- Kategori
- Anılar
Oyunlar masum ve sıradan
Fransız filozof Blaise Pascal şöyle diyor; “ İnsanların çektiği bütün bu ıstırap, bir odada sakin sakin oturamamaktan kaynaklanıyor. “
Katılıyorum. Dışarıya çıkmadığın sürece çok az risk alıyorsun ve böylece daha az canın yanıyor. Fakat durabilmek ne mümkün?
Çocukken hele, sokaklar benim cennetimdi. Oyunlar, kız- erkek oyunları demeden hepsinin tadına ayrı ayrı baktığım birer zenginlikti. Geçen gün, Argos’ u dolaştırırken, parkta cam bilye gördüm. Almadım. Kaybeden çocuk belki gelip bulur diye. Fakat hemen bu sırada zihnim çocukluğuma gitti. “Ütmecesine “ oynadığımız “meşe” oyunun heyecanına kapıldım hemen. Ayrıntıları daha iyi aktarmak adına; zaman zaman alıntılar yaptığım, Ayfer Tunç’ un “ Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek “ kitabından bir alıntıyla devam edeceğim yazıma. “Misket, çivi, topaç, tik tak “ adlı bölümün bir kısmını aynen aktarıyorum:
“ Kızlar nasıl beş taş oynamaya meraklı ise, erkekler de misket oynamaya meraklıydı. Kızların arasından Erkek Fatma çıkması doğaldı ve bu Erkek Fatmalar takdirle karşılanırdı ama erkek çocukların arasında fazla “ Kız Ali “ çıkmazdı. Dolayısıyla genellikle kızlar erkek oyunlarını bilirler, ama erkekler kız oyunlarını bilmezler ya da bilip bilmezlikten gelirlerdi.
Miskete bazı şehirlerde bilye, bilya, bazı şehirlerde de mile denirdi. Misket erkek çocuklar arasında en favori oyundu. Hemen her erkek çocuğun bir misket torbası olur, eline para geçtikçe içi değişik renklerde pırıl pırıl yanan bu misketlerden satın alırdı. O zamanlar bakkallarda en çok satılan şeylerden biri de misketti, her bakkalda bol miktarda bulunurdu. O kadar cazip şeylerdi ki misketler, haşarı ve aşırmaya eğilimli çocukların bakkalı oyalayarak misketlerin bulunduğu kavanozlara ellerini daldırmaları sık rastlanan bir şeydi. Ancak bu haşarı ve “ aşırgan “ çocuk, elini misket kavanozuna daldırdığı anda, kulağı keskin bakkal misketlerin şakırtılarına döner, çocuk da “ Amca bu kaça? “ diye sormak zorunda kalırdı.
Şimdi de kolaylıkla bulunabilen, ama artık süslü minik filelerde, şık dükkânlarda satılan bu misketler, ortasında sarı, kırmızı, turuncu, mavi gibi çeşitli renklerde bir göbek bulunan, bir cam küreydi. Fındık büyüklüğünde olan bu misketlerin, ceviz büyüklüğünde olanlarına kafa veya baş denirdi ve kafa, oynarken sıra başına konulan misketti.
Misket oynamak beceri isteyen bir tür kumardı. Çünkü bir nesneyi kazanmak ya da kaybetmek söz konusuydu. Genellikle düzgün toprak zeminde oynanırdı. Çocuklar misketlerini getirirler, herkes kaç misket koyuyorsa bu misketler kafa başta olmak üzere sıraya dizilirdi. Her çocuk sırayla elindeki misketlerden birini bu sıraya doğru atardı. Bu sıra misketin vurmasıyla bozulur, bozulan kısım vuran çocuğun olurdu. Kafa misketini vuran bütün misketleri alırdı. Misket sırasını kafa da dâhil olmak üzere vurmak hiç de kolay değildi. Beceriksiz çocukların misketleri dizilmiş misketlere değmez, sağa sola kaçardı.
Oyunun keyfi yanı sıra, misket biriktirmek sanırım bu işin en zevkli kısmıydı. Bazı çocukların en sevdikleri ve az rastlanan türden misketlerini oyunda kaybettikleri zaman geri alabilmek için yüzlerce misket ütüldükleri olurdu. Bakkala içi farklı renkte misketler geldiği duyulduğu zaman, bakkala akın edilirdi.
Islak toprak zeminde bildiğimiz çivilerin toprağa atılmasıyla çivi oynanırdı. Çivinin her atılışında değdiği noktalar birleştirilir bir alan oluşturulurdu. Tam olarak hatırlayamadığım bu oyunda amaç karşı tarafı alanına hapsetmekti."
Bu satırlarda belirtildiği gibi oynanırdı “ meşe “ oyunu. Çocukken benim de favori oyunlarımdandı “ meşe “ ve “ çivi “ oyunları. Anlayacağınız, yine yukarıdaki alıntıda belirttiği gibi o “ Erkek Fatmalar” dan biri de bendim. Bu yüzden zaman zaman çok suçladım kendimi. Belki kız oyunlarını daha çok oynasaydım; kendimle, cinsiyetimle ve dolayısıyla toplumsal rollerimle daha bir barışık halde yaşayabilirdim gibi gelir çoğu zaman. Hâlbuki oyunlar masum ve sıradan. Onlar sadece “ oyun “. Her kavramın içini dolduran benim. Oyunu da bu kadar ciddiye alıp oyunluktan çıkaran benim.