- Kategori
- Müşteri Hizmetleri
Pegasus bir Kabus!

Uzay çağı bileti :))
İlk defa Pegasus ile uçtum. Berbat bir haldeyim. Gecenin bir yarısı evime ulaşabildiğim için çok şanslıyım. Çünkü şu an henüz evine varamayanlar var!
Başlık abartı gelebilir. Ancak yaşananları bizzat hissedenler bu tanımın az bile kaldığını söylecektir. Zira kontuar önünde beklerken durumu “rezalet” hatta “rezalet ötesi” olarak adlandıran kişi sayısı hiç de az değildi. Ben en baştan başlayayım, sırayla anlatayım. Beterin beteri var dedikleri cinsten bir yığın olay yaşadık!
** **
İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanından uçağımıza binmek üzere bütün hazırlıklarımızı yaptık. Evvelinde uçuşa geç kalmamak için hayli çaba sarfettik. İlk golü kontuar da yedik. İstanbul’daki kontuar! Zevcemle ile birlikteyim ama birlikte oturamıyorum. Uçakta yer kalmamış. İkimizi yan yana veremediler! “Neyse bunda da bir hayır vardır, uçakta yanımızdaki oturandan rica ederiz yer değişiriz” dedik. Öyle de yaptık.
Ancak ondan önce uçağa binişimiz gecikti. Neden bilmiyoruz ama geç aldılar bizi. “geç olsun da güç olmasın, bunda da bir hayır vardır” dedik. Uçağa binince hemen kemerlerimizi de bağladık, artık uçabiliriz. Zor! Zor dostum zor! Bekliyoruz, ama neden beklediğimizi kimse bilmiyor. Lütfettiler de bir anons yaptılar.
“Sayın yolcularımız. Gecikme için özür dileriz”
Neden geciktik, kaç dakika geciktik, daha gecikecek miyiz? Bilen yok! Neyse fazla gecikmeden uçuşa geçildi. Toplamda 1 saatlik bir rötar oldu. Ki zaten memleketimizde bu olağan bir şeydir ve vaka-ı adiyeden bilinir.
** **
Sen sağ ben selamet oraya vardık. Toplandık. Dağılma vakti gelince de dağıldık.
** **
Dönüş uçağımız 19.35’de kalkacak. Yani öyleydi. Otelden saat 17.00’de ayrıldık. Malum erken gidip check-in yapılacak, pasaporttan geçilecek. Neyse efendim, Ercan Havalimanına girdik. Sora sora Bağdat bile bulunuyor deyuben sora sora Pegasus Hava Yolları kontuarını da bulduk. Ne güzel!
Sıraya gireceğiz fakat kontuar üzerindeki ışıklı ekranda 16.00 Ankara yazıyor. Yani Ankara uçağına biniş yapılacak. Hayli de kuyrukvar. O sırada saat 18.00. Durumu anlamalıydık ama biraz eblek olduğumuzdan anlayamadık. Kontuar görevlisine “İstanbul için check-in buradan mı yapılacak?” diye sorduk tabi. “Ankara yolcuları bitincea” cevabı geldi. Sonradan ekrana bakmayı akıl ettim ve gördüğüme inanamadım. Herhalde yanlış gördüm diye düşünürken herkes de benim gördüğümü görünce içime bir soğukluk geldi.
Uçağın tam 3 saat rötarlı olduğu yazıyordu. O an için kendimi Kuzey Kutbu ülkelerinden birinde (mesela Norveç) sandım. Öyle ya pist buzlandıysa, aşikardan değil belki de gizli gizli buzlandıysa rötar olağandı. Ya da pistte fok balıkları “küresel ısınma eylemi” yapıyor da olabilirlerdi. Keza kutup ayıları da “seksenbeşinci somon festivali” kortej yrüyüşü için prova yapmaya gelmiş olabilirlerdi. Bütün bu durumlarda rötar beklenesi bir durumdu.
Yahut o an Afrika’nın dibinde kuş uçmaz kervan geçmezgiller familyasına kayıtlı bir ülkesinde bulunuyor da olabilirdim. Aşırı sıcaktan uçağın motorundaki siboplardan biri erimiş olabilirdi. Efendim Afrika’nın ücrasında tamirciyi nereden bulacaklar. Yedek uçak desen hayatta olmaz. Ahirette belki! Filin hortumundan fışkıran suyun debisini hesaplamak bu sorunu aşmaktan daha kolay olabilir. Yersen!
Ha belki de uzak uzak doğu gibi bir yerdesindir. O sırada on beş buçuk şiddetindeki depremden etkilenen pistimiz üç buçuk şiddetinde çatlamış ve yer yer yarıklara sahip olmuş olabilir. Hali hazırda yedek uçak yoktur olsa dükkan senin be abi durumlarıdır. Ya da ne bileyim uçağı Taylandlı seks işçileri basmıştır filan. Hepsine okey…
Ancak her birinde mutlaka ve mutlaka bir yetkili çıkar, durumu açıklama zahmetinde bulunur. Lütfeder! Afrikadaysan bu bir yerli olabilir, kutupta Eskimo olabilir, fark etmez. Yetkili olması kafidir. Ve açıklama yapması.
Ancak bizim durumumuzda açıklama yok, açıklama yapan yok(doğal olarak), açıklama yapma ihtimali olan da yok, açıklama yapılabilme ihtimalini seven bile yok!
Küçücük bir havalimanı, bir dünya insan, az sayıda teneke bank ve az sayıda cafe sandalyesi. Buyurun buradan yakın. Yere bez açayım piknik moduna geçeyim deme şansınız bile yok, tıklım tıklım zaten! Cafe’de oturuyorsunuz gürültü bir yandan, kalabalık bir yandan, garson tacizi öte yandan; salonda gezineyim deseniz volta atacak alan yok!
Tabi el mahkum o süreyi orada tamamlayacaksınız. Kimseden bir açıklama gelmeden! Özrü filan geçtik, açıklama olsa ona razıyız! Tabi şu saatten sonra özrün de manası yok!
Neyse baya bir süre geçmiş olmalı ki, bozuk Türkçesiyle havalimanı görevlisini duyduk. Bizim uçağın check-in işlemlerinin saat 20.00’de başlayacağını muştuluyordu. Demek ki uçuşumuza az bir süre kalmıştı, iki buçuk saat!
Bahar gelende kırlara çıkıp koşuşan kuzular gibi salonda seğirttik. Kontuarın bulunduğu mevkiye geldiğimizde hayal kırıklığına uğramadık dersem yalan olur. Çünkü kontuarda 21.00 Antalya yazmaktaydı. Aynı kıza sorduğumuzda “Antalya yolcusu bitincea” cevabı gecikmedi.
Esas olaylar da bu aşamadan sonra gerçekleşti zaten. Bizim yolcular yavaş yavaş alanda birikmeye başladı bir süre sonra iki kontuarda da 19.35 Sabiha Gökçen yazdığında çocuklar gibi şendik. İmkan olsa top oynayıp acıkır gerekirse çelik çomak bile oynardık. Ama o da ne! Kontuarlardan birinde görevli yok! Üstelik yolcuların ikaz ve itirazları ile ekrandaki yazı ışığı da söndü. Kuyruktakilerden homurtular belirgin bir şekilde yükselmeye başlayınca 1.Evrensel Pegasus-Ercan Şenlikleri de başlamış oldu.
Öyle olurdu, böyle olurdu falan derken ortam iyice gerildi ki bir sonraki bloğumda bunu ifade ettim. Detayları orada var zaten, tekrara düşmeyeyim :)
Efendim kavga gürültü derken nihayet Çek-İn işlemini bitirdik. Pasaporttan geçtik ve bir süre sonra iki doktor arkadaşın poliste tutulduğunu öğrendik. Neyse ki bir sorun olmamış ve serbest kalmışlar.
“Ya Pegasus sen nelere kadirsin!” dedik.
Uçağa bindiğimize tam sevinecekken bir başka sürprizle karşılaştık. Kapıdan adımımızı attık ve görevlinin “bilet numaraları iptal oldu, boş bulduğunuz yere oturun” nidasını işittik. Bu laf beni aldı taaa nerelere götürdü.
Efendim bundan ben diyeyim 10 yıl siz deyin on beş yıl önce bizim köye gitmek için bilet almaya gitmiştim. Otobüsün kalkmasına da bir iki dakika kalmış. Haliyle bilet defterleri kapatılmış, hesaplar kesilmiş. Görevli “otobüste boş bir yere oturun, ücreti orada verirsiniz” dedi. Tabi olayın üstünden yıllar geçtiğinden detayını hatırlamıyorum. İşte teknoloji çağı dedikleri bu çağda uçaktaki görevli bu lafı deyince sigortalarımda kısa devre hasıl oldu. O an uçaktan inip deve kervanına binecekmişiz gibi hissettim.
Zaten bilet dedikleri de bildiğiniz uçak bileti değil ha. Resimde de göreceksiniz, elle yazılmış eski otobüs biletlerine benziyor. İnternet hattı yokmuş, öyle dediler. Ha bu bilgiyi de taaa bilmem kaç saat sonra uçarken verdiler. Artık rötarın sebebi bu muydu değil miydi bilemiyoruz.
İşte böyle bindik ve oturacak yer de bulabildik. Çok şükür! Ve hayret ki uçak uçtu sayın seyirciler. Gözlerime inanamadım, pencereden baktım, hakikaten de uçmuştu!
Tabi yaşananlardan ötürü yolcuların gerginliği devam ediyor. Nerden mi anladım? Az sonra :)
Derken servis arabası tıngır-mıngır geçti koridordan. “Hah kendilerini affettirmek için yiyecek ve içecek servisini ücretsiz yapacaklar herhalde” diye iyi bir his geçirdim içimden. Ne de olsa suizan da bulunmamak lazımdır. Ne gezer!
Pişkinliğin daniskası sayın seyirciler! O kadar olayın üstüne hiç olmazsa “soğuk bir su verelim onu için” deselerdi! O bile parayla. Hoş 180 kişiden 6-7 duyarsız ve duyargasız insan dışında alışveriş yapan olmadı. Tepki göstermenin bir diğer yolu buydu çünkü! Öyle ki yolcuların yüzlerindeki gerginlikten dolayı görevli arkadaşlar “bir şey ister misiniz” diye tek tek sormadan hızlıca geçirip gittiler servis arabasını…
Evet!
Şimdi biz yorgun ve uykusuz!
Şimdi biz Pegasus’dan umutsuz!
Şimdi biz bunlardan dolayı mutsuz!
Çünkü;
Pegasus ile uçmak eziyet!
Pegasus ile uçmak stresli!
Pegasus ile uçmak kabus!
Bunları yazınca klasik olan gerçekleşecek mi? Yani “halkla ilişkiler departmanından bilmem kim hanım” ya da “müşteri ilişkileri şeysinden bilmem kim bey” arayıp “Murat bey yaşananlardan dolayı firmamız adına özür dileriz” mi diyecekler?.
Benim 3 saatimin kıymeti bu mudur bu ülkede?
O 3 saat içerisinde 8 gazete veya 3 dergiyi didik okurdum!
O 3 saat içerisinde 6 blog ya da 3 öykü yazardım!
O 3 saat içerisinde sevdiğim bir filmi gerine gerine izlerdim!
O 3 saat içerisinde sevdiğim bir albümü 4 defa dinlerdim!
O 3 saat içerisinde sevdiğim insanlarla doyasıya sohbet ederdim!
Hepsini boşverin o 3 saat içerisinde kıçımı devirip uyurdum, dinlenirdim.
Bunların hepsi de bana huzur, mutluluk, neşe olarak geri dönerdi!
Şimdi geri dönen ise uykusuzluk; uykusuzluktan morarmış iki göz; tef gibi gerilmiş bir ben oldu.
Yazık! Hem de çok yazık!
İki şeye çok şükrettim. Birincisi bana bu canı verdiği için Allah’a çok şükrettim. İkincisi; uçak indiğinde “Sayın yolcularımız, o kadar havada döndük dolaştık, yolu şaşırıp Ercan Havaalanına geri dönmüşüz” demediklerine :)
Konu ile ilgili diğer link: Pegasus Eziyeti! - FOTOĞRAFLAR İÇİN
Murat HACIOĞLU