuğu… Sabah annesinden, babasından, kardeşlerinden ilk kez ayrılacak. İlk kez o gece, birlikte yattığı annesine sarılmak istiyor ama utanıyor; sarılamıyor. O güne kadar hiç sarılamamış çünkü!
Kız olsun, erkek olsun, bir çocuğun annesine sarılmasının utanılacak nesi var? Bu çocuğun kafasına kim soktu bu yanlışı?
Aile mi, çevre mi? Din mi, hacı mı, hoca mı; imam mı?
Oysa din ve din adamlarının bunun tamamen tersini söylemeleri gerekmez mi?
“Nasıl?” diye sorarsınız, öyle mi? Din konusunda yeterli olmadığım için, yetkili bir ağızdan verelim cevabını. Emre Dorman’dan.
Dorman, Hürriyet gazetesinde “Ramazan Yazıları” yazdı; bir ay boyunca. 11 Haziran 2016 günü, “Güzel Ahlak Örneği: Hz. Muhammed” başlığı altında, konumuzla ilgili şunları yazdı aynen:
“Peygamberimizin Kur’an ahlakından edinmiş olduğu tecrübesi ile çocuklar başta olmak üzere:
İnsanlara yaklaşımında nezaket sahibi olduğu;
Çocuklara sevgi ve şefkatle muamele ettiği, onlarla ilgilendiği, şakalaştığı;
Onlarla oyunlar oynadığı, güzel konuştuğu, namaz kılarken dahi sırtından, kucağından indirmediği;
Onları öpüp kokladığı, kucakladığı, kız ve erkek çocuklar arasında ayrım yapmadığı;
Onlara hediyeler verdiği, ziyaret ettiği, aralarında âdil davrandığı;
İnançlı, erdemli ve ahlaklı yetişmeleri konusunda eğitimlerine önem verdiği ve inananlara da çocuklarla iletişim konusunda tavsiyelerde bulunduğu rivayet edilmektedir.”
Yazar, bu konuyu şu cümle ile sonlandırmış:
“Peygamberimizin (…) merhamet, güven, hoşgörü ve empati gibi insani özellikleri ve insanların görüşlerine değer vererek onları dinlemesi, bizler için güzel birer örnek olmalıdır.”
Bu sözlere hiçbir itirazım yok benim. Sizin var mı?
İyi de, “Elhamdüllilah Müslümanım!” diye övünen pek çok insan, neden peygamberini örnek almaz kendine? Neden O’nun ahlakını benimsemez?
Bırakın konu komşu, hısım akraba çocuklarını, kendi çocuklarıyla bile oyun oynayan, onları sevgi ve şefkatle öpüp koklayan, her konudaki görüş ve önerilerini sabırla, hoşgörüyle değer vererek dinleyen kaç anne – baba tanıyorsunuz siz?
Özellikle de benim bildiğim, benim tanıdığım dinle haşır neşir insanlarla öğretmenlerin pek çoğu da çocuklara ve öğrencilere karşı asık suratlı, hoşgörüsüz, anlayışsız… Küçümseyen, horlayan… Dahası dayakla, vurmakla, kırmakla tehdit eden… Çoğu zaman da kaba davranıp söven, vuran, döven…
Ağzından, “Allah, Peygamber, Hz. Muhammed” sözü eksik olmayan insanların, özellikle çocuklara ve gençlere karşı hoşgörüsüz, sevgisiz, merhametsiz davranmalarının sırrını ben çözemedim bugüne kadar.
Siz çözebildiniz mi?
Psikologlar, sosyologlar, pedagoglar ne diyorlar acaba?
Şehriban’ın övgüyle sözünü ettiği ilkokul öğretmeni Yücel Kaya, “Öğrencisine hangi güzel alışkanlıkları kazandırmış?” diye de merak ettim ama bulamadım.
Sözgelişi, beş koca yılda, diş fırçalama alışkanlığını kazandırmış olabilir miydi?
Hayır, böyle bir alışkanlık vermemiş.
“Nerden biliyorsun, belki vermiştir.” diyeceksiniz.
Hayır, beş yılda böyle bir alışkanlık verememiş. Şehriban, Hasanoğlan’a gidince ilk kez dişlerini fırçalamış çünkü. Ve diş macunu ile fırçaladıktan sonra dişlerini, öyle hoşuna gitmiş ki ağzının güzel güzel kokması!.. Bunu özellikle yazmış ve o günden sonra hiç ihmal etmemiş fırçalamayı.
Dahası, ders yılı ortasında 9 günlük bayram tatili dolayısıyla dönerken Şefaatli’ye, annesi ve babası için diş fırçası ve diş macunu almış; hediye olarak.
“İlkokul öğretmeni dışında, bir de Kur’an kursu hocası vardı kızımızın; değil mi? Onun hakkında bir şey söylememiş mi?” diye sorarsanız; söylemiş. Bakalım, ne demiş:
“Dün, Şefaatli’nin imamlarından, aynı zamanda üç yıllık Kur’an kursu hocamın elini öpmeye gittim. Bana, “Kızım, senin yüzünden müftüyle aram açıldı. O, senin hafız olmanı istedi; ben de öğretmen… Babana, “İlla okut” dedim. Sana güveniyorum kızım. Düzgün oku, vatana millete hayırlı evlat ol, hayırlı evlatlar yetiştir, bizi mahcup etme” dedi. Yakup Hoca’ma da söz verdim, düzgün okuyacaktım.”(Sa. 70)
Demek ki, kızımızın üç yıllık Kur’an Hocası İmam Yakup Bey, gerçekten aydın bir insanmış. Müftüyle arasının açılması pahasına, öğrencisi Şehriban’ın hafız olmasını değil, okuyup vatana millete hayırlı bir evlat olmasını istemiş ki, helal olsun!
Hacı, hoca, imam gibi din görevlilerimiz arasında binde bir de olsa, böyleleri de çıkıyor demek ki!
Düşünün bir yol, İmam Yakup Hoca’nın görüşünü, O’ndan önce, âmiri durumundaki “Müftü”nün savunması gerekmez miydi?
Ve de 1969’da Keşan’ın Paşayiğit köyündeki zeki ve yetenekli kızımız Necmiye Yenice’nin Kur’an kursu hocasından da İmam Yakup Bey gibi davranmasını beklemek hakkımız değil miydi?
Diyorum ya, O’nun gibi gerçekten aydın din hocalarına binde bir rastlıyoruz; maalesef!
Keşke imamlarımızın çoğu, camiye gelenleri öğrenci, kendilerini de öğretmen olarak düşünebilseler; görevlerinin sadece namaz kıldırmak, sadece birkaç Arapça dua okumak olmadığını bilseler!
Birçoğu, asıl görevlerinin, arkalarında namaz kılan insanlara en büyük ve en çok sevap kazandıran ibadetin doğruluk ve dürüstlükle çalışmak olduğunun farkında değiller, ne yazık ki!
Onlar fakında değiller ama ne güzel ki, analarımız pek çok şeyin farkındalar. Şehriban Tuğrul’un annesi gibi aynen… Ne demek istediğimi, şu alıntı çok güzel anlatacak.
Şehriban, henüz 12 – 13 yaşlarındadır. Dinliyoruz:
“Benimle sınava girip kazanamayanlardan birisi, okulda hamile kaldığımı, tebeşir tozu içerek bebekten kurtulduğumu anlatıyormuş herkese. Akşam, anneme ağlayarak anlattığımda o, sakin haliyle, “Kızım, sen daha küçüksün; hamile kalamazsın zaten. Bir de sen kendinin öyle bir olay yaşamadığını biliyorsun. Önemli olan, senin kendinden emin olman. Sana daha çok iftiralar atılacak. Hangi birisinin yakasına yapışacaksın ki? Sen dosdoğru ol, hiç kimseye de aldırma. O arkadaşınla da hiç duymamış gibi konuş ki, utansın” dedi. Annemin bu öğüdünü ömür boyu tuttum.” (Sa. 69)
Öyle bir annenin böyle bir kızı olur işte!
Keşke bütün anneler ve babalar çocuklarına, bütün öğretmenler öğrencilerine, bütün din adamları cemaatlerine böyle güzel öğütler verebilse!
Ülkemiz ve dünya çok daha güzel olurdu o zaman.
Hüseyin Erkan
(*) Anılarımla Hasanoğlan, (Yazan: Şehriban Tuğrul, Hasanoğlan Mezunlar Derneği Yayınları No:2, Ankara, Nisan 2016, Tel / Faks: 0312 379 33 33)