- Kategori
- Anılar
Oyuncaklar

Bu sabah kahvaltı sırasında TRT 2 televizyonunda, eski oyuncakları anlatan bir program vardı. Benim de oyuncaklarım vardı ilk oyun haline getirdiğim ise 2 kişilik, koyu yeşil bir örtüsü, fırfırlı etekleri olan koltuktu, ve tam camın önünde dururdu, ben arkasında saklanmaya bayılırdım. Kendime ait olan o ilk yerde, cam ile koltuk arasındaki o küçücük yerde bir dünya kurmuştum iki veya üç oyuncağımın yerleri vardı. Biri, koltuğun arka sol ayağının hemen yanında, diğeri sağ ayağın yanında, kendi dünyamı kurduğum ilk yer orası idi, bana aitti benimdi hatırlıyorum o küçücük yer beni mutlu ederdi, bu hatta ilk olarak benim olan ya da yapığım keşfettiğim şeydi, üretmenin emek vermenin ilk ne olduğunu o koltukla yaşadım, koltuğun arka tarafı kartonla kaplanmıştı ve karton nemden midir yoksa sıcaktan mı bilinmez, ondüle olmuş yeryer kabarmıştı ben o kabarık yerlere dokunduğumda sesler çıkarırdı koltuk, sanki o da dünyamı kurmam için bana yardım ediyordu, annem sesini çıkarmazdı, özgürdüm sadece arada gelir ve bakardı, o da sorun olmadığından emin olmak için, bir kadın, bir anne daha önce bir parçasını kaybedince yeni geleni de kaybetmekten korkar, ben koltukla birlikte bana ait bir dünya kurdum ben tasarladım, hayalini kurdum, bir köşesi babamın her sabah gittiği yerdi, sonradan işi olduğunu öğrendiğim yer, oraya babamla birlikte oynadığımız oyunlarda bize yardım eden, boya kalemlerimi ve boyama kitaplarımı koydum, koltuğun arka sol ayağının içine doğru yerleştirdim onları, yağmur yağdığında ıslanmamaları için. Sağ arka ayağına da küçük ahşaptan yapılmış üzerlerinde ev parçaları çizilmiş legolarımı koydum, ben de koltuğun arkasında ortada küçük bir yer yastığının üzerine oturdum, işte hayatımda ilk yaptığım üretim bu.
Küçük basit sıradan, ama bana ait benim yaptığım, şimdi geriye baktığımda anlıyorum. Neden işime bu kadar bağlıyım, benim işim, başkasının kurduğu emek verdiği iş bile olsa benim emeğim var, hayallerim var onda oyüzden işimi hep yeşil koltuğun altında tutum yağan yağmurdan ıslanmasın diye. Şimdi başkalarına bakıyorum, işlerini sakınmıyorlar, senelerce aklım almadı, niye korumazdı insan onu, sinirlenir ve anlamazdım. Anlıyorum şimdi onarlın hiç yeşil koltukları olmamış, işin kötüsü saklayacak şeyleri de yokmuş, ürettikleride yokmuş, nasıl olsun ki onların anneleri “ne işin var orda, çık bakayım”demiş ve onların hayallerini süpürmüş, temizlik adına hasta olmasınlar diye. Hasta olmadılar belki ama işlerine de sahip çıkmıyorlar.
Sonraları bana ait başka yerler de oldu evde salonda halılar kayık, çamaşır leğeni balık sepeti, uzun saplı süpürge de kürek, ama tekkürekli bir kayıktı, canımın çok sıkıldığını hatırlıyorum. Çünkü evde ikinci bir saplı süpürge yoktu, bütün evi aramıştım ama o süpürgeye benzer bir tane daha yoktu. Bir şeyler vardı ama benim küreğime benzemiyordu, bir gün teyzemin evine gittiğimizde o güne kadar fark etmediğim bir şey gördüm büyük radyonun üzerine, bir kayıktı bu ama benim adada gördüklere tam uymuyordu ancak andırıyordu. Tam da benim kayığıma uyuyan yanı, tek kürekli olmasıydı. Gondolcu da arka tarafta ayakta duruyor ve gondolu ilerletiyordu. Eve geldiğimizde, ilk yaptığım halıyı yani kayığımı mümkün olduğunca gondola benzetmekti.
Benzettim ama bu sefer de başka bir sorun vardı, balık sepeti büyük geliyordu, neyse ki busorunu daha kolay aştım. Küçük bir sepetle yer değiştirdi büyük olanla, evdeki ipler olta olunca terlikler de balık oluvermişlerdi işte artık tam bir balıkçıydım.
Ama bu faytoncu olmama engel değildi, öyle ya insan hem balıkçı hem de faytoncu olabilirdi hem sermayeye de ihtiyaç yoktu.
İnsanın çocukken önyargıları olmuyor, bir sandalye atolabiliyor, yada iki koltuğu yüz yüze koyup aralarını da 50 cm kadar açtığınızda faytonun koltuklar haline geliyor. Atlar tamam koltuklar da geriye kalan ne, eksik olan ne, fayton nasıl olacak kovboy filmlerindeki gibi posta arabası kıvamında mı? Büyükadadaki faytonlar gibi mi yoksa ansiklopedilerdeki gibi mi? Etrafınıza bakıyorsunuz, ne var içlerinde birinden birine benzeyen, uzun iki sehpa var, aklınıza geliyor balkondaki uzun tahta boyu da müsait, tamam faytoncunun yeri de hazır, faytonun arkası için de bir şey bulunsa posta arabası olurdu diye düşünüyorsunuz aklınıza kalan iki sandalye geliyor, ama aynı sandalyeler at da olmuştu, karar veriyorsunuz onlar başka bu başka aslında değişen bir şey yok. Her şey kafanızda olup bitiyor, özgürlük bu işte demek ancak insan çocukken özgür, özgürlük kafamızda aslında sonradan biz kısıtlıyoruz.
Demek insan özgür doğuyor, dedikleri bu, işte gördünüz mü? Artık faytonunuz da var.
Bunu bir dahaki yapışım 35 sene sonra olacaktı ama bu kez yaptığımda yanımda, hayatta biriktirdiklerim, yüzümde kırışıklıklar, saçlarımda aklar, sevdiklerim, kaybettiklerim, sevdiğim ve hayata olan ama artık yanımda olmayanlar vardı. Koltuklar fayton sandalyeler at oluverdi bir anda, ne kolay olmuştu, oysa hayat bu kadar kolay değil, ya da biz zorlaştırıyoruz, siz hiç 36 yaşında bir adamın, koltuklardan fayton, sandalyelerden at, yapıp kendi kendine veya eşi ile faytonculuk oynadığını gördünüz mü? Göremezsiniz, yapmazlar korkarlar, deli diye atıverirler adamı hastaneye, oysa arada deli diyebilmeliler, bize akıl sağlığımız için gerekli bu veya buna benzer delilikler.