- Kategori
- Öykü
Özgürlük

İskenderun uyanmaya başlarken insanlar okuluna giden öğrenciler, memurlar, bakkaldan sabah ekmeği almaya gelenler, işine gitmek için otobüs bekleyenlerdi.
Altı apartmanın bir arada olduğu yer Sefer'in kaldığı yerdi. Kahvaltısını henüz yeni bitirmişti. Aklına kakaolu bisküvi geldi. Zihninde kakaolu bisküvi serenat yapmaya başladı. Televizyonda bir filmde görmüştü. Kadın misafirine çayın yanında kakaolu bisküvi ikram etmişti.
Selim o an televizyondaki sahneye öyle bir imrendi ki çağrışımlar peşi sıra geldi.Birazı okuduğu Voltaire kitaplarından birazı yazarların kendine özgü yaşantısından. En çok sosyal ve medeni olma zevki.
Selim sanki görünmez ve gizli bir şey bulmuştu. Onda zenginlik vardı. Onda tat ve sıcaklık vardı. O şeyi tadan başka bir şey istemezdi.
Gizem boşuna mı vardı. İyi ki de vardı. Değilse tarifi imkansız hisleri insan çözer talan ederdi.
Hemen evden çıktı. Merdivenleri acele ile indi. Binanın hemen yanında, yolun karşısındaki bakkala girdi. Kendine bir paket kakaolu bisküvi aldı.
Dayanamıyordu. Ama kakaolu bisküviyi evde balkonda çay ile içmek başkaydı.
Kendini tuttu. Binaya girdi. Merdivenleri üçer beşer çıktı. Eve girdi. Mutfağa geçti. Kofcanına çay kattı. Balkona geçti.
İlk bisküviyi ağzına attığında zihninde çağrışımlar yapan simgeler eriyor midesine karışıyordu. Sonra onlar hayat buluyordu.
İnsan her şeyi hazmeder, her şeyi yutar!.. Var olması için nicelerinin yutulması gerektiğini düşünür. Önce aşk. Aşkın insanda hayat bulması için acı ve ızdırabın yutulması gerekir. Tatlı düşler ise sonra içilir.
Sevgilisi Lora ona her gün acı ve ızdırap içiriyordu. İçtiği tatlı düşler ise Lora'nın balkona tadımlık çıkmasıydı. Balkona çıkra hemen içeri girerdi.
Geçen akşam üstüde balkona çıkmıştı. Sağına soluna bakıp ardından kısa bir müddet Selim'i süzmüştü. Çok tatlı anlardı. Selim süzüldüğünü fark edince Lora parmaklarını oynatarak Selma vermişti. O an gülümsemiş miydi ne? Gülümsemişti. Çünkü Lora Selim'in el işaretinden sonra ne yapacağını şaşırmış balkondaki çamaşır iplerine dayanmıştı. Heyecandan O da belli belirsiz el işareti yapmıştı.
Az sonrasında kendini heyecandan korkuya kaptırmıştı. Balkona önce Lora'nın dedesi sonra amcası gelmişti. Tabi işaretleşmelerde bitmişti.
Bir cumartesi günüydü. Hıristiyanların kutsal günüydü. İskenderun da Katolik, Ermeni, Ortodoks ve Protestan kiliseleri vardı. Selim için kiliseler canlı birer sinemaydı. Gizlenmiş duyguları göründüğü yer.
Selim Katolik kilisesine girdiğinde inancına heyecanlar aktı. Karşıda haç duruyordu. Rahip vaaz ediyordu. İlahiler, kominyon, tütsü, yardımlaşma. Hepsini yaşadı.
Orası sanki saklı cennetti. Neden öyle olmasın. İnsan kendi dininde olan yasak meyvelerden niye yemesin. Adem bile cennette kendini aşıp meyvenin cazibesine kapılmamış mıydı?
Selim kilisede bakir kalmış hisleri tadıyordu.. O hisler Hıristiyan cennetinden geliyordu. Kim bilir Hıristiyanlardan da camiye gitmeye can atanlar vardı.
Selim Lora'nın hangi kiliseye gittiğine henüz tanık olmamıştı. Bildiği Lora'nın sadece Alman bir Türk olduğuydu. Düşündü. Protestanlık Almanlar'dan çıkmıştı. Lora Protestan kilisesine gidiyor olabilirdi.
Selim son bisküvisini ağzına atınca aşağıda Lora'nın bakkala doğru ilerlediğini gördü. Selimin duyguları konuşmaya başladı. "Ah Lora Sevgilim. Bir tanem. Aşkım. Hayatım. Her şeyim."
Aşık maşukun gözünde herkesten güzeldi. Duyguları yine konuşmaya başladı. ".Saçları bukle bukle. Vücudu kutsal bir mezar. O vücutta ölmeli. O vücuda gömülmeli. Lora'ya ne tapmak, O'nu ne sevmek, ne de O'na aşık olmak güzelliği yaşamak değildi. Bunlar sadece güzelliği yaşarken çekilecek çilelerdi. Lora'ya bir aptal gibi bakıp dalıp hiçbir şeyde olmayan zevki çıkarmak doğadaki bir otun, bir tohumun hayat belirtisi olması gibiydi."
Lora kutsal bir cennetti. O cennetin bahçelerinde bir tane değil bir çok yasak meyveler vardı.
Lora elinde poşet içinde ekmekle binaya girdi.
Hala Lora'nın balkona çıkmasını bekliyordu. Çıktığı yok. Naz mı yapıyor. Olsun Lora'nın balkona çıkmasını beklemek bile ayrı bir hayattı. Vakit gelmişti. Dağa hiç çıkmamış o sivri kayalıklardan aşağıya hiç bakmamıştı. Kim bilir o yükseklikten manzara niceydi. Bir taraftan deniz diğer taraftan aynı anda göremediği alanların küçülerek önüne gelmesi .
Hazırlandı. Üzerini değiştirdi. Yanına azık olarak hazır üç adet hamburger ve birkaç kutu kola aldı.
İçi içine sığmıyordu. Ne dert, ne tasa, ne hüzün. İnsanın sevmediği o şeyler birden kaybolmuştu.
Portakal bahçelerinden geçerken tarih yaşıyordu. Binlerce yıl öncesi gelmiş O'na ‘Burada dinazorlar da yaşadı. Toprağa akmış zamanları gör.' Diye esrarı önüne seriyordu.
Sefer bu kadar çok eskiye gitmişti. İlerlerken diğer dağın kayalıklarına baktı. Esrar oralardan da akıyordu. İlk zamanlardan bu yana sürekli bekleyen kayalıklar bütün zamanlara şahitti. O kayalıklar toprak gibi değişmemiş tuttuğu zamanı bırakmamıştı.
Dağın henüz göbeğindeydi. Yarık kayayı hiç böyle görmemişti. Göründüğü gibi efsanelere konu olan geniş ve büyük kayalık sanki kılıçla ikiye ayrılmış gibiydi. Kayalıkların birbirinden ayrılış düzenleri onu gösteriyordu. Kimi insanlar buranın Hazreti Ali'nin kılıcı ile ikiye ayrıldığına inanıyordu. Onlar için burası kutsal bir yerdi.
Sefer tekrar tırmanışa geçti. Önündeki çam ağaçları da olmasa dikkati toplanacak daha da yorulacaktı. Ağaçlar onu eğliyordu.
Çam ağaçları dağdaki zirvenin bitişine doğru yoğunlaşıyordu. Sefer ilk zirveye yaklaşınca arkasında bir köyün olduğunu fark etti. Birkaç portakal ağacı, ağaçları sulamak için açılmış arıklar ve bir iki ev.
Sefer bahçeye girince evin birinin avlusunda insanların oturduğunu gördü. İçlerinden yaşlıca olanı tanıyordu. Yaşlı amca arada bir merkebi ile Abacılı, Orhantepe ve Akçay'a iner yaptığı pekmezi satardı.
O yaşlı adam seslendi. "Gel buraya. Gel de yemek yiyelim."
Sefer "Sağ olun. Yemek için gelirsem geç kalırım. Gece olursa dağdan aşağıya inemem."
Yaşlı "O zaman bu gece burada kalırsan. Gel hele."
Sefer "Müsaade edin ben gideyim." Diye ısrar etti.
Yaşlı "İyi sen bilirsin." Dedi. Sefer de yoluna devam etti.
Az sonra karşısına yine portakal bahçesi çıktı. Bahçenin arkasından yukarıya doğru kayalık yükseliyordu. Bahçeyi geçip kayalıkların yanına geldi. Azığını beline bağlayıp bir dağcı gibi dik kayalıktan tırmanmaya başladı.
Yükseklik fazla değildi. Biraz uğraştan sonra tepedeydi. Taşın birine oturdu. Etrafına baktı. Sigara yaktı. Bir müddet sigarasını içti. Acıkmıştı. Azığını açıp hamburgerini yemeye başladı.
Dağdaki yaşantıyı düşünüyordu. Her yer özgürlük ile donanmıştı. İnsanın buralara adım atması ile özgürlük ona bulaşacaktı. Dağdaki bu ıssızlığı her şeye tercih edebilirdi.
Keyfin farkına varıyordu. Manzaraya teslim oldu. Hamburgerini zevkle ısırdı. Kolasını zevkle içti. Aklına kuru ekmek, zeytin peynir geldi. Onlar belki daha asillerdi ama çoğu kişi lükse koşuyordu. Hamburger yine de nimetti. Olsun Sefer elindekine lütfedilmiş yiyecek gözüyle baktı. Ne kadar lükse düşman olsa da arada bir onu yaşamak lazımdı. Değilse insan geride yaşamadıklarına pişman olabilirdi.
Dağdan inme vakti gelmişti. Sefer uzun sürecek bir inişi araba yolundan değil daha kestirme olan dağ aşağı başlattı.
Dağdan yeni inmişti. Terinden kurtulmak için balkonda dinleniyordu. Geziden keyif alsa da bir hayli yorulmuştu. Enerji doluydu. Bunu ancak yine gezerek üzerinden atabilirdi.
Yerinden kalktı. Kıyafetlerini değiştirdi. Evden çıktı.
Akşamdı. İskenderun'nun sahilinde insanlar otobüs durağı ile Emirgan çay bahçesi arasının oluşturduğu uzun yürüyüş parkurunda geziyorlardı.
Sahilin çay bahçeleri insan kaynıyordu. Bahçelerin kiminde düğün, kiminde konser var, kiminde insanlar oturmuş topluca tavla oynuyor, içkilerini içiyorlar, kiminde topluca maç izleniyor, kimisi kız ve erkek birlikte, karı ve koca birlikte.
Sahildeki lamba ışıkları gezenlerin arasından mum ışığı kıvamında akıyordu. Bu romantik hava sadece yürüyüş parkurundaydı.
İnsan kalabalığının içi coşkuların en büyüğünü yaşatıyordu. Sefer kalabalığın içinde kendine bazen bir entelektüel, bazen bir turist, bazen de bir manken süsü veriyordu.
Yorulmuştu. Bankın birine oturdu. Denizin kokusu ve sesi üzerindeki enerjiyi yavaş yavaş alıyordu. Sefer uzun süre bankta kaldı. Banktan ancak son otobüsü kaçırma endişe ile kalkabildi. Öyle olsaydı birkaç kilometrelik yolu gecenin bir vakti yürümek zorunda kalacaktı. Bunu çok yapmıştı Ama şimdi bunun hiç sırası değildi.
Yerinden kalktı. Otobüs durağına doğru yürüdü.Az sonra otobüs ile çarşıdan çıkıp Orhantepe'ye evine doğru uzaklaşıp gitti.
Otobüsten iner inmez mahallenin parkına yöneldi. Hemen yanında kahvehane barakadan bozma bir yerdi. Mahallenin geçleri orada biriken heyecanları atar çay içerler, kendi aralarında sohbet ederlerdi.
Oraya her yaştan insan gelir otururlar dinlenirlerdi. Park adeta mahrem bir yer gibiydi. Hatta bazıları evinde demlediği çaylarını orada içerlerdi.
Kahvehanenin önünde oturan birkaç kişiden biri seslendi. " Selim gel oturalım. Çay içelim." Selim yanlarına gitti. Aynı genç "Haydi Selim bize şarkı söyle" dediSelim Elvis Presley'den okumaya başladı. Aynı genç içeriden bir sopa getirdi.
Selim'e uzatarak "Bunu mikrofon olarak kullan." Dedi. Selim öyle yaptı. Sopayı mikrofon gibi kullanarak şarkısına devam etti. Şarkı bitince kahvehanenin içindeki kalabalıktan büyük bir alkış geldi. Selim'i birkaç arkadaşı korumalık yapar gibi tuttu. "Uzaklaşın. Uzaklaşın. Yaklaşmayın." Sözlerini sarf ettiler.Baş köşe masasında oturan kişi "Sen Antalya'da konserde şarkı söylesen çok meşhur olursun" diye konuştu. Selim çayını içti. Biraz dinlendi. Sonra kahvehanedekilere İyi akşamlar dileyerek oradan ayrıldı.
Selim balkondaydı. Lora'ların evindeki odaların ışıkları yanıktı. Odadan konuşma sesleri geliyordu. Yönünü yıldızlara çevirdi.. Gök yüzündeki yıldızlar basamak yaptı. Basamakların her birini çıktı. Sonra Lora'nın sıcak ışığı eşliğinde sonsuz karanlıklara daldı gitti.
Tuna Mustafa Yaşar