​ Priene, Altınkum, Tatlımaya, Yakamoz vs. vs. / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Eylül '11

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Priene, Altınkum, Tatlımaya, Yakamoz vs. vs.

Priene, Altınkum, Tatlımaya, Yakamoz vs. vs.
 

Priene Antik Kenti


Salı:

Oğlum klimayı kapatıp arabanın camını açmak istedi; "artık biraz da taze hava alalım!" mış... Ben arkasındayım... Camı açmasıyla, şehirlerarası yolda hızla giden arabaya, yüzüme çarpan, saçlarımı dağıtan rüzgarla birlikte, Söke Ovası'nın yeşil kokusu doldu. Sazlar ve içinde serpildikleri balçık çamurun; ne olduğunu bilmediğim türlü bitkilerin; çeşit çeşit ağacın; su yollarında bekleşen, güneş ışıklarının yansıdığı kıpır kıpır suların; bir yerlerden dumanı yükselen, köylülerin bilmem niçin yaktığı otların, "yeşil" dediğim kokusu... Ege'nin bereketli toprağının kokusu...

Seneler var ki buralara gelmedim... 5 sene oldu mu ki?...

"Anneee! Islak mayoyu n’apıyoruz?"
"Balkondaki ipe as oğlum! Tersine çevirmeyi unutma!"....


Ve işte şu tepeyi aşınca görünüveren masmavi deniz! Havada artık deniz kokusu baskın. İyot ve yosun kokusu...

Didim'e, eşimin ailesinin yazlık evinde kalmak üzere geldik; 5 sene sonra 5 gün... Hep bildiğim site... Yine rengarenk çiçekler, meyve ağaçları, çamlar, palmiyeler, bakımlı tek katlı evler, arnavut kaldırımı dar ve sevimli ara yollar...

Eve ne olmuş, bakımsız görünüyor?!... Arkadaki üzüm asması kurumuş! Çekirdeksiz sarı üzümünü dalından koparıp yemenin zevkini hüzünle hatırladım! Halalarının, çocuklar için dalında bıraktığı iki şeftalinin olduğu ağaç, hemen kapının yanında... Neyse ki o canlı!

Eşyaları indirip kendimizi verandaya attık. Önümüz deniz!... Akşam güneşi yüzeyini öyle bir parlatmış ki, küçük dalgalarla oynaşırken göz alıyor! Mavi tabii de, mavinin hangi tonları desen isim veremem; her tonu...

Kavun, peynir, rakı... Güneş, göğü ve suyu kırmızının tüm gözalıcı renklerine bulayarak batarken kurduk sofrayı. Buzlu rakıyı sağlığa ve mutluluğa yudumladık...

Çarşamba:

Sabah erkenden Priene ve Miletos'a gitmeye karar vermiştik. Çocuklar istediler diye... Bugüne kadar merak edip vakit ayırmadığımız için onlardan biraz utanıyorum! N'apayım, tarih ilgimi çekmiyor işte! Ören yerinin hemen girişinde filan, gölgelik bir yerde kahve ya da soğuk bir şeyler içmek, benim için hep daha güzel...di.

O kadar erken gelirsen, müze açılmamış olur tabii! Güllübahçe'deki güleryüzlü kahvecinin getirdiği çaylar ve yanında çıtır simit! Hımmm!...

Çocuklar nereye kayboldu böyle, "biraz dolaşalım" deyip?... Mermer biblo, eşya satan bir dükkana girmişler. Dükkanın hemen yanındaki atölye, işe turistik bir cazibe katıyor; "bütün gördükleriniz, işte burada, elde işleniyor!" Alacağımızı aldık, çıktık... Hatıra olsun diye ufak tefek bir şeyler...

Priene yüksek bir tepeye kurulmuş. Arabayı, antik kentin girişindeki park yerine bırakıp harabelere dalıyoruz. Evet, dalıyoruz... İnsanın buradaki ruh hali, hayalî ve gerçek dünya arasında gezinirken yaşanan büyük bir dalgınlıktan ibaret. Biraz da şaşkınlık: "M.Ö. 350'de kurulmuş bir şehirde su dağıtım şebekesi!... Ne uygarlık!" Elimizde bir broşür, "şurası tiyatroymuş, burası piskoposun kilisesi"... "Bu koca taş blokları insanlar nasıl yapıp taşıdı buralara! Bu sütunları hangi teknikle yükselttiler? Bakar mısın, yokuşa döşedikleri taşların iki bombeli yüzeyi, ayağın kaymasını nasıl engelliyor!"

"Anne, sen de kahve içecek misin?"
"....
"Yapıyorum sana da..."
"Annen yazı yazıyor kızım! Kitabı yayıncısına yetiştirecek! Şimdi cevap veremez!"
"Aman iyi tamam... Sizin yanınızda yazanda kabahat!"


Şehrin surlarının olduğu yere ulaştığımızda, aşağıdaki ovayı kuşbakışı görüyoruz; bir uçtan bir uca ve çepeçevre, yemyeşil uzanıyor. Bir ağaç tutunmuş kenara, gölgesi uçurumun başında. Oğlum en uca yürüdü, aşağıyı seyrediyor. Ben temkinliyim, arkasından başımı uzatıp etrafı süzüyorum.

"Genç adam, bulunduğu tepeden geminin yanaştığı limana baktı. Kış boyunca beklediği haber, bu gemide olabilir miydi? Baharın geldiğinden bu yana hemen her gün buraya tırmanmış, işte şu ağacın altında gözünü ufka dikip ümitle beklemiş, dua etmişti..."

Menderes ırmağının taşıdığı alüvyonlar, zaman içinde Priene'i denizden uzaklaştırmış ve Roma Dönemi'nin sonlarına doğru kent önemini yitirmiş. Bizans Dönemi'nde önemli bir piskoposluk merkezi olmuş. 13. yy'da tümüyle terk edilmiş.

Bir turist grubu, rehberlerini ilgiyle dinleyip şehir kalıntılarını inceliyor; kimbilir, o zamanki hayatı gözlerinde canlandırmaya çalışarak... "Rus ve İngiliz bunlar." Herkes taş koltuklara oturarak ve kırık sütun bloklarının üstüne çıkarak heykelvari pozlarla resim çektiriyor. Oğlum, şehri ziyaret eden Büyük İskender, kızım, kurucu Aepytos'un güzel eşi oldu. Ehh, ikisi de buralarda dolaşmış ne de olsa...

"Akşama köfte, patates, makarna var, ona göre..."
"Önce soğuk köpüklü bir birayla kuruyemiş! Akşama daha çok var, nasıl olsa acıkırız."


Ve Miletos... Broşür bilgisi vermeyeyim şimdi, sahtekarlık gerekmez; iki saatlik ilk gezi bizi öyle yordu ki, müzenin çevresine kurulmuş derme çatma 'cafe'lerden birinde eşimle oturup çay içtik!... Aslında burası diğerinden de ilginçti ama ben merakımı uzaktan seyrederek giderdim! Yine ihtişamlı, yine şaşırtıcı!... "İnsanlar neler yapmış!"

Perşembe:

Altınkum'a gidelim, dedik bugün... Evden arabayla 15 dakikalık mesafede… çok yakın... Yazlıkçılardan tanıdığımız bir aile, kaç senedir gitmeye gerek bile duymadıklarını söylediler: "Oraya gideceğime bizim 'Çadır'da otururum daha iyi!" Ama biz gideceğiz, çünkü "çok değişti" diyorlar, gelmişken görmek istiyoruz. Tabii çocuklarımıza da göstermek... "İşte şurası, ilk geldiğimizde kaldığımız Göksu Motel! Ortaokuldaydım, denizi ilk görüyor sayılırdım. Buralar öyle tenha, denizi o kadar temiz ve güzeldi ki!"

"Bir an önce çıkalım! Dönüşte otobüse anca yetişirim!"
"Bayram tatili bitmedi ki babaaa! N'olur bir sefer de dükkanı açmayıversen?!"
"Tatil dediğin nedir ki? Üç gün adam olana çok bile! Müşteriyi küstürmeye gelmez!"
"Üşenmeyecek misin, burdan git, bir gün sonra gece bin ordan, gene gel, ondan sonra yola çık?"
"Hiç üşenmem, gece otobüste uyurum ben."
"Sen bilirsin valla!"


Ne hale gelmiş burası!... Küçük, sevimli sahil köyü, ruhsuz evler ve bozuk yollarla çirkinleşmiş sanki... Düzensiz ve biçimsiz büyümüş, 'şehirleşmiş' ! Dün gezdiğimiz, yüzyıllara direnmiş, zeka ve zevkle kurulmuş şehirlerden sonra, burası iyice köhne, iyice çirkin!... "Keşke gelmeseydik! Eskiden yolun üstünde Didima vardı, güzergâhı değiştirmişler, yoldan uzakta kalmış; halbuki yolu süslüyordu! Ne yapmışlar buraya böyle?! Her yer işportacı, insanlar dahil her şeyde özensizlik!...". Tam bir hayal kırıklığı!... "Turgay'lar haklı, zahmet edip buraya gelinmez artık!"

Eşimi Ankara'ya uğurladık...

Cuma:

Sabah sitede belirgin bir sessizlik var. "Dünkü kalabalık yoktu, kıyıda tek tük insan güneşleniyordu. Herkes gitmiş anne!" Gitsinler...

Karşımda, sabahın tüm tazeliğinde, güneşin ışıttığı deniz, susup da dinlersen, mırıltılı kıpırdıyor. Verandaya kurduğum sofrada, pazardan aldığımız kahvaltılıklarla beraber, buraların domatesi, salatalığı, biberi... Büyük marketlerden almak istemedim. Artık her yerde onlar! Belki burada sürekli yaşasam, ben de oralardan alışveriş ederdim ama... Her şeyin tadı çok farklı! Havasından, toprağından... "Verdiğim bütün kiloları, burada geri alacağım galiba!"

"Neler yazdın anne? Bi bakayım..."
"Yazıp bitirince baksan daha iyi. Sonra, senin yerine okuyup yazıyı değiştiriyorum, doğallığı kayboluyor."


Geldiğimizden beri, fırsat bulup 'güneşi batıramadım'! Bir işe dalıyorum, bakıyorum batıvermiş! Bu akşam hazırlıklıyım...

"Bekle beni Güneş, bu akşam seni uğurlamaya geliyorum!"
"Anne, bana da haber ver!"


Evin verandasından da olur aynı iş ama ille de kıyıya gidilecek!... Kızımla annesi, iki romantik, site yönetiminin kıyıya yerleştirdiği kanepelerden birine, denize ve güneşe karşı oturduk. Daha aşağıda, denizin ortasına doğru uzanmış doğal iskelede genç bir kadın, taşlara oturmuş, suda ayaklarını sallıyor. "Biz de orada oturalım mı anne?" Tecrübeli gözlerim ona dalgın bakarak, "yarın otururuz, belli ki yalnız kalmak istiyor."

Güneş, karşıki dağlara iyice yaklaşmışken oğlum da yanımıza geldi. "Bu akşamı hep hatırlıyacağım! İki yanımda iki çocuğum! Mutlu, genç ve sağlıklı olduğum günlerden güzel bir hatıra!"

İşte batıyor! En son çingene pembesiydi, etrafını bordo renge boyadı. Yüzünde bulutların gölgesi... Gökyüzü önce mor, sonra gri ve yeşil, en sonunda mavi diye, güneşten bu yana, sıra sıra renklerde... Denizin koyulaşan mavimsi grisinde harelenen kırmızı yakamozlar... Bir şölen bu! Ruhu uçuran bir renk cümbüşü! Hep yazmak isterdim, biliyorum beceremedim!

Bir şarkı geliyor dilimin ucuna, "enginde yavaş yavaş gülün minesi soldu" diye başlıyorum, kısık sesle... O, bugünlük bize veda ederken, Güneş'e sesleniyorum hafiften: "Yarın yine görüşürüz! Sabaha kadar, güle güle!" Ay da hilal olmuş, biraz yanda sırasını bekliyor; O'na da bir selam... Çocuklarıma yaşamanın ne kadar güzel ve vazgeçilmez olduğunu, kendimce öğretiyorum; onlar da bir gün çocuklarıyla böyle, 'güneşi batırsınlar' istiyorum. "Yedi gün üst üste, güneş batarken denize bir taş at, dileğin kabul olsun, diyorlar!". "İyiymiş!?..."

"Bugün çok şanslısın anne!"
"Okeyde kaybeden aşkta kazanırmış, üzülmeyiiin!"


Cumartesi:

Ankara'da bavulumu hazırlarken, 5 günde okumak için 3 kitap almışım yanıma! "Mışım..." demem, yaptığım işin mantıksız yanına vurgu olsun diye... Hadi biri neyse, Gülse Birsel'den "Yazlık"; gazetede mizahi bir dille yazdığı köşe yazılarını topladıkları ince bir kitap... Güzeldi, okudum güldüm. Zaten bir o bitti! İkincisi, Nedret Gürcan'ın kendi yazlık anılarına dayanarak yazdığı "Yaşanmış Yazlık Öyküleri", ki henüz başlayabildim!... Üçüncüsü, aslında en çok merak ettiğim, fakat okuma ortamını yanlış seçtiğim için sona kalmış olan, "Hava Kurşun Gibi Ağır". Hıfzı Topuz'un çok sevdiğim anlatımıyla, Nazım Hikmet'e dair bir kitap. "Kısmet değilmiş!" denmez buna... Bile bile lades! Ne de olsa eve geliyorsun; yemekti, bulaşıktı bir sürü iş seni bekler! Üstelik yalnız da değilsin; bir sürü gezi planı yapılıp gelinmiş önceden! Muhabbet mi edeceksin, yeni yerler mi keşfedeceksin, denizin keyfini mi süreceksin, yoksa yazı da mı yazacaksın bir dee? Ee, üstüne bitmedi, beş günde de üç kitap mı okuyacaktın be kardeşim! "Kısmet Ankara'ya!"

Kızım gelmeden aklına koymuş, bir akşam güneş batarken denizin içinde olacak; O yüzerken sular kararacak... Olur a!... Bu akşamüstü iki kardeş, şu bizim evin önündeki doğal iskeleye konuşlandılar. Gökyüzü kızarınca da, suya girip yüzmeye başladılar. Seneler önce, sabah erken ve mesela yağmur yağarken denize girmeyi çok seven bir genç kız tanıdım; o hevesleri, heyecanları ben de bilirim!...

İskelenin en uç noktasına yakınlar; başları, sudaki yakamozlar arasında görünüp kayboluyor... Sesleri, kıyıya doğru esen rüzgarla bana kadar geliyor. İskeledeyim. Burası, kayaların üstüne beton dökülüp yapılmış bir yol... Denizin içine doğru ilerleyen bir podyum sanki! O podyumda yürürken, insanların denize tanrı rolü vermelerini çok iyi anlayabiliyorum. Öyle sonsuz bir gücü var ki suların, içim ürpererek hissediyorum. Yol, iki kişinin geçebileceği genişlikte; dalgalar ayaklarımda patlıyor. Suların uzağına ve güneşe bakmak için başımı kaldırınca başım dönüyor, sendeliyorum...

Yolun kenarına, kayalığın üstüne oturup ayaklarımı denize sarkıttım. Dalgaların içinde, sarhoş sarhoş gidip gelen kopmuş yosunlar, kayalara yapışmış mercanlar, belki de midyeler, deniz kestaneleri... güneşin son ışıkları yansıyıp gözümü alırken tam seçemiyorum. Bu akşam deniz hayli dalgalı... Doğa hükmünü sürüyor ve ben onun karşısında kendimi küçücük hissediyorum. Ve bütün günlük sorunları... Ve güzellik, çirkinlik, zenginlik, fakirliği, savaşı, barışı, insanoğlunun bin bir türlü oyununu, hırsını... hepsi de küçücük!... Yalnızlığın insanın yazgısı olduğu geliyor aklıma; doğarken, ölürken, hissederken ve Tanrı karşısında yalnız! Yalnız “Ben”!...

İşte yine batıyor güneş! Dağın ardındaki kırmızı çizgi de yok oldu gitti!

"Biz kayalıkta bira içmeye gidiyoruz!"
"Tamaaam!"
"Dolapta bir bira daha var anne. İstersen onu da sen iç!"
"Tamam, ben bakarııım!"


Dalmış kalmışım öyle... Çocuklar denizden çıkmış yanıma geliyorlar... "Ne o anne, yazı yazabilmek için deneyim yaşamaya mı geldin?" Usulca gülüyorum... Yazınca her şey ortada, yazmayınca içinde gizli; hangisi iyi?...

"Bugün bitti!" derken, denizdeki yakamozları farkettim; artık "yarım" olan ayın sudaki izinde oynak!!... Dünya kurulduğundan beri hep olduğu gibi...

Eşim telefon etti; otobüse binmiş, geliyor. Sabaha burada olur...

Pazar:

Garip bir rüya görüyordum, anlık bir rüya; gözümü açıverdim! Başım yana kaymış... belki de o yüzden nefes alamadım, bu da rüyama yansıdı... Baktım, bir şehrin içinden geçiyoruz. Eşim direksiyonda yorgun görünüyor. Trafikte bekliyoruz. Akşam olmuş... Hava, içerilere doğru ilerledikçe iyice serinledi. Ne iyi!...

"Hadi öğlen oldu, geç kaldık! Niye akşamdan hazırlanmadınız? "
"Tamam da... sen, sabah gelince kahvaltı ederiz, öğlen çıkarız, demedin mi? Buzdolabını kapatsam peynir, yağ bu sıcakta bozulurdu! Hem daha saat 10.30!"


"Yeter Tuğba, temiz oldu işte!"
"Sen şimdi temizlesen de, bu ev, bütün kış zaten kirlenecek anne!"
"Olsun! Derlitoplu bırakmak lazım! Siz koltukları artık içeri alın..."


Şehirlerarası yol üstündeki alışveriş ve dinlenme tesisleri, insanı, kelimenin tam anlamıyla "yoldan çıkarır"!... Zaten Söke'de, "tatlımaya ekmeği"nin en güzel yapıldığı Cumhuriyet Fırını'nı aradık bulduk, 7 yedi!) ekmek aldık; Söke tulumunun en iyisinin olduğu yeri sorduk, kapalıymış, İzmir tulumu olsun dedik, başka yerde aradık bulduk, aldık; bir saatten fazla oyalandık. "Şimdi bizim yerimizde dedem olsaydı, fırını bulamıyorsa aramaz, yoluna giderdi. Biz, O istedi diye, bunları illa almak zorunda mıyız? Bulamadık işte!"... "O öyleyse, ben böyleyim! Söz verdim, almadan gitmem!" Orada, "ayağım uyuştu" çay; burada, "güzel olur" sucuk; en son, "uyku gelmesin" kahve... Piyasadan hayli düşük fiyata kıyafet ve havlu alabileceğimiz fabrika satış mağazalarına ise, önünden hızla geçip giderken, arabadan bakmakla yetindim! "Buraya bir girersek, gece de varamayız eve!". "Biliyorum canııım! Zaten alacağım bir şey de yok... Belki görür dayanamaz, gereksiz yere alırdım! Lüzumsuz masraf(!)..."

Bugün tatile dahil sayılabilir mi? Elbette! Bu yolculuk eskilerde olsaydı, yani çok eskiden, atlarla develerle yapılsaydı, haftalarca yolda gidecektik! Misal; gittiğimiz yerde 3 gün kaldık, ama gidiş dönüş 6 hafta, "üç günlük seyahate çıkıyoruz" mu diyecektik? Demek ki, gezi notlarımın tamam olabilmesi için bugünkü kaydı da düşmem lazım!!...

"Bavulları sabah açarız artık! Yiyecekleri dolaba koyarım yalnız..."
"Öyle uykum geldi ki! Ben yatıyorum anne!"


Benimse, hiç uykum yok!... Bütün gün arabada uyuduğum için olmasın?!...

Tatil güzel şey!...

Not: Günlüğüme koyacağım isim konusunda kararsızım... "5 Sene Sonra 5 Gece" diye erotik ve çarpıcı mı; "Seyahatimden Notlar" gibi uzuuun tatilim hakkında ipucu içeren mi; yoksa "Gezdim, Gördüm, Geldim!" türü, büyük gezgin havasından geçilmeyen bir başlık mı olsun?.... Bakalım, buluruz bir şeyler!...



 

 
Toplam blog
: 33
: 3988
Kayıt tarihi
: 07.06.09
 
 

İyi bir okurum. ..