- Kategori
- Siyaset
Pozitif Milliyetçilikten sıkılmış dünyanın bütün taraftarları birleşin!

futbol endüstrisi bizi nereye götürüyor?
Fatih Terim’in uzun kaşlarıyla tanıştığımızda henüz gençliğimize yeni adım atmıştık. Heyecanla milli maçları izler, kırmızı formalı oyuncuların adlarını dilimize yapıştırırdık. Halkın takımları vardı o zaman. Burjuva henüz futbolu endüstriyelleştirmemişti. Çok da eski sayılmaz. Kısa şortlara ve uzun kollu formalara yetişememiştik. Ama yine de babalarımızın ve amcalarımızın Alman Adidas’lı eşofman takımlarını, anoraklarını her fırsatta üstümüze geçirirdik. Sonra ne oldu bilinmez, bir şeyler oldu. Futbol değişti.
Fatih Terim’in milliyetçi olduğunu öğrendik. Beşiktaş’ın defans oyuncusu Alpay, Hırvatistan maçının son dakikasında rakibine çelme takmadığı için ‘küfürler’ arasında kalıyordu. Diyarbakırspor devlet politikasıyla birinci lige çıkarılıyor, İzmir takımlarına baskı kuruluyordu. Sonra birinci liginde adı değişti. Süper Lig oldu. Sponsorlar hem milli takımı hem de kulüp takımlarını abluka altına alıyor, kulüpler şirketleşiyor, borsaya açılıyor, zenginleşiyorlardı. Artık düşünmeye başladığımız yaşa geldiğimizde farkına da varmıştık. Kapitalizm futbola hâkim oluyordu.
Milli Takım Dünya Kupası’na katıldığında belki de Türkiye’de yaşanan en büyük şirketçi pozitif milliyetçilik kurgulanmıştır. Büyük Türkiye’nin büyük markaları milli takımlara ‘sponsor’ oldular. Her milli maçtan birkaç gün önce yazılı ve görsel basında milli takım futbolcuları ve şirket logolarıyla reklâmlar yapıldı. Başta hoşumuza da gitmedi değil. Milli duygularımızı yoğurmaya yönelik bu girişimi çok sevdik (!) İçinde ‘Turk’ adı geçen hangi marka varsa kıyısından köşesinden bir yerlerden tutundu. Pozitif milliyetçiliğin faydalarını piyasalardaki hareketlilikle değerlendirdiler. Ülkenin şirketlerine alışmıştık aslında. Hepsi ulusal boyutta şirketlerdi ve bizi çok sevdiklerinden milli takımlara sponsor oluyorlardı(!) Sonra uluslar arası şirketler ortaya çıktı. Dünya Kupası zamanlarında başka ülkelerde de milli takımlara sponsor olan bu şirketler, ürünlerini pazarladıkları her ülkede pozitif milliyetçiliği kullandılar. Hatta bazıları o kadar ileri gittiler ki; hayretler içerisinde onları izledik. Dünyaca ünlü bir fastfood zinciri yeşil sahadaki rakibimiz olan ülkelerin mutfaklarını bizle buluşturdular. Fastfood zincirinin reklam kampanyasında slogan şuydu; Rakiplerimizi yedik! Bizde Dünya Kupası sırasında onların mutfaklarından araklanmış hamburgerleri yerken aslında emperyalizmin bize ‘gol attığını’ kestiremedik.
Sponsorlar sadece milli takımları teslim almadılar. Kulüpler daha büyük transferler yapmak ve borsadaki değerlerini yükseltmek için sponsor ağlarını genişlettiler. Ve şirketleşme çağında pozitif milliyetçilik yeşil sahada da aldı başını gitti.
Bunca gelişmenin ardından bir tez olarak ortaya koymak istersek; Pozitif milliyetçilik vahşi kapitalizmin yeşil sahalardaki yansıması diyebiliriz. Bu tespit doğru ve eksiktir. Pozitif milliyetçiliğin kanallarını açarak ‘özgür’ futbolu yabanileştiren ve onu piyasaların kucağına atanlar, sistematik bir planla kulüpleri şirketleştirenler asla unutulmamalıdırlar. Yozlaşmanın tavan yaptığı ülkemizde yeşil sahalardaki tüm düzensizlikler aslında sokaktaki düzensizliklerdir. Bir devlet ; kuruluşları ve özerk olduğu iddia edilen Futbol Federasyonu ile beraber, devlet organizasyonu olan ligleri idare edemiyor, futbolun toplumun gelişimi için bir araç olduğunu göremiyor, onu kendi çıkarlarına alet ediyorsa müdahale etmek gerekmez mi? Sponsorlar piyasalardaki gücünü koruyacak diye topluma milliyetçilik enjekte ediyorsa bunu ifşa etmek anlamsız mı olur? Pozitif milliyetçiliği damarlarımıza kadar sokan şirketlere karşı etik kuralları hatırlatmak çok mu zor?
Sadece küçük bir parçamız gibi görülen futbola müdahale etmesi gereken bir toplumu dönüştürmeyi istemek sanırım bizim gibi ‘aktivist’ bir toplum kesitinin en önemli görevlerinden biridir.